SWANS Ekibi ile: Klasik Balenin Hip Hop'la Buluşması Üzerine
Köklü sanat dallarından klasik balenin hip hop kültürüyle harmanlanması kadar yenilikçi bir yaklaşım görmüş müydünüz? Peki ya bu bale Kuğu Gölü’yse? SWANS sayesinde 28-29 Nisan’da PARİBU Art sahnesinde görebilirsiniz! Genç Bale Tan Sağtürk Akademi’nin 57 öğrencisinin yer aldığı bu cesur Kuğu Gölü balesi yorumunun heyecan verici bir başka noktası da ödüllü baş balerin, balet ve dansçıları sahnede görecek olmamız. Ben de merakla beklediğim bu proje hakkında sanat yönetmeni Tan Sağtürk, “Rothbart” rolünde izleyeceğimiz Dünya Breaking ve Avrupa Hip Hop Şampiyonu Ceylin Han Çinkitaş ve reji & sahneye koyan Volkan Ersoy ile keyifli bir söyleşi gerçekleştirdim!

“SWANS”, klasik bir eseri yeniden sahneye koymanın çok ötesine geçen, farklı disiplinlerin aynı sahnede yeni bir dil kurduğu bir yapı sunuyor. Sizin için bu proje en temelde neyi temsil ediyor?
Ceylin Han Çinkitaş: Benim için SWANS, kendi dans dilimle farklı bir sahne yapısının içinde var olabilmek demek. Hip hop ve breaking’den gelen bir dansçı olarak, bu projede kendi alanımı koruyarak, daha geniş bir sahne yapısının içinde var olabilmek benim için çok değerli bir deneyim.
Volkan Ersoy: SWANS, klasik balenin mirasını koruyarak, farklı disiplinleri aynı yapı içinde bir araya getiren ve bugünün sahne diliyle yeniden yorumlayan bir projedir.
Tan Sağtürk: Klasik bale, yüzyılların içinden süzülerek gelen çok güçlü bir disiplin; yalnızca teknik değil, aynı zamanda bir düşünme biçimi ve bir estetik anlayış. Onu çağın dünyasıyla, ritmiyle ve izleyici algısıyla yeniden ilişkilendirmek özellikle genç neslin dikkatini ve dolayısıyla ilgisini sanat eksenine çekebilmek adına bize efektif bir bağ oluşturacağını düşünüyorum. Artık sahneye gelen izleyici, yalnızca kusursuz bir teknik değil; aynı zamanda farklı bir enerji, katman, hız ve sürpriz de arıyor. Bu yüzden bizim için önemli olan, Kuğu Gölü’nün özünü kaybetmeden onunla yeniden temas kurabilmekti.
SWANS, tam da bu noktada duruyor: köklerinden beslenen ama çağın diliyle konuşan bir üretim. Özellikle Tan Sağtürk Genç Bale Topluluğu ile bu projeyi gerçekleştirmek benim için ayrıca anlamlı. Çünkü burada yetişen genç dansçılar, artık sadece uygulayan değil; düşünen, sorgulayan ve kendi ifadesini sahneye taşıyan sanatçılar.
Benim için bu proje, yalnızca bir sahne işi değil; aynı zamanda geleceğin dans diline dair bir öneri. Özellikle yaratıcı koreograf Volkan Ersoy’un dizaynıyla oluşması detaylı, araştırmacı ve ince bir çalışmanın ortaya çıkmasını sağladı.

Klasik bale gibi köklü bir disiplini hip hop ile buluşturmak sizin için estetik bir tercih mi, yoksa günümüz dans dilinin kaçınılmaz bir evrimi mi?
Tan Sağtürk: Baş yapıtlar özüne sadık kalarak opera evlerimizde ve devlet kurumlarımızda dikkatlice çalışılıyor. Bu hassas denge zaten dikkatlice ve itinayla korunmalı. Ancak dışarıda alternatifler de üretilmeli. Bence bu artık yalnızca estetik bir tercih değil; zamanın ruhunun getirdiği bir gereklilik. Bugün dans, tek bir disiplinin sınırları içinde var olmuyor. Bedenin ifade biçimi değişiyor, müziğin ritmi dönüşüyor, izleme alışkanlıkları farklılaşıyor. Bu da sahne dilinin daha akışkan ve katmanlı bir yapıya evrilmesini kaçınılmaz kılıyor. Ancak benim için burada en hassas nokta şu: dönüşüm, köksüzleşmek anlamına gelmemeli.
Klasik bale, sadece teknik değil; aynı zamanda bir zarafet ve düşünme biçimi. Hip hop ise çağın enerjisini taşıyor.
SWANS, bu iki ayrı dünyanın kendi bütünlüğünü koruyarak aynı yapı içinde var olabildiği bir karşılaşma.
