Kabul edelim, yemeği önündeyken bir yandan işlerini halletmeye devam eden ve parmakları laptop’un klavyesinde bir oraya bir buraya hızlı hızlı hareket ederken çatalı ağzına götürdüğünün farkında bile olmayanımız çok. Veya “En hızlı nereden, ne bulabilirim şimdi? Acelem var!” diye düşündüğünüz anları, sonra da aldığınız yemeği 5 dakikada nasıl midenize indirdiğinizi hatırlayın. Fazlasıyla yaşandı, değil mi? Evet, yemek yemek en temel ihtiyaçlarımızdan ve hayatın olmazsa olmazlarından biri ama günümüz şehir hayatı ve hızlı temposunun içinde kaybolmuş pek çoğumuzun düşündüğünün aksine oldu bittiye getirilmesi veya aradan çıkarılması gereken bir eylem değil. Tam tersine, her anından doya doya keyif alınması gereken bir şey yemek yemek. En azından Slow Food Hareketi’ne göre, bu böyle. Son günlerde fazlasıyla gündemde olan, destekçileri hızla artan, etrafımdan sıkça duyduğum Slow Food Akımı’nı merak ettim, araştırdım ve sizler için yazdım!

Slow Food: Nedir?

Slow Food, adından da anlaşıldığı üzere hepimizin aşina olduğu Fast Food konseptinin zıttı aslında; hem kelime anlamı, hem de arkasında yatan felsefe itibariyle. ‘Yavaş Yemek’ anlamına gelen bu akımın en fazla altını çizmek istediğim özelliği merkezinde bölge kavramının olması. Bir başka deyişle, hareketin temelinde bir bölgenin coğrafyasına ait, lokal ürünler kullanmak ve dışarıdan, hazır ürün almamak yatıyor. Bu da geleneksel yemek kültürünün korunmasını getiriyor beraberinde. Yani ortaya çıkan ürün; o bölgeyi etkileyen doğal faktörler (toprak, su, bitki örtüsü gibi) ile bölgeye tarımsal özelliğini veren insan faktörünün birleşiminden oluşuyor. Bu noktada insan, ürünlerin ekim, yetiştirilme ve pişirilme teknikleri ve uygulamalarında etkili. Her coğrafyanın çevresel özellikleri ve insanının geçmişi, kültürü farklı olduğundan Slow Food akımına göre ortaya çıkan her tarımsal ürün baştan sona benzersiz ve özel. Tam da bununla bağlantılı olarak, bu hareketin kişinin yediği yemeğin hikayesini, kullanılan malzemelerin nereden geldiğini ve bunun gibi süreçleri bilmesi gerektiğini savunduğunu söyleyebiliriz.

Slow Food akımı aynı zamanda ürünlerin doğaya saygı gösterilerek üretiliyor olmasını, gıda ve tarım biyoçeşitliliğini korumanın önemini ve mümkün olduğunca kişinin kendi yediğini kendi yetiştirmesi gerektiğini savunuyor. Temelde yemek yemenin yalnızca hayatın devamlılığını sağlamak için gerçekleştirilen bir eylem, bir gereklilik olmadığı; hayattan zevk alınmasını sağladığı fikrini ortaya koyduğundan yemek yerken sosyalleşme konsepti de bu hareket için önem taşıyor.

Peki bir gıdanın Slow Food olup olmadığını nasıl anlarız? Bunu anlamanın en iyi yollarından biri, o gıdanın üreticisi ile tüketicisi arasındaki ilişkiyi yakından incelemek. Aradaki mesafenin kısa, sürecin açık ve net, ürünün taze ve sağlıklı olması çok önemli. Bir diğer yol ise, ürünün pazarlamasının da üretimi gibi yerelde yapılıp yapılmadığına bakılması. Bu noktaya daha sonra değineceğim.

