Sinister Grift Albümünün İzinde: Panda Bear ile Bir Sohbet
Noah Lennox, yirmi yılı aşkın süredir alternatif müziğin en kendine özgü seslerinden biri. Panda Bear adıyla yayımladığı solo çalışmalarında ve Animal Collective ile ürettiği müziklerde pop, psychedelia, elektronik ve deneysel sesleri bir araya getiren Lennox, son albümü Sinister Grift’te önceki işlerine kıyasla daha doğrudan bir anlatı kuruyor. Albüm boyunca aydınlıkla karanlık, huzurla huzursuzluk ve açıklıkla belirsizlik sürekli yer değiştiriyor; şarkılar bir sonuca varmaktan çok, değişimin ve belirsizliğin içinde yaşamayı öğrenmenin yollarını arıyor. Panda Bear’ın ilk İstanbul konserine bir gün kala Noah ile yaratım süreçlerini, albümün duygusal dünyasını ve müziğin günümüzde nasıl paylaşıldığına dair yeniden düşünme ihtiyacını konuştuk.
Merhaba Noah, tanıştığımıza çok memnun oldum. Nasılsın?
Merhaba. Ben de tanıştığımıza memnun oldum, iyiyim diyebilirim. Önümde yoğun bir yaz var ama şikâyetçi değilim.
İstanbul’daki ilk Panda Bear konseri 2 Haziran’da Blind’da gerçekleşecek. Bir şehre gitmeden önce o şehir üzerine düşünür müsün?
İstanbul’a ikinci gelişim olacak. Yıllar önce Animal Collective ile burada sahne almıştık. Ama haklısın, Panda Bear olarak ilk kez çalacağım. İlk ziyaretimde şehri gerçekten çok sevmiştim; bu yüzden yeniden geliyor olmak beni heyecanlandırıyor. Turnelerde şehirler birbirini takip ettiği için bulunduğun yerleri tam olarak anlayabilmek zor olabiliyor. Ama böyle daha kısa seyahatlerde, gideceğim yeri daha dikkatle gözlemlemeye çalışıyorum.
Daha önce hiç sahne almadığın bir şehirde olmak, performansının duygusal tonunu değiştiriyor mu?
Performansları, evde yaptığım şeyi gittiğim yere taşımak gibi görüyorum. Bu yüzden bulunduğum yere göre bir şeyleri değiştirmiyorum diyebilirim. Her konsere aynı özeni göstermek gerekiyor. Mümkün olduğunca bu yaklaşımı korumaya çalışıyorum
Sinister Grift turnesinin son konserleri… Senin için nasıl geçti? Turnenin sonuna yaklaşırken neler hissediyorsun?
Sinister Grift turnesi harikaydı. Benim için gerçekten çok özeldi. Çünkü hem büyük saygı duyduğum hem de hayranı olduğum müzisyenlerle birlikte çalma fırsatı buldum. Ayrıca Panda Bear şarkılarını ilk kez bir grupla sahneye taşıdım; bu da süreci ayrı bir yere koyuyor. Bu dönemin sonuna yaklaşmak biraz hüzünlü ama bir kapı kapanırken başka bir kapı açılıyor. Bir süre açıklamakta zorlandığım bazı sağlık sorunları yaşamıştım ama şu an daha iyiyim. Büyük ölçüde toparladım diyebilirim.
Turne boyunca aklında kalan bir kaç özel anıyı sorabilir miyim?
Saymakla bitmez. Turne dediğin şey başlı başına bir deneyim patlaması. Her gün yeni insanlar, yeni şehirler; uçaklar, minibüsler ve göz açıp kapayıncaya kadar geride kalan manzaralar. Tek bir an seçmek gerçekten zor.
Son albüm birçok dinleyici ve eleştirmen tarafından daha sıcak, daha net ve doğrudan olarak tanımlandı. Sanırım sen de buna katılıyorsun.
