İtalya’nın her bölgesi ayrı güzel ama turistik yerlerden hoşlanmayanlar için; çizmenin tam topuk kısmında yer alan Puglia bölgesi, haritaya biraz daha yakınlaşacak olursak da Lecce; İtalya’da görülecek yerlerin başında geliyor!

“Bir film izledim hayatım değişti” denir ya hani, ben genelde bir film izledikten sonra, hayatımı değiştirmesem de, o filmin peşi sıra yollara düşüyorum. Ferzan Özpetek’in Serseri Mayınlar filmini izlediğimde de böyle olmuştu. Elbette filmin çekimlerinin de etkisi yadsınamaz ama film sahnelerinin geçtiği sokakları, kafeleri, evleri ve sahili beni büyülemişti. Filmin Lecce’de geçiyor olması da bir bakıma işime geldi çünkü o yaz zaten Roma’ya gidecektim; tatil planlarımın arasına bir de Lecce eklenmiş oldu.

Lecce, Güney İtalya’nın Puglia bölgesinde yer alan sıcacık, küçücük bir yer. Burada yazın yaşam daha canlı, daha hareketli çünkü Türkiye’de Bodrum yazın ne anlama geliyorsa, Lecce’de de aynı öyle, yaşayanların çoğu kuzey bölgelerden geliyor; deniz ve güneşe doymaya. Tabi bir de kalıcı olarak yaşayan emekli teyzeler ve amcalar var ama onlarla yeteri kadar iletişime geçemedim. Lecce gençlerinin geceleri takıldığı ufak mahalle barlarına, plaj başı gitarlı danslı partilerine, kırmızı kareli örtülerde yenilen akşam yemeklerine ve yarı İtalyanca yarı İngilizce yapılan sohbetlerine bırakınca kendini, bir filmde gördüklerinden de fazlasını buluyormuş insan, bunu anladım.

Lecce’nin tren istasyonu da, en az kendisi kadar sevimli, öyle ki gözlerimi açıyorum ve başımı pencereden uzattığım da Lecce Stazione yazısını görüyorum ama inesim gelmiyor bir türlü, bir süre o anı dondurup öylece bakmak istiyorum. Tabi sonra trenden inip kendimi sarı, sapsarı sokaklara bırakıyorum. Ufacık kafeler, uzun ve dar taş sokaklar, mimarisi, pencerelerine çiçek asılmış evler, boyası dökülmüş ve sararmış duvarlar, politik mesaj içerikli duvar yazıları, antikacılar, butikler, insanların kalabalığıyla renklenen meydanlar karşılıyor beni.

Normalde bir yere gitmeden önce günlerce plan yapar nerede yenir, nerede içilir, nerede kalınır diye araştırırdım ama Lecce’ye gitmeden önce spontane gezmeye karar veriyorum; tabi bu kararımda bana eşlik edecek yerel bir kaç kişinin de etkisi yok değil. Antikacıları geziyoruz, sonra amfi tiyatrosuna gidiyoruz; bir Aspendos kadar olmasa da, yine de etkileyici. Sokaklarda müzisyenlerinin sesi günün her saati şarap içen insanların kahkahalarına karışıyor, Türkçe konuşmaya meraklı İtalyanlar çıkıyor karşımıza, et sote başta olmak üzere birbirinden lezzetli yemekleri, ufak koyları ve sahilleri alıp götürüyor insanı.

İlk  iş olarak Serseri Mayınlar’da iki kardeşin kavga ettiği sahnedeki kiliseyi buluyorum; Chiesa di Santa Chiara; ortasında gençler toplanmış bira içip sohbet ediyorlar, filmdeki ıssız kilise değil de, kalabalık canlı bir meydan var karşımızda. Kilise yakınlarında bir meydan görüyorum; Lecce’nin en kalabalık ve akşamları gençlerle dolup taşan meydanıymış burası: Piazza Vittorio Emanuele II, bir süre orada oturup insanları gözlemliyorum, herkes mutlu ve anlatacak şeyleri çok gibi gözüküyor. Lecce’nin deniz ürünleri ve etler konusunda en iddialı olan restoranı La Vecchia Osteria da; hayatımda ilk kez at eti yiyorum, lezzeti önyargılarımı ve korkularımı bir an alıp götürüyor. Sonra, gece Lecce’ye arabayla 40 dakika mesafede olan, Bari’ye yakın plajlardan birine gidiyoruz, plaj partisi var; herkes hep bir ağızdan bağırıyor: “Pa pa l’ americano“! Sabahın ilk ışıklarına kadar dans etmekten ayakkabılarımın içi kum doluyor, o yorgunlukla Lecce’ye dönüp sabahın köründe Porto Cesareo için yola çıkıyorum. Her saat başı Lecce merkezden bu plaja gitmek için otobüsler kalkıyor. Denizi turkuaz, etrafı beyaz taş evlerle çevrili süper bir sahile varıyoruz.

Lecce’ye yakın olan Otranto’yu da görmemek olmaz diyorum; sahili Porto Cesario’ya göre çok daha kalabalık, denize girmekten vazgeçip kendimizi; el sanatları dükkanı ve ufak galerileri barındıran pasajlarına atıyoruz. Otranto Kalesi’nin önündeki yazıyı okuyorum: “1480’de Osmanlı ordusu tarafından işgal edilmiş, 13 ay boyunca işgal altında kalmıştır“. Bu yazıyı okuyunca sokaklarının tanıdık gelmesine biraz daha anlam veriyorum. Sokaklar bazen Cunda Adası’ndaymışım hissini veriyor bana, bazen de Bodrum’da.

Tekrar Lecce’ye döndüğümde şunu fark ediyorum, Lecce’nin bir rengi olsa; kesin sarı olurdu! Bunu anlatması biraz zor ama gidince farkına varıyor insan, ya da ben çok sineztezik bir insanım, bilemiyorum… “Sadece Serseri Mayınlar’ın görüntü yönetmeninin etkisi değilmiş gerçekten” diyorum kendime, her şey gerçekte de sapsarı, sımsıcak. O kadar seviyorum ki Lecce’yi ve insanlarını, Roma’nın Temmuz kalabalığına ve nemli sokaklarına dönesim gelmiyor.

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

MAGGER NEWSLETTER'A ÜYE OLUN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?