Birçok konuda disiplinleri farklı temalar birleştiğinde çocuk ve yetişkin arasında ulaşmaya çalıştığımız genç nesile bir köprü oluşturma çabası da denilebilir.
Bu projede klasik bale disiplinini korumak ve onu kırmak arasında nasıl bir denge kurdunuz? Sizin için belirleyici bir sınır var mı?
Tan Sağtürk: Ben “kırmak” kelimesini çok tercih etmiyorum. Çünkü kırdığınız şeyle bağınızı da zayıflatma riski taşırsınız. Benim için asıl mesele, disiplinin içinden yeni bir alan açabilmek. Yani klasik baleyi reddetmek değil; onun içinde zaten var olan potansiyeli, çağın diliyle yeniden görünür kılmak. Çünkü gerçek dönüşüm, geçmişi silerek değil; onu derinleştirerek mümkün olur.
Bu projede bizim için en net sınır, eserin ruhuydu. Kuğu Gölü’nün taşıdığı estetik hafıza, duygusal derinlik ve dramatik yapı korunması gereken temel bir çekirdekti. Eğer yapılan bir müdahale bu çekirdeği zayıflatıyorsa, orada durmak gerekir. Ama onu daha görünür, daha güçlü ve günümüz izleyicisine daha doğrudan temas eden bir hale getiriyorsa, o zaman bu dönüşüm anlamlıdır.
Klasik balenin disiplini, zarafeti ve teknik derinliği bu işin omurgasını oluşturdu. Ama o omurganın üzerinde, daha cesur, daha akışkan ve daha çağdaş bir ifade alanı kurmak da gerekiyordu.
Biz bu dengeyi, saygı ile cesaret arasında kurduk. Çünkü sahnede gerçekten yaşayan bir dil, ancak bu iki gücün bir araya gelmesiyle ortaya çıkar.
Genç dansçılarla çalışmak bu projede büyük bir etken. Ceylin Han Çinkitaş’la birlikte sahnede birçok uluslararası yarışmada dereceler kazanmış Nilay Tahiroğlu ve Bartucan Şimşir’i de görüyoruz. Onlarla birlikte Tan Sağtürk Genç Bale Topluluğu’nun öğrencileri de sahnede. Genç dansçılarla böyle bir üretim yapmak, klasik eğitim anlayışını sizce nasıl dönüştürüyor?
Tan Sağtürk: Genç dansçılarla çalışmak benim için her zaman yalnızca bir üretim süreci değil; aynı zamanda bir gelecek inşası. Sahnede birlikte olduğumuz her bir dansçı, bu projenin ruhunu taşıyan çok özel bir emeğin sonucu. Nilay Tahiroğlu’nun uluslararası yarışmalardaki deneyimi ve elde ettiği başarılar, sahne hakimiyetiyle birleştiğinde çok güçlü bir varlık ortaya koyuyor. Bartucan Şimşir’in teknik gücü ve artistik yapısı, Ceylin’in getirdiği farklı beden dili de bu yapının farklı katmanlarını besleyen çok değerli unsurlar. Ve elbette Tan Sağtürk Genç Bale Topluluğu… Buradaki genç dansçılar, yıllar içinde büyük bir disiplinle, sabırla ve tutkuyla yetişti. Onların sahnedeki özverisi, teknik kapasite ve birlikte üretme bilinci, bu projenin en güçlü taşıyıcılarından biri.
Bizim yaptığımız şey, genç dansçılarımızla bu iki disiplini birbirine benzetmek değil; aralarındaki farkı bilinçli bir şekilde koruyarak sahnede anlamlı bir bütün oluşturmak. Bu dengeyi de eserin ruhunu merkezde tutarak kurduk. Çünkü dansçı, ancak kendini ifade edebildiği ölçüde sahnede gerçek anlamda var olabilir. Bu projede genç dansçıların gösterdiği gelişim ve sahneye koydukları cesaret, bana geleceğe dair çok güçlü bir umut veriyor.

Dünya Breaking ve Avrupa Hip Hop şampiyonlukları sonrası sahnede böyle bir projede yer almak, kariyerinizde nasıl bir kırılma noktası oldu? Bale ve hip hop’ın teknik olarak farklı disiplinler olması, sizin dans dilinizde nasıl bir dönüşüm yarattı?
Ceylin Han Çinkitaş: Bu proje benim için önemli bir kırılma noktası oldu. Çünkü ilk kez kendi alanımın dışındaki bir sahne yapısının içinde yer aldım. Ben burada, hip hop ve breaking dilini sahneye taşıyan bir performansçı olarak varım.
Bu süreç bana kendi dans dilimi değiştirmeyi değil, onu daha bilinçli kullanmayı öğretti. Artık sadece hareket etmiyorum; sahnedeki bütünün içinde nasıl bir etki yarattığımı da düşünerek hareket ediyorum. Bu da benim için çok değerli bir gelişim oldu.
