Geçenlerde okulda bir seminere katıldım. Konu geleceğin trendleri üzerineydi. Sanal dünyanın bizi nasıl hapsettiği, ilerde sanal karakterlerimizin bizim yerimize var olacağına dair bir konu anlatılıyordu son teknolojik gelişmelerle birlikte. Hiç şüphesiz hepimiz bunun bir şekilde parçasıyız ama son zamanlarda, kendi adıma ne kadar engellemek istesem de; gittiğimiz, gördüğümüz hatta yediğimiz yemekleri bile sosyal medyada paylaşıyoruz ve hepimizin ne kadar inkar etsek de sosyal medyada oluşturduğumuz ve kendimizi göstermek istediğimiz bir kimliğimiz var.

Seminerde geleceğe dair iki öngörüden bahsediliyordu; birincisi bunun tersine döneceği ve insanların internetten uzak, kırsal alanda kendi yetiştirdikleri ürünlerle besleneceği; doğayla iç içe bir yaşam, ikincisi ise teknolojinin ilerlemesiyle birlikte hayatımızın her alanında interneti, sosyal medyayı kullanma isteğimizin artacağı ve bir şekilde bunun bizi öz karakterlerimizden uzaklaştıracağı söyleniyordu. Bununla birlikte gitgide sosyal medya hesaplarımızdaki karakterle nasıl bütünleşeceğimiz; sosyal medya için görmek-izlemek-yemek teması üzerinde duruldu.

shaheen-baig-casting-black-mirror-fifteen-million-merits

2PALr

Bununla bağlantılı bir dizi önerisinde de bulunmak isterim hepinize: Black Mirror. Black Mirror’da her bölümde farklı oyuncular, farklı senaryo ve farklı bir zaman dilimi işleniyor. Konu seminerle aynı: teknolojinin nasıl hayatlarımızı hapsettiği. Fifteen Million Merits adlı bölümünde dünyanın küresel ısınmadan ötürü yaşanılamaz hale gelmesiyle birlikte bizim değil de sanal karakterlerimizin yaşayacağı bir hayat anlatılıyordu. Bizim yerimize dünyada yaşayabilen, yiyen, koşan; duyumsayan bir karakter. Bizim ise dünyaya sadece enerji üretmek için var olduğumuz ve kapalı bir kutuda nasıl yaşayabildiğimiz anlatılıyor; dizinin diğer bölümleri de mükemmel, şiddetle öneriyorum.

-cehennem_4dR4_znh9__VCfo

Teknolojik gelişmelere ve son trendlere kendimi bu kadar kaptırmışken Devlet Tiyatroları’nda da konusu biraz farklı bir oyuna rastlıyorum: #cehennem. Cehennem son zamanlarda devlet tiyatrolarında izlediğim en güzel oyunlardan biri. Oyunda Papa denilen bir adamın kendi yarattığı Kuytu denilen sanal ortamında yaşadığı hayat ve #cehennem denilen Bilişim Suçları Enstitüsü’nün Papa’yı yargılaması anlatılıyor.  Kuytu öyle bir yer olarak anlatılmış ki; artık dünyada yaşayamadığımız duyguları orada özgürce yaşayabiliyoruz, hissedebiliyoruz. Çim kokusunu duyumsamak ya da Iris denilen Papa’nın yarattığı kızı baltayla öldürebilmek de buna dahil. Papa pedofili bir bireyi canlandırıyor. Kuytu’da istediği şekilde karakter yaratabiliyor ve isteyen kişiler de Papa’nın izin verdiği karaktere bürünerek sanal ortama katılabiliyor. Eğer sanal ortamında olursa herhangi bir çocuğa zarar vermediğinin farkında, sadece orada kendi yarattıkları var. Oyunda kendi cümleleriyle ‘eğer oturumumu kapatırsanız dünyaya bir canavarı bırakmış olacaksınız’ şeklinde bunu ifade ediyor.  İşin en komiği de Papa’nın Iris karakterini de yaşlı bir adam canlandırıyor, o da Papa’ya aşık ama Kuytu’da özgürce Papa’ya yakınlaşma şansını elde ediyor. Dedektifin Papa’yı yargılarken kuytudan hiç çıkmak istememesi ile kendi düştüğü ikileme de şahit oluyoruz. Oyunda Papa’nın çocuklara zarar vermek istemediği için bu ortamı yaratmış olduğu ve dedektife ‘sen bir yaratıkla birlikte olmadın mı itiraf et, bunlar suç değil mi? ‘ şeklinde sorgulayışları da oyunda hepimizi ikilemde bırakan noktalar. Iris karakterini canlandıran Aslı Sarınç o kadar içten, o kadar iyi oynuyor ki tebrik etmemek elde değil. Dekor sanal ortama biraz daha uygun olup, sanal efektler verilseydi çok daha güzel gözükebilirdi göze. Vakit kaybetmeden bilet alın kısacası, pişman olmayacaksınız.

14447278211607374178-b

Programa buradan ulaşabilirsiniz.

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?