Tiyatrokare, Süper İyi Günler ile sahnelere sadece bir oyun ve kaliteli oyuncular kazandırmakla kalmıyor; aynı zamanda türünün tek örneği olan müthiş bir ışık-dekor düzeni, Asperger sendromuyla ilgili farkındalık ve bu sendroma sahip bir dost da kazandırıyor.

Tiyatrokare’nin sahnelere süper sürprizi ve Nedim Saban’ın iki yıllık emeğinin sonucu Süper İyi Günler’i sadece bir oyun olarak nitelendirmek yetersiz kalır. Süper İyi Günler’i, oyunun da ötesinde, teknolojinin tüm nimetlerinden faydalanan, belki de birçoğumuzun adını bile duymadığı Asperger sendromunu masaya yatıran ve bir çocuğun dünyasının zenginliğini gözler önüne seren harika bir proje olarak tanımlayabiliriz.

Öncelikle oyunla ilgili kısa bir bilgi vermek gerekirse, Mark Haddon’un kült romanı The Curious Incident of the Dog in the Night-time, Simon Stephans tarafından sahneye uyarlanıyor. Kitap altı milyon okuyucuyla buluşuyor ve on yedi farklı ödüle layık görülüyor. Süper İyi Günler, Londra West End ve New York Broadway gibi büyük sahnelerde milyonlarca izleyiciyle buluşuyor ve en prestijli ödülleri de kulisine götürüyor. New York’tan Hong Kong’a kadar dünyanın dört bir tarafındaki sanatseverlerle eş zamanlı olarak ülkemizde de seyircilerin beğenisine sunuluyor.  

Süper İyi Günler oyununda ilk olarak Christpher Boone’la tanıştığımıza memnun oluyoruz. Dünyadaki tüm başkentleri ve 7507’ye kadar tüm asal sayıları ezbere bilen, kırmızı araba görmenin süper uğur getirdiğine inanan ve bir gün astronot olma hayaliyle yaşayan kahramanımız, komşusunun köpeğinin öldürülüşüne tanık oluyor. Sonra da çok sevdiği Sherlock Holmes’tan ilham alarak bu cinayeti çözmeye çalışıyor. Oyun ilerledikçe bizler de anne ve babasıyla, öğretmeniyle, komşularıyla tanışıyor ve Chris’in iç dünyasına doğru yolculuğa başlıyoruz. Chris’in “asal olarak” başlayan açıklamalarını, çevresindeki insanların tepkisini anlamlandırmaya çalışıyoruz. Sonunda mutlu bir sona ulaşsak da, boğazımızda bir düğüm ve bu dahi çocuğu bağrımıza basma isteğiyle salondan ayrılıyoruz.

Oyun, otizmli bir çocuğun ölen köpekle ilişkisini merkeze alıyor, sonra da elimizden turarak, ailelerinin yaşadığı sıkıntıların farkına varalım, bu insanların yerine kendimizi koyarak bir nebze de olsa anlayış gösterelim ve onları toplumdan dışlamak yerine aramıza almak konusunda da bilinçlenelim diyor. Nedim Saban’ın böyle büyük bir projeye imza atmasındaki asıl nedeni bize de sorgulatıyor: “Neden bizim de Asperger sendromlu bir arkadaşımız olmasın ki?” Christopher Boone gibi dostlarımız olursa, asıl o zaman siz görün hayatımızın zenginliğini!

Oyunun yorumlanma biçimi ve teknolojik unsurlarla bezenmiş sahne düzeni, hikayeden belki daha fazla kalbimizi kazanıyor. Tiyatro Kare, SFX tasarım, üç boyutlu animasyonlar ve 80 metrekare LED ekranlarla Türk tiyatro tarihinde bir ilki gerçekleştiriyor. Tufan Dağtekin’in müthiş görsel tasarımlarıyla sahneyi çepeçevre saran teknolojik unsurlar, kahramanımızın bulunduğu ortam kadar iç dünyasını da yansıtıyor. Oyunun daha ilk dakikasında, uzay aracına binmiş gibi Chris’in renkli ve bizden çok farklı yaşamına doğru yol alıyoruz. Hikayeyi ve böylesine bir sosyal sorumluluğu bir yana bırakın, sırf bu sahne düzenini görmek ve çevremizi saran ışıklar altında bambaşka bir düzlemde oyun izlemiş hissini yaşamak için bu oyun alkışlanır; beraberinde dekor ve ışık tasarımını üstlenen Kerem Çetinel de.

Nedim Saban’ın özenli rejisiyle, Emir Özden, Ayça Erturan, Korel Cezayirli, Didem İnselel ve Celile Toyon‘u izlemek, süper iyi bir gün geçirmekle eşdeğer. Özellikle Emir Özden, inandırıcılıkta sınırları zorlayan oyunculuğuyla izleyenlere şapka çıkartıyor. Dansçılar İbrahim Can Sayan,  Şebnem Şeviktürk, Onur Kırat, Uğur Can Arıkan, Cem Arslan,  Sevcan Aydın ve Beste Koçak da, oyunun dengesindeki mihenk taşları. Kimi zaman sahnenin arkasında, kimi zaman da en ön saflarda hikayeyi tamamlıyorlar. Sahnede izlemeye doyamayacağım Celile Toyon’un önünde bir kez daha saygıyla eğiliyor ve böyle komşulardan her mahalleye en az üç tane gerek diyoruz.

Son olarak da en büyük alkışımız tabi ki Nedim Saban’a ve onun emeğine! En hassas olduğum konu oyunun çevirisiydi, temiz bir Türkçe ve nakış gibi işlediği çeviri ustalığı, oyunu anlaşılır ve samimi kılmış. Yönetmen koltuğuna da oturarak iyi ki böyle bir projeyi gerçekleştirmiş, iyi ki biz seyircileri böyle bir tiyatro keyfinden mahrum bırakmamış.

Süper İyi Günler, sizlere süper iyi bir oyun deneyimi vadediyor. Sürükleyici bir hikaye, sizi alıp götüren oyuncular, sahne düzenini bambaşka boyuta taşıyan tasarım ve yoğun çalışmanın tek bir oyunda toplandığı bu proje, “şahsen çok beğendim, bence sen de izlemelisin”lerimden bir oldu. Oyunu seyrettikten sonra en az böyle bir emeği gerçekleştirenler kadar destekçileri Ford, Michelin ve Beko’ya da Tiyatrokare gibi teşekkür edeceksiniz. O zaman şimdiden süper iyi günler ve süper iyi seyirler!

Bilet almak için tıklayın.

İlginizi çekebilir: Eda Geven’den Dogville

Fotoğraflar için Emre Mollaoğlu’na özel teşekkürlerimle…

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN