Ankara aslında sanat aktiviteleri bakımından İstanbul ile kıyas bile kabul etmeyecek biçimde kısır bir şehirdir. Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası gibi klasik müzik orkestraları ve birçok tiyatro sahnesi ile nispeten bu alanlarda doyurucu olsa da, özellikle sanat galerisi anlamında gerçekten kısırdır. Bu düşüncem, 2010’da açılan Cermodern ile biraz değişikliğe uğradı tabii ki, özellikle son olarak Dali’yi bizlerle buluşturmaları bu mekana olan sempatimi çok arttırdı.

Dali’nin sergisine gitmeyi planladığım andan itibaren, Dali hakkındaki –herkes kadar olan- ön bilgimi artırmaya karar verdim ve imdadıma İstanbul ziyaretim sırasında Robinson Crusoe 389’dan aldığım Dali kitabı yetişti. Her sayfası ile birlikte, daha çok etkilendiğim ve daha çok araştırmak istediğim bu dahinin hem yaşam öyküsü hem de hayata ve sanata karşı duruşu beni kelimenin tam anlamıyla büyüledi.

Yazının bu bölümünde, Dali’nin hayatı ve kişiliği ile ilgili kitapta okumuş olduğum birkaç ilginç enstantaneyi paylaşmak istiyorum sizlerle…

Bize yansıtılan Dali portresi biraz kötüdür, onu gözünü hırs (özellikle para hırsı) bürümüş, ilgi odağı olmayı çok seven ve bu uğurda her şeyi yapmaya hazır olan, aşırı dengesiz ve yer yer ilkesiz olmakla suçlayan bir çok kritikle karşılaşmışızdır. Bunların hepsi sözleşmiş gibi, Dali hakkındaki yalnızca birkaç olaya bağlı kalırlar ve Dali hakkında kesin yargılara varırlar. Dali, gerçekten de ilgi odağı olmayı çok seviyordu, çocukluğundan beri… Ancak, bunun sebebi acımasız değerlendirmelerde bahsedildiği gibi basit bir ego çokluğu ya da temelsiz bir bencillik değildi. Dali’nin hep gözü yükseklerdeydi, çok ünlü ve çok başarılı olmak hayaliydi, bu yüzden çok çalıştı ve artistik anlamda arayışı ve çabası hiç bitmedi.

Peki, Dali’nin en ünlü ve en büyük olma isteğinin ardında yatan sebepler nelerdi?

Öncelikle Dali, hayatta kendisini karşılıksız olarak seven tek kişi olan annesini çok erken yaşta ve çok ani bir şekilde kaybetti. Bu olay onun içini hayattan intikam alma arzusu ile doldurdu. Diğer bir sebep, çocuk Dali çok çekingendi, ta ki 12 yaşında yaptığı tesadüfi bir keşfe kadar… Aniden yaptığı aşırı bir hareket, onu bir anda çevresinin ilgi odağı yaptı, tüm dikkatleri üstünde topladı. Bu durumun erken farkına varan Dali, hayatı boyunca ani çıkışlar yapmayı ve çevresini ilgiyi üzerinde toplamak adına manipüle etmeyi sürdürdü. Dali’nin karakterini şekillendiren en itici güç ise, kendi doğumundan 9 ay önce, sadece 21 aylıkken ölen erkek kardeşi oldu. Ailesi, Dali’yi çok sevmesine rağmen, hep ona dünyadaki varlığının ölen erkek kardeşinin yerini doldurmak ve onun anısını yaşatmak adına olduğunu anımsattılar. Ölen erkek kardeşinin dünyadaki yansıması olmayı istemeyen Dali, kendi kimliğini yaratmak için büyük bir hırsla doldu ve hiç kimsenin olamayacağı kadar “kendi”si oldu.

