Turistlerin mabedi sayılan ve medeniyetlerin en büyüğüne tanıklık etmiş olan Roma’da en az bu şehir kadar büyük bir ismi dinlemiş olmak; insana bundan sonra gideceği hiçbir konserden zevk alamayacağı korkusunu yaşatıyor.

’11

Verdiği farklı ödevlerle ünlü hocamız döktürmüş yine diye düşünüyorum. Önümdeki kağıdı okuyorum, pek de bir şey canlanmıyor kafamda. Bir daha okuyorum, “yok bu böyle olmayacak.” diyerek fizy’i açıyorum ve ödeve konu olan High Hopes’u dinlemeye koyuluyorum.

“encumbered forever by desire and ambition
there’s a hunger still unsatisfied
our weary eyes still stray to the horizon
though down this road we’ve been so many times”

İlk kez lisede okuduğum Yeraltından Notlar ve öğrendiğim o iktisat teorileri yardımı ile bu dizeyi hocanın istediği şekilde nasıl yorumlayacağımı pek bilemiyorum. O zaman Pink Floyd’a bir hayli uzağım, ekşisözlükte bahsi geçtiği gibi “Another Brick in the Wall Pink Floyd’cusu” bile değilim. En fazla Wish You Were Here, Comfortably Numb dinlemişim 22 koca senede. Sürekli farklı şeyler keşfetme dürtüsü hissettiğim müzik yolcuğumda asıl ilgilendiğim gitarın ne kadar sert olduğu, fantastik bir enstrüman kullanıp kullanılmadığı ya da dinlediklerimin ne kadar “underground” olduğu o sıralar. Efsanelere biraz da burun kıvırarak “aman biliyorum ben onları yahu” dediğim yaşlarım… Anlaşılacağı üzere oldukça zor günler yani.

’16

Zaman geçti, pek çok şey değişti ve vesilelerin en güzeli ile önce High Hopes’u, Sonra Pink Floyd’u anlamaya çalışarak seneler geçirdim. Felsefesini algılamaya çalıştıkça daha çok dinledim, daha çok dinledikçe müzik zevkimin -geç de olsa- en önemli kahramanlarından biri haline getirdim. Bazen geçmişi, sık sık insanları, çoğunlukla ise hayatı düşünürken kendimi hep bu şarkıyı mırıldanırken buldum. David Gilmour’un meşhur solosunun başlaması ise yaşamsal fonksiyonlarımın “pause” tuşuna basan şey oldu hep. Öyle çok içselleştirdim ki, canlı canlı dinleyebilmek için kalkıp Roma’ya gittim…

İlk başlarda bir konser için yurt dışına çıkma fikri pek de olası gelmese de bir şekilde kendimi Roma’da, antik bir hipodrom olan Circo Massimo’da 3 Temmuz’da gerçekleşek David Gilmour konserine bileti olan biri olarak buluverdim. Her ne kadar gönlümüzden geçen efsanevi kaydının güzel hatrına Pompeii olsa da, bütçemize görece daha uygun olan (yaklaşık 90€) Roma’yı tercih ettik. Efsaneyi, efsanevi bir ortamda izlemek özellikle İstanbul’daki Roger Waters konserine gitmeyerek en büyük pişmanlıklarımdan birini yaşamış ben için bu çok başka bir deneyim vadediyordu.

“the grass was greener
the light was brighter
the taste was sweeter
the nights of wonder
with friends surrounded”

Günün ikinci yarısından itibaren vaktimizi konserin gerçekleşeceği Circo Massimo çevresinde geçirdik. Antik Roma’da hipodrom olan bu alan günümüzde halen pek çok organizasyonun gerçekleştirildiği bir etkinlik alanı işlevi görüyor. Etkinliğin yapılacağı kısım konser için hazırlanırken , bir yandan da Roma ile vedamızı gerçekleştirebilmek için son kez enfes tiramisulardan yiyip, araya kısa bir Trastevere turu sıkıştırdık. Konser alanının karşısındaki çimenliklerde kapıların açılmasını beklerken, konser ile ilgili tahminlerde de bulunarak setlist.fm’den turne boyunca David “Baba”nın çaldığı şarkılara baktık ve teker teker listedeki sevdiklerimizi söyledik. Alan kalabalıklaşmaya başlayınca da “artık zamanı geldi” diyerek biz de kuyruktaki yerimizi aldık.

“at a higher altitude with flag unfurled
we reached the dizzy heights of that dreamed of world”

IMG_0689

Alana sorunsuz bir şekilde giriş yaptıktan sonra, yerimize doğru ilerledik. Konser sahnesi şu ana kadar gördüklerimin içinde en büyüğüydü ve ses sistemi de o an yapılan soundchecklerde bile en iyisi olduğunu kanıtlıyordu. Zaman ilerledikçe, biz Roma güneşine “bir daha görüşemezsek eğer kendine iyi bak” demeye başladığımızda, konser alanı da dolmaya başladı. Etraftaki onlarca benim gibi Pink Floyd tişörtü giymiş insanla sadece aynı kıyafeti değil, aynı heyecanı da paylaştığımız fazlasıyla belliydi. Sahnedeki soundcheckler bitişe yaklaşmış, orada bulunan herkes görüp görebileceği en önemli isimlerden birini izlemeye hazır sayılırdı. Ve bir anda artan seslerle anladık o anın geldiğini: Alkışların başladığı, tezahüratların gücünü artırdığı, zar zor seçebilsek de sahnede gitarı ile David Gilmour’u canlı olarak görebildiğimiz dakikalar. Artık tarihin en eskisinde, günbatımının en güzelinde, müziğin en derinindeydik.

Konser başlangıcı tahmin ettiğimiz üzere Rattle That Lock albümünden 5 a.m. ile oldu. Sonrasında ise sırasıyla David Gilmour’un demiryolları anonsundan esinlenerek yazdığı Rattle That Lock ve çok güzel sololar barındıran Faces of Stone’u dinledik. Şu bir gerçek ki; pek çok müzik sever için hala en büyük ilham kaynaklarından biri olan bu adam kaç yaşında olursa olsun, yaptığı her işle neden bu kadar önemli biri olduğunu biz sevenlerine tekrar ve tekrar kanıtlayabiliyor. Gerçekten Bir David Gilmour olmak hiç kolay değildi ve o, işte tam da bu yüzden bir efsaneydi.

IMG_0688

Her ne kadar ilk şarkıların favoriler oluşu nedeniyle konser yeterli tatmini sağlayarak başlangıcını yapmış olsa da, Rattle That Lock albümünün bildik Pink Floyd tarzından uzak oluşu ve farklı süprizleri barındıran şarkılardan oluşması (DG’a eşlik eden koro, saksafon ve piyano, caza yakın duran bir sound) hala bulunduğum yeri idrak edemememi sağlamıştı. Tıpkı ben gibi bu yetenekli adam için gelmiş alandaki herkesin de kişisel nirvanasına ulaşmak için saykodelik Pink Floyd şarkılarını beklediği ise hissedilebiliyordu. İnsanlar şarkılara eşlik edebildikleri kadar ediyor, ama asıl ateşleyici şeyin hangi notalar olduğunu herkes çok iyi biliyordu.

Bahsettiğim etkiyi yaratabilecek şarkı ise bir anda geliverdi: pek de sürpriz olmayan bir şekilde Wish You Were Here notalarını duymaya başlamamız ile birlikte binlerce kişilik bir koronun parçası olarak şarkıya eşlik etmeye başladık. Bu tarif edilemez deneyimin etkisini artıran ise sırasıyla gelen Money ve Us and Them oldu ve ortam bir anda gözümde 70’lerin dumanaltı saykodelik mekanlarından birine dönüştü. Bu dakikalardan sonra artık kesinlikle bir efsanenin konserinde olduğuma ve efsanevi dakikalar geçirdiğime ikna oldum.

IMG_0692

Sonra benim için en önemli kısım geldi ve beklediğim çan seslerini duymaya başladım. O an tüm varoluşsal problemlerimden sıyrılmış ve “Allah başka dert vermesin!” dedirtecek kıvama gelmiştim: en sevdiğim şarkıyı hiçbir şey yapmadan sadece dinlemeli miydim, yoksa video kaydına alıp ihtiyaç anında kullanabilmek için acil yardım çantasına mı atmalıydım? Şarkıyı kaçırmak istemediğimden hızlıca karar verdim ve geleceğe de bir şeyler bırakabilmek adına her ikisini de yapmaya çalıştım. Yaklaşık 10 dakika boyunca hem keyifle hem de aklımda onlarca düşünce ile bir kez daha High Hopes’un hayatımdaki en önemli şarkı olduğundan emin olarak orada bulunduğum için şükrettim.

Pulse’dan sonra dinlediğim en güzel High Hopes yorumu ile konserin ilk yarısı bitip, illüzyona kısa bir ara verilene kadar David Gilmour seyirci ile neredeyse hiç iletişim kurmadı. Bizleri selamlamak ve kısa bir hoş sohbet dışında konserde konuşan şeyler yeteneği ve arkada sürekli akıp duran, her biri birer kısa film yoğunluğuna sahip görüntüler oldu. Özellikle önemli sanatçılar, konserlerinde sahnedeki görselleri ve video showları fazlasıyla önemsiyor ve dinleyicilerine bütünsel bir deneyim sunuyor. David Gilmour’un da bizlere konserde yaşattığı tam olarak buydu ve aklından geçen onlarca şeyi aktarmak için ekrana yansıtılan her şey, şarkıların hikayelerini de tamamlayan önemli parçalar oldu. Arkada akan bu görüntülerle birlikte çok başka ve derin muhabbetler kurduğumuz Gilmour,”Klasik İngiliz soğukluğu”nu bu şekilde gözardı etmemizi sağladı.

IMG_0697

İkinci yarının açılışı, bizleri yeniden ısındıracak şekilde enstrümantal One of These Days ile hızlı bir şekilde oldu. Şahsi fikrimce bu şarkı konserin bitiminde seyirciyi uğurlayacak özelliklere sahip olsa da, D.G’un tercihinin daha kült bir şarkı olacağı elbette en başından belliydi. Konseri tamamlayan şarkı için tahminlerimden biri olan Shine on You Crazy Diamond konseri devam ettiren şarkı olurken, ortam iyiden iyiye saykodelik havaya büründü. Caza olan mesafeli duruşumdan dolayı Rattle That Lock albümündeki diğer şarkılar beni pek mutlu etmese de, konserin ikinci yarısı özellikle daha fazla Pink Floyd şarkısını barındırması ve seyircinin daha fazla şarkıya eşlik edebilmesi nedeniyle hem daha keyifli hem de daha hareketli geçti. Bu kadar kalabalık bir koronun parçası olabilmek o kadar benzersiz bir duyguydu ki…

“beyond the horizon of the place we lived when we were young
in a world of magnets and miracles
our thoughts strayed constantly and without boundary
the ringing of the division bell had begun”

Run Like Hell ile sahnede iyice devleşen Gilmour konserini tamamladı ve bise kadar bir soluk alabilmek için sahneden ayrıldı. Sonrasında Time ile geri dönüşünü yaparak, konser başından beri sık sık içimden geçirdiğim”zaman dursa da hep şu anda kalsam!” cümlesini bir kez daha tekrarlattı. Bis esnasında taktığı güneş gözlükleri ile bizleri bir de güldürüp göndermek isteyen efsanemiz, adına yakışan bir veda yaparak Comfortably Numb ile tüyler diken diken, “vay arkadaş!” dedirterek çılgın atmamıza sebebiyet verdi.
Konserin bitişi sonrasında herkesin David Gilmour’un gitarında takılı kaldığı ise çok belliydi. Circo Massimo’dan hiç istemeyerek çıkarken, artık Roma gezimin soundtrack’i pek çok önemli anımda olduğu gibi High Hopes idi. Roma’nın ışıl ışıl sokaklarında otele doğru yol alırken, her bir anı ile mükemmel bu şölen sonrası aklımdaki soru ise çok netti: Ah be David, bizi de beraberinde götürseydin ne olurdu sanki?

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

FAVORİ YAZILAR