İlk yorumu siz yazın!
Sevgi Dili: Sevgi Deposunun Kırmızı Göstergesi
Beni seviyor ama sanki hissettiremiyor. İlgileniyor ama yanında boş hissediyorum… Bu cümleleri en az bir kez aklınızdan geçirdiyseniz tebrikler, modern ilişki çetesine hoş geldiniz. Çetenin %99,99999’u bu cümlelerden oluşan fanusta yaşıyor. Diğer %0,00001 mi? Bırakın, onlar sevgi dilini sadece kahve almak sansın. Bu bir dram yazısı değil, en azından ben öyle olmadığını umuyorum ya da en azından ağlarsak birlikte güleriz gibi bir şey. Bu bir beyin, duygusal yakıt ve sevgi deposu hikâyesi. Gary Chapman’ın ortaya attığı sevgi deposu kavramını doldurup biraz psikolojik biraz da nörobilimsel şehirler arası bir yolculuğa çıkıyoruz. Umarım depomuz ucuza dolar.

Sevgi Deposu Nedir?
Öncelikle uydurmuyoruz. Sayın Chapman’a göre hepimizin içinde gizli bir sevgi deposu var, yani bir love tank. Bana sormayın inanın ben de yerini bilmiyorum. Bu depo, kucak dolusu sarılmalarla, onay cümleleriyle, zaman ayırmalarla, küçük hediyelerle ya da “Bak senin için ne yaptım” hareketleriyle doluyor. Ve hepimizin o depoyu dolduran yakıt türü farklı, tıpkı benzin, LPG ya da mazotla dolan araçlarımız gibi. Bu depo nasıl doluyorsa dolsun dolduğunda kendimizi değerli, yeterli ve güvende hissediyoruz. Boşaldığında ise ilişkilerimiz çatırdıyor, eksik hissetmeye başlıyoruz.
Peki bu sadece bir metafor mu? Hayır. Bu kavramı daha geniş bir çerçevede düşündüğümüzde arkasında bağlanma stillerinden nörobiyolojik tepkilere kadar pek çok katman olduğunu görüyoruz. Sevgi deposu, biraz da duygusal beslenmeye yönelik ihtiyacımıza göz kırpıyor. Tıpkı bedensel açlık gibi, psikolojik bağlamda da sevgi olmadan 20 gün aç kalmışız gibi hissediyoruz. Ruhun günlük alması gereken kalorisi eksik kalıyor. Üstelik sevgi sadece romantik bir his de değil, bir regülasyon aracı yani duygusal dengemizi de sağlıyor.

Chapman, bu dengeyi beş sevgi dili üzerinden tanımlıyor: Onaylayıcı sözler, nitelikli zaman, fiziksel temas, hizmet davranışları ve hediye alma. Ama az önce de dediğim gibi hepimizin deposunu dolduran dil farklı. Tam da burada işler sarpa sarıyor: İlişkilerde çatışmaların çoğu, aslında sevgi veriliyor olmasına rağmen bu sevginin doğru kanaldan iletilmemesinden kaynaklanıyor. Tıpkı iki farklı frekansta yayın yapan radyo gibi, birbirimizi duyuyoruz ama anlayamıyoruz.
Şimdi bir düşünelim: Partnerimiz sevgi veriyorum sanıyor ama bize çok da öyle gelmiyor. Çünkü bazen “Senin için kombiyi tamir ettim” diyor, biz ise içimizden “Bir kere de beni anlamaya çalış be adam/kadın?’ diye geçiriyoruz. Sevgi var ama çevirisi chicken translate. Bu yüzden çatık kaşla bakarken buluyoruz kendimizi. Depo boş, ruh soğuk, kalp üzgün.
Aynı duyguyu farklı dillerde anlatıyoruz. Bunu ister romantik ister herhangi bir ikili ilişkiniz üzerine düşünün. Sevgiyi versek bile karşımızdaki beyin bunu algılayamıyor çünkü sinyal doğru yoldan gelmiyor.
Sevgi Dediğimiz Şey, Beynin Neresine Düşer?
Bu beyin sinyalinin yolu ne peki? Biri bize sevgi gösterdiğinde beynimizde neler oluyor? O zaman dost meclisi sohbetine başlayalım. Öncelikle sevgi dediğimiz şey beyin kimyamızı çok feci etkiliyor. Başta, hepinizin bildiği ödül hormonu olan dopamin salgılanıyor. Sonra devreye oksitosin giriyor. Fiziksel temasla, sarılmayla, güvenli bir bakışla oksitosin havuzuna atlıyoruz. Bu kimyasal kokteylin üzerine bir de kortizol seviyemiz düşüyor. Stres azalıyor, “Şu an güvendeyiz” diyoruz.