Slow Food: Nasıl, Ne Zaman? Slow Food Akımı Tarihi

 

View this post on Instagram

 

A post shared by Slow Food Bassa Bergamasca (@sfbassabergamasca) on

Biraz da bu akımın tarihinden bahsedeyim isterseniz, bana kalırsa fazlasıyla enteresan. Slow Food Hareketi, 1982 yılında Roma’nın en önemli meydanlarından biri olan Piazza di Spagna’da ilk McDonalds’ın açılmasına verilen büyük tepki şeklinde ortaya çıkıyor. Hareketin kurucusu Carlo Petrini liderliğinde bir grup, açılışı tabaklar dolusu İtalyan makarnası fırlatarak protesto ediyorlar. Bu işletme onlar için Sanayi Devrimi sonrasında hızlanan yaşam temposunun ve bilinçsizleşen yeme alışkanlıklarının temsilcilerinden biri olduğundan, ona karşı yavaşlığı ve yerelliği savunuyorlar.

Hareket İtalya merkezli ancak hep bir yerlere yetişme telaşında olmak, hızlı hayatlar yaşamak ve hızlı tüketmek gibi olgular fazlasıyla evrensel ve her kültürün bir parçası olduğu için bu akıma dünyanın çeşitli bölgelerindeki insanlar katılmaya başlıyor. “İyi, temiz ve adil gıda” sloganıyla, yavaşlığı simgeleyen salyangoz sembolüyle ve Carlo Petrini tarafından Kuzey İtalya’da kurulan, tamamiyle gönüllülük esasına dayanan hareketin çalışmaları günümüzde de devam ediyor.

Slow Food: Nerede?

Slow Food akımında ürünlerin dağıtımının da üreticisi tarafından, yerel olarak yapılmasının önemli olduğundan bahsetmiştim. Bu noktada, özellikle kendi kendilerine üretim yapmayanlar için pazarlar çok büyük rol oynuyor. Neden mi? Tüketicinin aldığı ürünün hikayesini bilmesine imkan sağladıkları için. Üretici ile tüketicinin aynı ortamda bulunup sağlıklı bir şekilde iletişim kurmalarını sağlıyorlar. Bu aynı zamanda hareketin dayandığı olgulardan biri olan sosyalleşmeyi de beraberinde getiriyor.

Terra Madre

 

View this post on Instagram

 

A post shared by Slow Food International (@slowfood_international) on

Terra Madre, ilki 2004 yılında olmak üzere her iki yılda bir Torino’da düzenlenen ve küçük üreticileri bir araya getiren bir festival, aynı zamanda da dünyanın en büyük uluslararası gıda organizasyonu. Afrika’da tarım yapan üreticilerden, Amerika’da toprağı işleyen çiftçilere dünyanın her yerinden insanı buluşturuyor ve her birinin 5 gün boyunca yanında getirdiği ürünleri sergilemelerine olanak sağlıyor. Düşünün ki, Ege’den zeytinyağı, El Salvador’dan kahve, Meksika’dan Tlaola Serrano acı biberi ve birçok farklı bölgenin yerel, kendine özgü ürünü; aynı yerde! Akıl almaz güzellikte değil mi sizce de?

Germiyan Köyü

 

View this post on Instagram

 

A post shared by Anjelique SO® İzmir (@anjelique_aslinda_bir_butik) on

Slow Food akımından bahsediyorsak, Germiyan Köyü‘nden de mutlaka söz etmeliyim diye düşünüyorum. Çünkü burası Türkiye’de Slow Food hareketine katılan ilk köy. Köydeki gıdaların hazırlanmasında Alaçatı, Balıklıova, Barbaros gibi yerlerden gelen yerel ve doğal, katıksız ürünler kullanılıyor. Ayrıca köydeki işletmelerin tümünde, yöresel tahılların unlarıyla yapılmış doğal maya ile hazırlanan “Germiyan Ekmeği” ikram ediliyor. Germiyan’a özgü başlıca lezzetlerden Kopanisti Peyniri, Hurma Zeytini, Şekeriçi Damat Lokumu, Bazina ve Pirinçli Mantı gibi ürünler mevsimine göre hazırlanıyor. Köyde yapılan üretimin temel amacı katıksız ürünler yaratmak ve geleneksel lezzetlerin devamlılığını sağlamak. Bunların dışında, köydeki bir dükkanın tabelasında ağzında zeytin dalı taşıyan bir salyangoz görürseniz, bu dükkanın tamamiyle katıksız ürünler sattığından emin olabilirsiniz!

