Gittiğim ülkelere birçok kere aşık olup döndüm. Şehcirlerine, insanlarına, osuna, busuna belki. Ama bu sefer gitmesine aşık oldum, orada kalmasına, yolda olmasına, yolcu olmasına. Hepsinden çok, St. Petersburg’da olmasına aşık oldum. Her sabah uyandığımda hem de. O yüzden anlatması daha bi’ güzel gelecek bu şehri. Nedendir bilmem daha bi’ uzun anlatasım var hatta. Şans mı diyelim buna artık. Siz karar verin.

St.Petersburg şehrinden, soğuğundan, güzelliklerinden, az biraz tarihinden, insanından bahsetmeden önce şöyle bir hesap kitap yapma ihtiyacı hissettim: 5 gece konaklama, şehir içi ulaşım, yeme-içme, her gece dışarı çıkıp eğlenme, dönerken aldığım birkaç hediye dahil toplam; 200$ > 354TL > 6020RUB görüldüğü gibi o kadar da uçuk bi’ miktar değil. Unutmayın konaklama dahil dedim, yeme-içme dedim, eğlenme dedim, ne duruyorsun sen de git dedim.

Soğuk memleket vesselam. Benim elim ayağım çok üşür, ben öyle kolay kolay ısınamam diyen insan için değil. Hele soğuk havaya çıkınca başım ağrır benim diyen insan için hiç değil. Ben oradayken gündüzleri ortalama sıcaklık -20 ila -23 derece arasındaydı. Bakın gündüz diyorum. Gece bu sıcaklık çok daha düşük. Gerisini siz düşünün artık. O yüzden gidilecek tarih kesinlikle Mayıs-Haziran ayları. Dostoyevski’nin de romanına isim olan ve St.Petersburg’un dünyada adını duyurduğu White Nights yani Beyaz Geceler olayı aşağı yukarı bu tarihlere denk geliyor. Hava hem mevsim normallerine daha yakın oluyor (ki yine de akşamları üzerinize bi’ şey almadan olmuyormuş) hem de hava neredeyse hiç kararmıyor. Ben görmedim ama halkından dinlediğim olay şöyle: Gece 03:00 dan 06:00’a kadar sadece bir alacakaranlık oluyor, 06:00’dan sonra hava tekrar aydınlanıyor. Yani saat 24:00’da bildiğiniz gündüz gibi. Elbette alışmayan insan için pek de güzel bir durum değil. Normalde uyuduğunuz saatlerde hava aydınlık. Bu da tabi ki uyku düzeninizi altüst ediyor. Ne olursa olsun bu tarihte gidin siz. İnsanlar o saatlerde deliler gibi eğleniyorlarmış. Bütün kış evlerine tıkılan halk kendini sokağa atıyormuş. Yaşamak lazım. Gerçi kış aylarında da farklı bir sorun var. O da havanın saat 10:00’a kadar aydınlanmıyor oluşu. Bu da kolay bi’ şey değil. Çünkü alıştığınız saatlerde aydınlık bir hava bekliyorsunuz ama nafile. Hava bildiğiniz kapkaranlık. O yüzden dışarı saat 11:00’dan erken çıkmak mantıklı değil. Bu yüzden gece çok güzel eğlenin, geç yatın ve geç kalkın. Çünkü St. Peter’e gelen bütün gezginler böyle yapıyor.

Elbette bir Venedik değil, şehrin içinden geçen kanallar olarak lakin; yine de yaz aylarında gittiğinizde sizi şehrin içinden geçen irili ufaklı gezi tekneleri karşılayacaktır. Aynen bunlar gibi. Şehri bunlarla gezmek kesinlikle daha heyecan vericidir. Buna eminim. Venedik’te bunu deneyimlemiş biri olarak buna garanti verebilirim. Hatta daha zevkli olacağına eminim; şehrin içinden geçen kanallar çok geniş ve etrafı görmeniz daha kolay olacaktır.

Dünyada Uzak Doğu’dan sonra metro ağı en gelişmiş ülke sanırım Rusya. Özellikle Moskova metrosu bu konuda büyük bir üne sahip. Aslında anlamak o kadar da zor değil; dışarıda -20 derece soğuk varken ve yollar tamamen buzluyken insanların yerin altında seyahat etmeleri çok mantıklı. Bu durum St.Peter için de geçerli. Bu şehrin de metrosu gerçekten çok gelişmiş. Günün her saati çok kalabalık. Metroya iniş sizi biraz korkutuyor yalnız. Yerin baya altında. Bu yüzden yürüyen merdivenle iniş neredeyse 3-4 dk. sürüyor.

Nasıl bir duygu olduğunu anlatmak isterdim ama ne yazık ki metrolarında fotoğraf çekmek yasak. Ciddi yaptırımları olduğu söylendi. Bu yüzden hiç bulaşmadım. Metrolarıyla çok övünüyorlar ve bunu da her fırsatta göstermeyi seviyorlar. Hakları da yok değil. Ayrıca ulaşım gerçekten de çok ucuz. Bir bilet ile (25 RUB = 1.4TL) bütün metro ağını baştan aşığı gezebilirsiniz. Eğer orada yaşayacaksanız bizdeki gibi aylık biletleri mevcut. Akbil tarzında ve onu kullanınca daha bir ucuza geliyormuş.