İşin ilginç kısmı ise bu süreçlerin çoğunu çocuklukta öğrenmemiz. Yani eğer çocukken yeterince şefkat, güven ve onay görmediysek büyüdüğümüzde biri sevgi gösterdiğinde bile beynimiz bunu tehdit olarak algılayabiliyor. Bu biraz da emotional neglect yani duygusal ihmalle ilgili. İhtiyaç duyulan sevginin istikrarlı bir şekilde karşılanmaması durumunda kendi değerimizi sorgulamaya ve sevgiye şüpheyle yaklaşmaya başlıyoruz. E sevgi deposu da neredeyse hiç dolmamış oluyor çünkü sevilmeye layık olup olmadığımızı bile bilemez hale geliyoruz. Haliyle bunun da uzun vadeli etkileri depresyon, düşük öz saygı, ilişki kurmada zorluk gibi tablolarla karşımıza çıkıyor. Sonunda da kendimizi uzaklaşırken buluyoruz. Düşünsenize, birileri bizi sevdiğini söylüyor, ama beynin tehlike alarm merkezi amigdalamız “Bu gerçek olamaz, kaç!” diye tetiklenmeye başlıyor. Her an terk edilecekmişiz gibi, her sessizlik ölümcül bir tehlikeymiş gibi. Ya da tam tersi, yapışıp kalıyoruz çünkü ölümüne korkuyoruz. “E sen bize bağlanma stillerinden bahsediyorsun sanki” dediğinizi duyar gibiyim. Son zamanlarda hepimizin master diploması aldığımız konuya da bir bakalım o zaman.
Kaçıngan mıyız, Kaygılı mı Yoksa Güvenli mi?
John Bowlby ve Mary Ainsworth’un geliştirdiği bağlanma teorisi, çocuklukta geliştirdiğimiz güvenli ya da güvensiz bağlanma biçimlerinin yetişkinlikteki ilişki kalıplarına nasıl yansıdığını gösteriyor. Sevgi deposu sürekli boş kalanlar, genellikle kaçıngan ya da kaygılı bağlanma eğiliminde oluyor. Yani sevgiyi ararken ya çok yakınlaşmaktan korkuyorlar ya da hep uzak kalmaktan. Her iki durumda da depoyu doldurmak zorlaştıkça zorlaşıyor.

Fazla derine inmeden bahsedersek dört ana bağlanma stili var diyebiliriz: Güvenli, kaçıngan, kaygılı ve dağınık. Eğer güvenliysek, ilişkilerde sevgi almak ve vermek konusunda dengeli sayılırız. Ama kaçıngansak yakınlık bizi deli gibi rahatsız eder. Sevgi verilir ama hemen “Bir dakika boğuluyorum!’ moduna geçeriz. Kaygılıysak ilgi gördüğümüz an mutlu gibi oluruz ama bir mesaj geç geldi mi “Beni artık istemiyor” senaryosu yazıp Netflix’e mini dizi hazırlarız. Ve dağınıksak hem isteriz hem de ufaktan saklanırız. İşte bu bağlanma stilleri sevgi depomuzun aşağı yukarı nasıl dolduğunu ve ne zaman boşaldığını belirliyor.
İlginç bir şekilde, yukarıda bahsettiğim duygusal ihmalin tam tersi ucunda da overcompensation yani aşırı telafi var. Depomuzdaki boşluğu dış onayla, fazla hediyeleşmeyle ya da toksik fedakarlıkla kapatmaya çalıştığımız o durum. Ki bu da sevgiyi karşılık almadan fazla fazla vererek bir değer kazanma biçimi. Ancak bu da sağlıksız çünkü duygusal denge yine kurulamamış oluyor. Bu kez de ilişki yıpratıcı bir dengesizliğine dönüşüp kalıyor.
Ara sıra okuduğumuz kalın psikoloji kitaplarında önemli bir kavram daha var: Duygusal ulaşılabilirlik. Karşımızdaki fiziksel olarak yanımızda olabilir ama duygusal olarak taa Fizan’da olabilir (Hep merak etmişimdir o yüzden minik bir not: Fizan, Osmanlı’dan bu yana Libya’da gözde bir sürgün yeri) Telefonuna gömülmüş partnerimiz, zihni başka yerde bir ebeveyn ya da dinlemeyen bir arkadaşımız… Hatta bu duygusal yokluk, fiziksel uzaklıktan çok daha yıpratıcı olabiliyor çünkü o malum durumla göz göze geliyoruz: Kişi yanı başımızda ama aradığımız kişiye şu anda ulaşılamıyor. Lütfen tekrar deneyin!