Ferdilli Gourmet Slow Food, Yeniköy

Yeniköy mekanları denince artık Ferdilli Gourmet Slow Food da aklımıza gelmeli diye düşünüyorum. Neden mi? Çünkü burası İstanbul’da gurme slow food ürünleriyle hazırlanan, %80’i organik yiyecekler sunuyor. İster kahvaltı, ister öğle yemeği için burayı tercih edebilir; muhteşem bir Boğaz manzarası ve arkadan çalan piyano eşliğinde sağlıklı bir öğün yiyebilirsiniz. Buradaki ürünlerden istediklerinizi satın alıp evinize götürmeniz de mümkün. Kendi üretimleri olan ürünler arasında; Gemlik Gedelek Turşusu, Sarı Çiçek Yayla Balı (Sivas), Dikensiz Kuşburnu Marmelatı, Haşhaşlı Peynir var. Buraya yolunuz düşerse, Organik Sütlaç’larını da denemeyi unutmayın derim.

Instagram

Cittaslow

 

View this post on Instagram

 

A post shared by Özgül Erol (@ozgulerol) on

Slow Food Hareketi’nin yakından ilişkili olduğu bir akım daha var: Cittaslow. 1999 yılında İtalya’da başlamış olan ve “Sakin Şehirler” anlamına gelen Cittaslow’u Slow Food’un insanların yaşam tarzına olan uyarlaması olarak düşünebilirsiniz. Hızlı yaşam tarzının kentleri sürdürülemez bir hale sürüklemesi ve kendi kendilerine yetememelerine neden olmasından yola çıkarak, hızlı ve bilinçsiz tüketime karşı yavaş ve bilinçli bir yaşam tarzını savunuyor. Başka bir tanımla Cittaslow, tüketim odaklı değil de, doğa ve insanlarla gerçek bir iletişim içinde olmayı sağlayan yapılara sahip kentlerin toplu adı. Dünya’da 236, Türkiye’de ise 15 kent Cittaslow felsefesi içinde yer alıyor. Bu kentler; Akyaka, Eğirdir, Gökçeada, Gerze, Göynük, Halfeti, Mudurnu, Perşembe, Şavşat, Seferihisar, Taraklı, Uzundere, Vize, Yalvaç, Yenipazar.

İlginizi çekebilir: Gülfem Karcı’dan “Halfeti’den Gökçeada’ya: Cittaslow Türkiye Destinasyonları

Slow Food: Kim?

 

View this post on Instagram

 

A post shared by Gregg Segal (@greggsegal) on

Yazımın sonlarına yaklaşırken, Slow Food akımının büyük ve yaratıcı destekçilerinden biri olan, fotoğrafçı ve aynı zamanda yazar Gregg Segal’dan ve Daily Bread adlı projesinden bahsetmek istiyorum. Segal, bu projesinde her milletten çocukların bir hafta boyunca yediği yemekleri inceliyor ve tükettikleri işlenmiş gıdaları ele aldığı bölgelerin çocuklarının etrafına dizerek onları fotoğraflıyor. Segal, ev yemeklerinin fast food ile karşılaştırıldığındaki üstünlüğünü göstermeyi, işlenmiş ürünlerin çocukların vücutlarında uzun süreler, belki de ömür boyu taşıdığı izlerin altını çizmeyi hedefliyor. Bana kalırsa, ortaya çıkan kareler gerçekten çok etkileyici.

Ayaküstü atıştırmalar, hızlıca yiyip hemen işlerimize döndüğümüz anlar ve bunun gibi farkındalıktan uzak eylemlerimiz yavaş yavaş koparıyor bizi; önce kendi ruhumuzdan, sonra da hayattaki duyumsal zevklerle olan temasımızdan. Hem de bize hiç hissettirmeden! Ben artık daha bilinçli beslenmeye ve yediğim her lokmanın farkında olmaya karar verdim; umarım bu yazı sizin de yemek yerken ‘an’da kalmanın getirdiği mutluluğu hissetmenize, en azından bu yolda bir adım atmanıza vesile olur. Dilerim bir sonraki öğününüz önce ruhunuzu, sonra karnınızı doyurduğunuz bir öğün olsun, afiyet olsun!

İlginizi çekebilir: Pınar Erkan’dan “Şile Earth Market: Yemeğimiz Yavaş Olsun!”

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN