İtalya dünyanın en güzel ülkelerinden, benim de dahil olduğum pek çok insan için ise belki de en güzel ülkesi. Ve pek çokları için de Roma bu güzel ülkenin en güzel şehri. Nitekim ziyaretçi sayısı da bu görüşü doğrular nitelikte: Roma Avrupa’nın en çok ziyaret edilen 5 şehrinden biri ve İtalya’nın da en çok ziyaret edilen şehri. Genel görüşün aksine ben İtalyan şehirleri içinde en güzelinin Roma (veya Venedik) değil Floransa olduğunu düşünürüm. Hatta Siena, Modena, Ferrara ve Padua gibi tarihi küçük İtalyan şehirlerini bile Roma’ya tercih edebilirim. Öte yandan söz konusu sinema ve filmler olduğunda ise Roma farklı bir boyut kazanır. O açık ara İtalya’nın en sinematografik şehridir. Başka bir deyişle İtalyan şehirlerini sinema ve filmlere göre kategorize edersek ortaya bir ‘Roma ve diğerleri’ durumu çıkar.
Bazı şehirlerin sinema ve filmler ile özel bir ilişkisi vardır. Roma sinema ile özel, daha doğrusu metafizik bir ilişki kurabilmiş ender şehirlerden biridir. Dünya üzerinde sayısı çok az olan gerçek anlamda sinematografik şehirler içinde New York ve Paris ile birlikte çok ayrıcalıklı bir konuma sahiptir. Neredeyse büyük İtalyan sinemasının üzerine kurulduğu bir sinema mekkesidir. Dolayısıyla Roma’ya yaptığım son ziyaret sonrasında bu görkemli şehir üzerine yazmak istediğimde aklıma sinemanın ve filmlerin gelmesi hiç de şaşırtıcı olmadı. Roma oynadığı tarihsel, politik ve kültürel rolü, sanatsal güzelliği, caddeleri, sokakları ve meydanlarıyla başlı başına bir film sahnesi ve bizler, yaşayanları ve ziyaretçileri, birer figüran olarak belli belirsiz gözüksek bile o sahnede bulunmaktan onur, mutluluk ve gurur duyan oyuncularız.
Bir sinemasal metafor olmanın ve sinema ile metafizik düzeyde bir ilişki kurmasının ötesinde Roma, sinema tarihi ve endüstrisi için büyük önem taşıyan; dünya sinema tarihine büyük izler bırakmış bir sinema şehridir aynı zamanda. Yakın zamana kadar Roma’yı Los Angeles-Hollywood’dan sonra dünyanın en önemli ve büyük ikinci sinema merkezi yapan Cine Citta Film Stüdyoları şehri bir sinema mabedine dönüştürmüştür. 1937’de Faşist İtalya’nın lideri Benito Mussolini tarafından İtalyan Sineması’nın gelişmesi ve ideolojik propaganda için yaptırılan Cine Citta, İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar İtalyan ve Dünya sineması’nın önemli filmlerinin çekildiği ve teknik açıdan oldukça gelişmiş bir stüdyo olarak tanındı. Savaşta bombalandığından dolayı zarar gören stüdyo savaşın bitiminden 1950lere kadar savaş sırasında evsiz kalan mülteciler için bir kamp olarak kullanıldı. Yenilenmesinin ardından tekrar film çekimlerine ev sahipliği yapmaya başladı. 11 Oskar Ödülü ile sinema tarihinin en fazla Oskar ödülü kazanan üç filminden biri olan ve o zamana kadar çekilmiş en pahalı yapım olarak kabul edilen William Wyler’in 1959 tarihli Ben-Hur filmi Cine Citta’da çekildi. Sonrasında ise Fellini ile özleşleşen Cine Citta ustanın neredeyse tüm önemli başyapıtlarına ev sahipliği yaptı. Bu filmler ve İtalyan Sineması’nın pek çok başyapıtı yanında Cleopatra (Joseph L. M – 1963), Gangs of New York ( Martin Scorcese – 2002), The Life Aquatic with Steve Zissou (Wes Andersen – 2004), The Passion of the Christ (Mel Gibson – 2004) gibi sinema tarihine iz bırakan önemli filmler de Cine Citta’da çekildi. Cine Citta stüdyoları ayrıca prodüksiyonu BBC/HBO tarafından yapılan ve gösterildiği dönemde büyük bir ilgi gören ROME dizisinde de kullanıldı. Ağustos 2007 ve Temmuz 2012’de meydana yangınlarda önemli filmlerin çekildiği tarihi stüdyoların yanmasından sonra 2014’de ‘Cine Citta Word’ isminde film-temalı bir eğlence parkı açıldı ve günümüzde yılda yaklaşık 1,5 Milyon kişi tarafından ziyaret ediliyor. Cine Citta’nın yanması Roma ve sinema tarihi açısından bir devrin kapanması olarak da değerlendirilebilir. Cine Citta’nın artık bir turistik mekan haline dönüşmesi, örneğin Colosseum gibi tarihsel bağlamından koparılıp kitlesel –tüketici bir ‘fast-food’ turizmin bir parçası haline gelmesi elbette arzu edilen bir durum değil ama Roma ve sinema arasındaki derin ve filmler izlenilmeye devam ettikçe sürecek olan, deyim yerindeyse kutsal ilişki bundan zarar görmez. Roma’yı tarihsel ve sanatsal anıtları ile sadece bir fon, coğrafi ve fiziksel bir mekan olarak kullanmanın ötesinde, onu temalarından biri haline getiren, ona bir oyuncu, hatta başrol oyuncusu olarak yer veren filmler şehri sinematografik imgeler ve görüntülerle hayal dünyamıza silinmeyecek şekilde yerleştirmiştir ve bir büyülü zaman akışı içinde sinemasal algımızı zenginleştirerek yok olmayacak şekilde geleceğe taşımaktadır. Roma’yı kimi zaman Roman Holiday’deki gibi Greogory Peck ve Audrey Hepburn ile bir Vespa üzerinde geziyoruz; yağmurlu, buğulu ve siyah-beyaz savaş sonrasının yoksul Roma sokaklarında gariban Antonio ve oğlu Bruno ile çaresizce çalınmış bisikleti arıyoruz; Katolikliğin anıtsal mekanları arasında Dr. Robert Langdon ile zamana karşı yarışarak kaçırılan Papa adaylarını ölümden kurtarmaya çalışıyoruz; Bright Star’da yeni aydınlanmaya başlayan bir Roma sabahında, İspanyol Meydanı’nda, John Keats’in sadece 25 yaşındayken son nefesini verdiği evden tabutunu alıp omuzlarımızda İspanyol Merdivenleri’nin önünden geçerek cenaze arabasına götürüyoruz, dilimizin ucunda Keats’den bir dize mırıldanarak ‘‘Bright star, would I were steadfast as thou art’’; ve Trevi di Fontana’da gerçek olamayacak kadar bir rüya güzelliğindeki sahnede Anita Ekberg ile ıslanıyoruz, Marcello Mastroianni ile birlikte Roma’nın Akdenizli sıcaklığında soğuk Kuzey Sarışınlığı’nı arzu nesnesi bir görüntü olarak zamana mühürlüyoruz: Sonsuz şehirde bu görüntü zaman içinde bir kez daha sonsuzlaşıyor…