“Ben sevgi depomu fulledim.” diyerek bu konuda bilinçli farkındalığa ulaşabilenler için ise tabii ki güzel haber pozitif psikolojinin değerli ismi Martin Seligman’dan geliyor: Gayet sağlıklısınız! Gerek aile ortamında gerekse de arkadaş çevresinde tatmin edici ilişkilerle büyüdüğüne inanan, bunu her anlamda gören ve hissedenler ilişkilerinde daha esnek oluyor. Duygusal çalkantıları daha az yaşayarak psikolojik dayanıklılıklarını uzun süre koruma eğiliminde oluyorlar. Ana dili gibi kendi sevgi dilini de akıcı bir şekilde konuşanlar karşısındakinin dilini de çözmeye çalışıyor (Tabii bu, kişinin karakteri, sosyal çevresi, yaşadığı deneyimler ve hatta maddi gücü gibi daha birçok faktöre bağlı.)
İşin özü: Ne ailede ne arkadaş ilişkilerinde ne de romantik ilişkilerimizde “Ben seni seviyorum ya!” demek yetmiyor. “Sana sevgimi senin anlayacağın dilden anlatabiliyor muyum?” sorusunu sormak gerekito. Ve onu takip eden diğer sihirli sorular: “Senin dilin ne? Benimki ne?”
Çünkü sevgi, chicken translate değil biraz daha profesyonel bir çeviri gerektiriyor. Peki çözüm? Biraz klişe olacak ama otuzumdan sonra daha iyi anladığım o cümle: Önce kendimizi tanımak. Sevgiye nasıl yanıt verdiğimizi, hangi davranışların içimizi ısıttığını düşünmek. Sonra da durup karşımızdakine bir bakmak. Davranışlarını yargılamadan izlemek, tanımaya çalışmak. Diller mutlaka farklı olacaktır, gayet doğal. Belki bu durumda İspanyolca ya da İtalyanca öğrenmek için harcadığımız çabayı neden sevgi dilini de öğrenmek için harcamıyorum sorusunu sorabiliriz kendimize. Belki kahve yapmaya değil, iş dönüşü “Günün nasıl geçti?” sorusuna ihtiyacı/ihtiyacımız vardır.
Anlayacağınız sevgi deposu sadece bir ilişki metaforu değil aynı zamanda ruhsal bağışıklık sistemimiz. Doluysa güçlüyüz. Boşsa, soğuk algınlığı gibi sarsıyor bizi. Karşılıklı ilgi ve özen istiyor. Bazen bir mesele üzerinde birkaç saat konuşma, bazen sarılma, bazen bir göz teması. O yüzden önce depoyu tanıyıp doğru yakıtla duygu istasyonunda doldurmak iyi olacak sanki. Sonrası mı? Yol açık, kalp mutlu.
Kapak Fotoğrafı: Junior REIS – unsplash.com
İlginizi çekebilir: İlke Tulunay’dan bell hooks’tan Hep Aşka Dair

Ezgi Şengel







Aile Tadında
Saygilī Sevg’i Kalici ve Ômûre Niyetin Hayirli ile Bereket . Efendi Sevgiler.