Kitap okumaya en az seyahat etmek kadar tutkunum ben. Hele ki bildiğim şehirleri, adımlarımın ezberlediği sokakları elimdeki kitaptan okuyorsam kurduğum bağ farklılaşıp adeta ruhumla bütünlük kazanıyor gibi hissediyorum. Paula McLain’in orijinal adı “The Paris Wife” olan biyografik romanı “Paris’teki Aşk” okunacaklar listenizin üst sıralarına alınası güzellikte. Hatta eminim ki bu kitabı Paris seyahatiniz öncesi okursanız kaçıncı ziyaretiniz olursa olsun şehri duygu olarak bir başka yaşarsınız.

image

Aslında acılar, savaşlarla dolu olmalarına rağmen bir başka severim ben 20’li yılları. Hatta, bir zaman makinesinin içine koysanız tuşlayacağım seneyi bir saniye bile düşünmeyecek kadar severim. Hal böyle olunca “Paris’teki Aşk” kitabına nasıl sarıldığımı ve hemen ardından planladığım Paris seyahatimi nasıl taçlandırdığımı gelin siz düşünün!

the paris wifeHemingway ve eşi Hadley’in savaşları bir kenara bırakabilirsek, dünya caz çağına yavaş ve emin adımlarla giriyorken ucundan kıyısından yaşamaya çalıştıkları, tutkusu az, ihaneti bol, çoğu zaman tek taraflı ama bir o kadar da paylaşımcı ve inanılmayacak ölçüde anlayış üzerine kurulu olan aşklarını anlatıyor bu nefis roman. Kitap güzel, güzel olmasına ama aslen ben size St. Germain’de bulunan çok sevdiğim lokal bir restoranı anlatmak niyetindeyim. Sanırım bunu da kitabımın ışığında kurduğum hayali sizinle paylaşarak yapmak istiyorum.

O gece Paris daha evvel hiç deneyimlemediğim kadar soğuk ve görmediğim kadar beyazdı. Her Paris seyahatinde mutlaka ziyaret edilen minik restoranımız için karların üzerinde iz bıraka bıraka ve soğuğa alıdrmadan sakince yürüyordum. Hemingway’in de zamanında bu yollarda yürümüş olduğunu düşünüp, oturup kahvesini içtiği, meteliği olmadığından yalnızca yazmak için bulunduğu ya da çıldırmış bir halde bir türlü ulaşamadığı ilhamı gelsin diye çaresizce beklediği cafeleri bir bir geçtim. Kitabım henüz yeni bitmiş ve aklımı halen meşgul etmeye devam ettiğinden hayallere daldığımı fark etmedim bile. Sokağın sessizliğinde kürklü kabanımla 20’li yıllarda olduğumu ve az önümde yürüyen Hemingway’in Hadley’e “kedicik” diye seslendiğini hayal ettim. Hatta daha ileri gidip, neredeyse komün bir hayat yaşadıkları Gertrude Stain ve Scott Fitzgerald’ı da yanlarına alıp akşam yemeği yiyeceğim restorana benden önce girdiklerini düşündüm.. Biraz laflama şansım olur muydu acaba? Olsa neler sormalıydım ya da konuya nasıl girerdim?

blogger-image--1230007632

Hayallerim bir kenarda dursun, bu lokal ve lezzetine şiir yazılası şirin restoranı bir fırsatını bulup mutlaka denemenizi tavsiye ediyorum. Kalabalığı daima kapılara taşan, yiyip kalkın diye gözünüzün içine bakılan, belki fazla hızlı ama şaşkınlık yaratacak ölçüde iyi bir Fransız mutfağıyla karşılaşacaksınız.

image (1)

Menü, günlük olarak değişim gösterebiliyor ancak konsantre listesinde her dem bulabileceğiniz lezzetleren soğan çorbası, fırın ördek, tavuk ciğeri, marine edilmiş ringa balığı, patates salatası, taze keçi peyniri ve brie tabağı benim size tavsiye edebileceğim favorilerim!

Au Pied de Fouet Adres: 3 Rue Saint Benoit, St. Germain / Paris – Metro: Saint Germain des Pres

“The motto of “Le Pied de Fouet” is obvious: simplicity, spontaneity and quality!”

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

MAGGER NEWSLETTER'A ÜYE OLUN

MAGGERLARDAN GÜNCEL YORUMLAR
x

Newsletter'a üye olmadınız mı?