Evet, daha doğrudan hissettirdiğine kesinlikle katılıyorum. Belki de önceki işlere göre daha az gizlenmiş, daha az sisli diyebiliriz. Başlangıçta planım şarkıları daha geleneksel bir rock grubu düzeniyle kaydedip sonrasında bu yapıları bulanıklaştırmak ve bozmaktı. Ama süreç ilerledikçe ortaya çıkan şeyi olduğu haliyle sevmeye başladık. Müziğin kendi yönünü bulmasına izin vermeyi tercih ediyorum. Fazla müdahale etmeyi seven biri değilim; bu yüzden de ortaya çıkan şeyi doğal akışında bırakmayı seçtik.
Albüm duygusal bir eğri izliyormuş gibi. Aydınlık, hatta neredeyse sıcak bir yerden başlıyor; ancak zamanla daha karanlık ve gölgeli bir alana doğru ilerliyor. Son şarkı olan “Defense”e geldiğimizde ise, bir iyileşme ya da çözülme hikayesinden çok devam etmeye çalışma; değişimi kabul etme; belirsizlik ve anlamsızlık içinde kırılgan bir umut bulma çabası gibi hissettiriyor. Belki de hiçbir zaman tam anlamıyla ev gibi hissettirmeyecek bir yere geri dönmek. Bu açıdan bakıldığında, Sinister Grift başlığı da yüzeyde sakin ya da neşeli görünen ama altında daha karanlık bir şey taşıyan bu karşıtlığa mı işaret ediyor?
Aslında albümün adı, kayıtlar tamamlanmadan çok önce aklımdaydı. Hatta bazı şarkılar henüz yazılmamıştı bile. Albümün akışını tarif etme biçimin, tam olarak ulaşmak istediğim şeye oldukça yakın; bunu duymak güzel. Albüm boyunca karanlık ve aydınlık arasında birçok karşıtlık var ve şarkı sıralamasının da bu ilişkiyi yansıtmasını umuyordum. Ama albümün karanlıkta sonlanmasını istemedim. Bu nedenle “Defense”i , bir anlamda çemberi kapatan bir parça olarak düşündüm. Albümün başındaki enerjiyle yeniden bağlantı kurmasını amaçladım.
Albümlerinin her biri farklı dönemlerin duygusal izlerini taşıyor gibi. Şarkı üretirken içinde bulunduğun ruh halinin müziğinin yönünü ne kadar belirlediğini düşünüyorsun?
Bence her şey olması gerektiği gibi ilerliyorsa, ortaya çıkan şey hem duygusal hem de başka açılardan içinde bulunduğun durumu yansıtmalı. Hatta bundan özellikle kaçınmaya çalıştığım zamanlarda bile o etki bir yolunu bulup, bir şekilde müziğin içine sızdı. Bazen bunu ancak yıllar sonra fark ediyorum.
Aslında bunu uzun süredir yaşadığın Lizbon hakkında da sormak istiyordum. Uzun süredir yaşadığın Lizbon’un müziğin üzerindeki etkisini nasıl değerlendiriyorsun?
Lizbon’un hem yaratıcı hem de kişisel hayatım üzerinde büyük bir etkisi olduğuna eminim. Ama bunun izini sürmek zor. Daha doğrusu bu etki büyük ve görünür değişimlerde değil, çok sayıda küçük kararda ortaya çıkıyor sanırım.
Şarkı yazım sürecini biraz anlatabilir misin? Ses tasarımı ve besteden, sözlere ve benzersiz vokal kullanımına kadar, sürecin hangi kısmını paylaşmak istersen.
Her albümde süreç farklı işliyor. Bu kez bazı şarkılar doğrudan gitarla başladı, bazılarıysa synthesizer parçalarından ya da bilgisayar üzerinde kurulan yapılardan ortaya çıktı; bazen küçük bir loop, bazen başka bir ses fikri. Sözler her zaman en son ve genellikle ilham anlarında not aldığım şeylerden geliyor. Kelimeler, kısa ifadeler, başlıklar … Hem müzik hem de sözler benim için biraz Polaroid fotoğraflar gibi çalışıyor. Başlangıçta bulanık ve şekilsiz oluyorlar; zamanla netleşip odak kazanıyorlar.
Solo çalışmaların, Animal Collective ve diğer iş birliklerin arasında şarkı yazımı açısından ne gibi farklar var?
Benim açımdan süreçler oldukça benzer. Fark, kendi dünyamın başkalarının alanlarıyla kesiştiği noktada ortaya çıkıyor. İş birliklerinde sevdiğim şey de bu zaten; tek başınıza asla gidemeyeceğiniz yerlere varabiliyorsunuz.
İş birliklerinden söz etmişken… Sonic Boom ile yaptığınız paylaşım benim için çok anlamlı. Bugün müziğin paylaşılma biçimleri üzerinden iletişimi ve insanlarla kurduğumuz bağı yeniden düşünmenin önemli olduğunu düşünüyorum. Yanılmıyorsam bu karar, bir anlamda çevrimiçi kültürden biraz uzaklaşıp daha doğrudan ve gerçek bağlar kurmaya yönelik. Bu yaklaşım nasıl şekillendi? İlerisi için neler planlıyorsunuz?
Bu fikir büyük ölçüde Pete’le son on yıldır yaptığımız sohbetlerden doğdu. İnsanların insanlara ihtiyacı olduğunu düşünüyorum ve biraz fazla uzaklaştık bundan sanırım. Şimdilik bunu kesin bir tavırdan çok bir deney olarak görüyorum. Ne olacağını görmek konusunda ikimiz de meraklıyız ve Domino Records’un buna destek vermesinden dolayı minnettarız.
Kimseye yukarıdan bakmak, ders verir gibi konuşmak istemem ama sosyal medya teknolojileri çok güçlü araçlar ve ne olduklarıyla, hayatımızda ne yaptıklarıyla ilgili bilinçli olmak önemli. Her güçlü teknolojide olduğu gibi, onunla olumlu ya da olumsuz şekillerde ilişki kurmak mümkün.
Streaming konusunda da benzer düşünüyorum. Teknolojinin kendisiyle bir sorunum yok. Ancak müzikle kurduğumuz ilişki ve müzik ekonomisi üzerinde önemli sonuçları oldu. Değişim kaçınılmaz ama mevcut streaming ekonomisinin oldukça dengesiz olduğunu ve yeniden değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Bu aralar sana ilham olan bize önermek isteyeceğin müzisyenler, albümler ya da filmler var mı?
Panda Bear grubunda çalan Maria Reis ve Tomé Silva’nın harika albümleri yayınlandı. Kız arkadaşım Rivka’nın grubu Spirit of the Beehive’ın da çok güzel işleri yolda. Cam Winters’ın heavy metal albümünü seviyorum. Son zamanlarda izlediklerimdenBugonia ve Sentimental Value filmlerini söyleyebilirim. Bir de Danimarka yapımı Druk; hâlâ sık sık aklıma geliyor.
Bu kadar üretken ve ilham verici biri olarak eğer sormamda sakınca yoksa turnede olmadığın zamanlarda günün nasıl geçiyor?
Çok naziksin, teşekkür ederim. Çalışmayı seviyorum. Bu yüzden çoğu gün en az birkaç saati stüdyoda bir şeylerle uğraşarak geçiriyorum. Benim için en iyi günler, çalışmakla dinlenmek arasında denge kurabildiklerim.
Ant Arın Şermet birkaç ay önce yaptığınız röportajda sana “Panda Bear olarak İstanbul’da konser vermek ister misin?” diye sormuştu. O zaman verdiğin olumlu yanıt bizi heyecanlandırmıştı. Şimdi o konser gerçekten gerçekleşiyor. Her şey için teşekkürler, Noah. İstanbul’a geldiğin için. Bize zaman ayırdığın için. Yıllar boyunca ürettiğin tüm müzikler için. 2 Haziran’da görüşmek üzere. Umarım senin için harika bir konser olur.
Ben teşekkür ederim. Hem davetiniz hem röportaj için. Gerçekten sabırsızlıkla bekliyorum konseri.
Kapak Fotoğrafı: Chris Shonting
İlginizi çekebilir: Ezgi Cenk’ten Türkodi Roma Röportajı


Ezgi Cenk 










Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!