Biraz da tarihinden bahsetmek lazım bu şehrin. Şehir aslında tarihi özellikler bakımından oldukça zengin. Müze gezmek ve tarihi mekanlara, eserlere şahitlik etmek için tam yerindesiniz. Şehirde Rusya’nın (bence Avrupa’da da bu kadar büyüğü yoktur) en büyük müzesi Hermitage Museum bulunmakta. Müze gerçekten de çok ama çok büyük. İçinde tam 2.5 milyon eser bulunmakta. Dünyanın en eski halısından tutun, aklınıza gelebilecek en ünlü ressamların tabloları var burada. Araştırmacılar tarafından şöyle bir hesap yapılmış. Müzedeki her esere 10 sn. bile bakıp bütün müzedeki eserleri görmek isteseniz üç senenizi ayırmanız gerekir! Bu yüzden sabah erkenden gidin, hızlı adımlarla ve her eserin önünde çok fazla oyalanmadan kendinizi dışarı atın. Bu zaten size ortalama 5-6 sene yeter.

Müzeler dışında katedraller ve kiliseler şehri St.Peter. Çok ünlü ve Ruslar için büyük dini önem arzeden katedralleri mevcut. Çoğu müzeye çevrilmiş ve bu şekilde kullanılıyor. Bunlardan en ünlüsü şehrin tam merkezinde bulunan Kazansky Katedrali. Halen kilise olarak da hizmet veren mekan ihtişamlı yapısıyla kesinlikle görülmesi gereken bir yer. Giriş ücretsiz ama fotoğraf ve videoya kesinlikle izin verilmiyor. Eğer şansınız varsa bir ayine denk gelirsiniz. Bu kadar tarihi bir atmosferde bir ayine şahit olmak kesinlikle etkileyici. İnsanlar yazın önündeki çimlerde yayılmaya bayılıyor. E tabi onlar da haklı. Bütün sene karın, buzun içinde insanın içi çürür.

Tabi sadece bununla kalmıyor kiliseler. Aslında çok fazla ilginizi çekmiyorsa girmenize gerek olmayan birçok kilise var. İçlerindeki işlemeler görülmeye değer.

Elbette her şehirde olduğu gibi buranın da çok ünlü bir caddesi var; Nevsky Caddesi. Uzun ve şehrin tam ortasından geçen bir cadde. Bütün alışveriş ve eğlence mekanları bu ve paraleli olan caddeler üzerinde. Baştan başlayın gezmeye değer cinsten. Ama asıl güzel tarafı paraleli olan caddeler kanımca. Çünkü deneyebileceğiniz bir sürü yemek mekanı mevcut. Bunlar hem yöresel yemekler hem de bütün dünyayı sarıp sarmalayan Çin & Japon yemekleri.

Ruslar Uzak Doğu yemeklerine özellikle de sushi’ye hayranlar. Bu yüzden iki mağazadan birinin sushi satan bir mekan olması kaçınılmaz oluyor. Normalde şehirde yeme-içme biraz pahalı. Ama ne hikmettir Çin yemekleri diğerlerine nazaran daha ucuz. Dışarıdan bakıldığında çok lüks bir restorant gibi görünen mekanlarda tek kişi için ödeyeceğiniz menüler bu restorantlarda 150-200RUB arasından değişiyor. Ayrıca çok da lezzetli.

St.Peter’e geldiğinizde görmeden dönülmemesi gereken yapılardan birisi de; Church Of The Savior On Blood. Kaba bir çeviri ile Kanlı Kilise. Mimarisi inanılmaz güzel. İçi şu ana kadar gördüğüm birçok kilise ve katedralden daha ihtişamlı. Giriş ücretli, 150RUB=8.50TL, eğer öğrenci kartınız varsa daha ucuz tabi ki.  Geceleri de bu şekilde ışıklandırılıyor. Sabahları etrafında seyyar satıcılar var. Hemen arkasında da hediye almak için çok güzel küçük bir tezgah pazarı. Birçok tezgah var ve sıkı bi’ pazarlıkla hatıra niyetine güzel hediyeler alınabilir. En azından buradaki satıcılar ingilizce (ki bazıları türkçe de biliyor azıcıkta olsa) biliyor. Pazarlık yapmaktan çekinmeyin. Ben yaptım güzel oluyor.

Ben gelmeden önce yaptığım küçük araştırmada ve aldığım tüyolardan kesinlikle içilmesi gereken bira ve denenmesi gereken votkaların isimlerini almıştım. Kozel. Bir çek birası. Çekçe’de keçi demek zaten. Benim bildiğim üç çeşidi var. Gerçekten de lezzetli bir bira. Genellikle pub’larda draft değil de şişesi satılıyor. Çek Cumhuriyeti’ne gitmemiş bir bünyenin kesinlikle denemesi gereken bir bira.

Giderken aldığım bütün tavsiyeler haklı çıktı. Halk neredeyse hiç İngilizce bilmiyor. Allahtan bu sene metrodaki tabelalara Latin alfabesi eklenmiş. Yoksa onlar dahil her yerde Kiril alfabesi. Aslında öğrenmesi kolay. Ben üniversitede öğrenmiştim ne zaman işime yarar diyordum ki burada çıktı karşıma. Küçük bir tavsiye, eğer bu ülkeye yolculuk yapacaksanız 2-3 saatinizi Kiril alfabesini öğrenmeye ayırın. En azından uçakta giderken şöyle bir göz gezdirin. Emin olun çok faydasını göreceksiniz.

İşte böyle efendim, eksi bilmem kaç derecede ziyaret ettiğim, çokça beğendiğim St. Peter. (Bu arada yazı boyunca hep St.Peter adını kullandım çünkü hangi rusla konuşsam bu şekilde telaffuz etti bu şehrin adını.) Umarım bir gün yolunuz düşer ve siz de bu şehri yaşarsınız. Ve umarım o zaman, yaz ayları olur..

Fotoğraflar: Uğur Güçarslan

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?