Çocuk Dali, kendince bir oyun icat etmişti. Ailesinden aldığı para elverdiği kadarı ile, yaşadığı yerdeki çocukların 5 centimolarını(İspanyol kuruşu) 10 centimolarla değiştiriyordu. Bu absürd örnek çok net anlatıyor ki, Dali paradan çok ilgi odağı olmayı ve kendinden bahsedilmesini önemsiyordu.

Otobiyografisinde artistik aktivite olarak ilk önce karşımıza resim değil “yazmak” çıkar. İpeksi kağıtlara yazmanın güzelliğinden bahseder ve kaligrafi ile rastgele çiziklerin karışımı olan sayfalar bırakır ardında.

Dali, hayatının birçok döneminde farklı akımlardan etkilenmiş ve bu akımları tek başlarına işlemek yerine, tablolarında harmanlamayı seçmiştir. Sürrealizm, Kübizm, Dadaizm, Realizm.. Dali’nin çok yönlülüğünü, onu en acımasızca eleştiren kişiler bile kabul etmek durumunda kalmıştır zaten. Goya, El Greco, Dürer, Leonardo da Vinci, Michelangelo, Picasso ve Velazques etkilendiği ressamlardandır. Dali, sadece 18 yaşındayken 2 büyük grup sergisine katılmış, hakkında birçok gazete ve dergide muhteşem yorumlar yayımlanmıştı bile. Dali, kendi kişiliğini ve eserlerini kitlelere ulaştırma konusunda hep başarılı oldu, sanat anlamında sonsuz olan dehası, bu konuda da sonsuzdu. 1936’da Amerika’ya yaptığı gezide Time’a kapak olmuş ve kapak fotoğrafı ünlü fotoğrafçı Man Ray tarafından çekilmiştir. Daha önce hiçbir sanatçı Time’da böylesine çok boyutlu ve detaylı işlenmemişti, bu yüzden bu durum o dönem çok sansasyon yaratmıştır.

Dali’nin bilgiye ve öğrenmeye karşı olan doyumsuzluğu hiçbir zaman geçmedi ve çok çeşitli ilgi alanlarına sahip oldu: Psikoanaliziz, biyoloji ve matematik gibi… Biyografisini yazan kişilere söylediği bir söz çok ilginçtir, Freud ve Einstein’ın dehasından çok etkilendiğini söyler ve eserlerinde sık sık buna yönelik göndermelerde bulunur. Benim için Dali’ye olan hayranlığımı arttıran en önemli enstantaneye gelince… Okuduğum kitapta, Dali’yi Port Alguer adlı tablosunu yaparken gösteren bir fotoğraf bulunuyor, bir de tablonun bitmiş hali.. Fotoğrafta, tablonun öznesi Dali’nin sol arka tarafında kalıyor, Dali ise karşıya, denize doğru bakıyor. Hayalgücünün söylediğini resmediyor Dali, öznesini saatlerce izleyip, onu replike etmeye çalışmıyor. Bu bence sanatsal anlamda çok dürüst ve örnek alınması gereken bir duruş, aynı zamanda sanatsal dehasını da çok iyi anlatan bir örnek.

Dali’nin hayatı ve kişiliği ile ilgili paragraflardan sonra biraz soluklanıp, sergiden bahsetmek istiyorum biraz…

Sergi, Dali’nin en popüler eserlerini içermiyordu belki ancak Dali’nin sıklıkla kullandığı, filler, kelebekler, eriyen saatler gibi imgeleri görebildiğimiz bir çok eser vardı sergide.

