Sting’i sevmememin en büyük sebebi yüksek egosu uğruna The Police’i dağıtması oldu. Davulcu Stewart Copeland’ın egosu ondan aşağı kalır olmasa da, kendisinin en sevdiğim davulcu olması sanırım bu kavgada Copeland’dan yana taraf almamda etkili oldu. 2007-2008’de son bir dünya turnesi için birleşmeleri ve bu turneyi kaçırmamdan da Sting’i sorumlu tutuyorum. (bu biraz abartı oldu biliyorum)

Grubu 1980’lerin başında henüz çocukken kuzenimin giydiği The Police t-shirt’ü sayesinde tanıdım ancak müziklerine ilgi duymam 90’ların ortasına geliyor, yani grup çoktan dağılmıştı ve artık 1980’lerin ilk yarısının en iyi gruplarından biri olarak anılıyordu. Çıkarttıkları beş albümü de, kronolojik bir sırayla olmasa da, aldım ve her albümle birlikte grubu daha çok sevdim.

Grubun müziği gerçekten karmaşık. En nihayetinde popüler rock müzik (bazılarına göre ticari de denilebilir) ancak Sting’in caz geçmişi, Copeland’ın reggae ritimleri, gitarist Andy Summers’ın sürekli yankılanan (“delay”li) ve ekolu melodileri birleştiğinde; özellikle o dönemde çok farklı duran ve kolay taklit edilemeyen bir tona imza attılar. Sting’in çok belirgin ve özel sesini de eklediğinizde üç kişi yerine sanki çok daha geniş bir grubun yaptığını düşündüğünüz bir müzik ortaya çıkıyor (Muse da canlı çalıdığında bana aynı hissi vermişti).

“Next to You,” “Roxanne,” “Can’t Stand Losing You” ve “So Lonely” gibi hemen hemen tüm The Police fanatiklerinin taptığı şarkıları barındırmasına karşın ilk albümleri “Outlandos d’Amour” (1978) ilk çıktığında ticari açıdan tam bir başarısızlık gibi göründü. Bunda eksik pazarlama faaliyetleri ve özellikle BBC’nin “Roxanne” şarkısının içeriğine olan tepkisi etkili oldu. Albümü, grubun ABD ve İngiltere turnesi sayesinde tanınması ve 1979’da yeniden yayınlanan (“re-release”) “Roxanne”in radyolarda çok fazla çalınması kurtardı ve çok iyi eleştiriler almamasına rağmen albüm bir kült fenomene dönüştü.

Özellikle canlı versiyonları hayatımda en sevdiğim şarkılardan ikisi olan “Walking on the Moon” ve “Message in a Bottle”ı kapsayan “Regatta de Blanc (Fransızca “Beyazların Reggae”si) (1979) ve sonrasında 1980’de çıktıkları dünya turnesi ile birlikte (ki bu turnede o zaman popüler grupların pek uğramadığı Meksika, Hindistan ve Mısır gibi ülkelere de uğradılar) The Police dünya çapında ünlü bir gruba dönüştü. “Don’t Stand So Close to Me”nin yer aldığı ve bu şarkı ile ikinci kez Grammy kazanan The Police’in üçüncü albümü “Zenyatta Mondata” 1980’de çıktı ve hemen arkasından (1981) biraz daha politikleştikleri ve müziklerinin (bana göre) daha derinleştiği “Ghost in the Machine”i yayınladılar. “Spirits in the Material World,” en azından girişi herkese dokunabilen “Every Little Thing She Does”,“Demolition Man” ve “Invisible Sun” şarkıları sanırım hala çok özel ve dinlediğinizde hangi tarihte yayınlandığını hiçbir zaman hissettirmeyecek kadar özel şarkılar.

The Police gerçekten zirve noktasında dağıldı. “Synchronicity” (1983) albümü ticari anlamda en başarılı albümleri olmuştu, hem albüm hem de single’lar Atlantik’in iki yakasında da listelerde en tepedeydi. Dünya turnesinde stadyumlar doluyordu; ancak bu albümden sonra üyeler kendi yollarına gitmeyi tercih etti, ya da Sting böyle olmasını istedi. Bu hikayeyi en güzel şekilde albümün prodüktörü Hugh Pagdham “Q” dergisinin Kasım 2000 sayısında yaptığı röportajda anlatıyor: “Sting ve Stewart birbirlerine o kadar tahammül edemiyorlardı ki, her ikisi aynı anda stüdyoya gelmemeye başladı.” Sting’in yıkılan evliliği sırasındaki duyguları şarkı sözleri kadar grubu da etkilemeye başladı. Grubun yaşça da büyük “abisi” Andy Summers da artık üçlüyü bir arada tutamıyordu. Daha önce arkadaşlıktan grupların kolay yıkılmadığını ve o samimiyetin bir çok fenomen grubu (örnek; U2, R.E.M.) ayakta tutabildiğini yazmıştım, maalesef The Police arkadaşlıktan değil, profesyonel olarak müzikten geçinmek isteyen üç müzisyenin kurduğu bir gruptu. Anlaşmaları gereği her albümde, her üç müzisyenin bir bestesinin olması gerekiyordu. Yine prodüktör Hugh Pagdham’ın dediği gibi sırf bu kural yüzünden Sting’in çok daha başarılı olabilecek iki şarkısı son albümünün dışında kalmıştı. Tüm bu sebeplerden sonra Sting “artık daha fazla demokrasi istemediğini” söyledi; ve bana göre post-punk sonrası en iyi ritme sahip olan grubu dağıttı. Son sözü sanırım Stewart Copeland söylüyor:

“O günlerde Sting kendini Şeytan gibi görüyordu, benim görevim ise ona sadece bir salak olduğunu ispatlamaktı” (“Q,” Kasım 2000).

1986’da Amnesty International (Uluslararası Af Örgütü) tarafından düzenlenen insan hakları turnesinde (“Conspiracy of Hope”) son kez çaldılar… ta ki son dünya turneleri için 2007’de bir araya gelene kadar. Sting, solo kariyerinde de inanılmaz başarılara imza atmasına rağmen, benim için, her zaman The Police’in zengin altyapısının ve bazen egosunun gerisinde kaldı. Dünyanın en yetenekli müzisyenlerinden biri olduğunu ve yine çok iyi bir söz yazarı olduğunu hiç unutmamak gerek. Herkesin çok sevdiği “Every Breath You Take” (aşk şarkısı sanılır ancak aslında eski eşi ile olan ayrılık sürecini anlatır), “Wrapped Around You Finger”(s), “Walking on the Moon” gibi harika şarkıların mimarı…

Yine Sting’in söylediği ve beni çok etkileyen röportajlarından birinde oğlunun doğduğu sırada hastanede bir temizlik görevlisinin çalışırken “Walking on the Moon”u söylemesi vardı. Bir insan, bir müzisyen için tarifsiz bir mutluluk olmalı… en heyecanlı anınızda dahi insanların gündelik yaşamlarına dokunabildiğinizi görmek…

Ben The Police sevmiyorum, ne anlatıyorsun diyenler için tavsiyelerim: (a) (Canlı versiyon) “Walking on the Moon,” (b) “Bring on the Night,” (c) “Spirits in the Material World,” (d) Stewart Copeland’ın her şarkıdaki davulları ve (e) Hepsi…

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

MAGGER NEWSLETTER'A ÜYE OLUN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?