121 eserden ve 3 bölümden oluşuyordu sergi… 12 eserlik “Gala ile Akşam Yemeği”, 9 eserlik “Sürrealizmin İzleri” ve 100 eserlik “İlahi Komedya” serginin bölümleriydi. Çocukluğunda aşçı olmayı isteyen Dali’nin bu çalışması, sanatçıyı tutku dolu ve sanata aşkla bağlı ve ona karşı her zaman aç olan birisi olarak resmeder. Aynı zamanda, serginin bu bölümündeki eserlerde Dali’nin büyük aşkı Gala’ya olan tutkusu da yemek resimleri eşliğinde betimlenmiştir sanatçı tarafından. Sürrealizmin İzleri adlı çalışmada ise, Dali tabloları hakkında söylenen, “elle çizilmiş rüya fotoğrafları” deyişini adeta doğrular nitelikte… Hayal ile gerçeğin iç içe geçtiği, Dali’nin sürrealizm ve sembolizm ekseninde verdiği tüm eserlerin temsili çalışmaları olarak kabul edilen Sürrealizmin İzleri’ni incelemek çok ayrı bir zevkti. Son olarak 100 eserden oluşan İlahi Komedya adlı çalışmanın ise hikayesi biraz ilginç. Dante’nin 700. Doğum yıldönümü anısına Dali’ye sipariş edilmiştir bu çalışma. Çokça tepki görmüştür bu durum, hem ünlü bir İtalyan şairin eserinin bir İspanyol tarafından resmedilmesi ve işin ısmarlama oluşu tutucu çevrelerce fazla hoş karşılanmamıştır. Dali, eserlerinde Dante’nin Cehennem, Araf ve Cennet’e yaptığı yolculukları suluboya ile aktarmıştır. Uzun bir yazı oldu farkındayım ancak konunun derinliğine verin, benim çenemin düşüklüğüne değil :)

Son olarak sergide yer almayan ancak Dali’nin en sevdiğim 2 tablosundan da kısaca bahsetmek istiyorum…

Persistence of Memory

Dali’nin en çok bilinen ve Sürrealizmin en ünlü temsilcisi sayılan bu tabloda, birçok erimiş saat formu görülür. Bu erimiş saatleri, rüyalara tutkuyla bağlı olan Dali’nin, uyurken zaman kavramının anlamsızlaşmasına bir gönderme olarak kurguladığı düşünülmektedir. Uyurken önemli olan tek şey rüyalarımızdır, zaman değil… Yine bu eserin Einstein’ın görecelik kuramından, zamanın esnek oluşundan beslendiğine de inanılmaktadır. Sizce de muhteşem değil mi?

Enigma of Desire

Dali’nin annesine olan bağlılığını ve onun ölümünü onu ne kadar sarstığını anlamak için bu tabloya bakmak yeterli aslında. Tablonun çeşitli yerlerinde “ma mere”(benim annem) yazısını görebiliriz, burada hem annesine gönderme vardır, hem de anne kelimesinin dünyanın geldiği yer, dünyanın başlangıcı anlamında kullanımı söz konusudur. Eserde kastedilen arzu ise, Dali’nin ün için duyduğu büyük arzudur.

Aralarındaki fikir ayrılıkları sebebi ile, Andre Breton onu Sürrealizm topluluğundan aforoz ettiğinde, dediği şey bence her şeyi özetlemeye yeter.

“Ben Sürrealizmin ta kendisiyim”

Yazıyı sonlandırmadan önce, son bir kez sanatçılarla ilgili perspektifimi vurgulamak istiyorum. Bence sanatçının kişiliği provakatif olmalı, ama bu Dali örneğinde olduğu gibi doğal bir biçimde olmalı, sanatçı düz bir kişilik değildir ve toplum ondan öyle olmasını da bekleyemez, beklememelidir. Bana, Dali’nin üne kavuşmak istemesi, para konusunda sıkıntı çekmemesi, ilgi odağı olmayı sevmesi, çok insani geliyor açıkçası… Onun kişiliğinden, hayata bakış açısından, açık görüşlülüğünden, hiçbir akıma hiçbir kişiye ve görüşe sıkı sıkıya bağlı olmamasından da öğrenecek çok şeyimiz var! Dünya böyle birine ev sahipliği yapmış olduğu için çok şanslı!

 

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?