Breaking ve hip hop’tan gelen bir beden diliyle Rothbart gibi klasik bir antagonisti yorumlamak… Bu karakteri sizin için ilginç kılan ne oldu?
Ceylin Han Çinkitaş: Rothbart benim için çok güçlü ve çok katmanlı bir karakter. Ama bu projede onu, kendi dans dilim olan hip hop ve breaking üzerinden kurmak benim için en heyecan verici tarafı oldu. Bu beden dili daha keskin, daha direkt ve yerle daha güçlü bir bağlantı kuran bir yapı taşıyor. Bu da Rothbart’ın sahnedeki gücünü, kontrolünü ve alan hakimiyetini çok daha fiziksel ve görünür bir şekilde ifade etmemi sağladı. Benim için burada önemli olan, karakteri klasik bir kalıp içinde yeniden üretmek değil; kendi hareket dilimle o karanlık enerjiyi sahneye taşıyabilmekti.
Rothbart bu yorumda daha sert, daha doğrudan ve daha enerjik bir varlık. Bu da karakteri benim için hem daha özgür hem de sahnede çok daha güçlü kılıyor.
Sahneye çıktığınız anda Rothbart olarak alanı ele geçirdiğiniz spesifik bir an var mı, yoksa bu güç performans boyunca yavaş yavaş mı inşa oluyor?
Ceylin Han Çinkitaş: Benim için bu güç tek bir anda ortaya çıkan bir şey değil. Sahneye çıktığım anda başlıyor ama asıl olarak performans boyunca adım adım inşa ediliyor. Her girişte, her harekette o enerjiyi biraz daha büyütüyorum. Sahnedeki alanla kurduğum ilişki giderek yoğunlaşıyor.
Finale doğru ise artık tamamen Rothbart’ın enerjisiyle hareket ediyorum. O noktada kontrol tamamen karakterde oluyor.

Kuğu Gölü gibi güçlü bir referansla çalışırken neyi korumaya özellikle dikkat ettiniz, neyi bilinçli olarak dönüştürdünüz?
Volkan Ersoy: Klasik bale tarihinin mihenk taşlarından biri olan Kuğu Gölü’nün özüne büyük bir saygıyla yaklaştık. Eserin temelini oluşturan klasik teknik yapı ve koreografik dil, omurgasını koruyacak şekilde muhafaza edildi.
Başrol ekseninde yer alan Odette ve Odile karakterleri üzerinden kurulan “beyaz ve siyah kuğu” metaforu ise yalnızca dramatik yapı içinde değil; müzik ve koreografi dilinde de daha görünür ve hissedilir hale getirildi. Rothbart karakterine yaklaşımımız ise bilinçli bir kırılma noktası oluşturuyor. Klasik yorumun aksine, bu karakteri hem hareket dili hem de müzikal yapı içerisinde daha stilize ve çağdaş bir formda ele aldık. Böylece eserin içindeki karşıtlıkları daha keskin ve güncel bir anlatım diliyle yansıtmayı hedefledik.
En önemli çıkış noktamız ise Pyotr Ilyich Tchaikovsky’nin büyüleyici müziğinin, elektronik altyapılarla yeniden yorumlanarak farklı bir evrene taşınma fikri oldu.
Bu proje klasik kalıpları yıkarak çağdaş ve sürprizli katmanlarla birlikte çalışıyor. Sizin için sahnede denge nasıl kuruldu?
Volkan Ersoy: Eserin dramatik yapısı zaten doğası gereği güçlü bir karşıtlık barındırıyor: Odette’in Rothbart tarafından esaret altına alınması ve Prens Siegfried’in onu kurtarma çabası, bize baştan sona bir “denge dramaturjisi” sunuyor. Biz bu dengeyi sahnede kurarken klasik balenin zarafetini ve estetik dilini korumayı öncelik olarak belirledik. Ancak özellikle Rothbart karakteri üzerinden, eserin alışılmış kalıplarını kırarak daha çağdaş ve sürprizli bir anlatım alanı açtık.
Dünya genelinde bu eser farklı koreografik yaklaşımlarla defalarca yorumlandı; tamamen modern ya da hibrit versiyonlarıyla sahnelendi. Bizim yorumumuzda ise iki farklı gücü bir araya getiriyoruz:
Genç bale topluluğumuzun güçlü teknik altyapısını hip-hop ve street dance diliyle görünür kılarken, ödüllü misafir sanatçılarımız aracılığıyla klasik yapının dengeleyici unsurlarını sahnede sağlamlaştırıyoruz. Böylece iki farklı dünyanın çatışması değil, kontrollü bir birlikteliği ortaya çıkıyor.
Neo-klasik bale estetiği ve hip hop’ın dinamizmini aynı sahnede bir araya getirirken sizin açınızdan en hassas denge noktası neydi?
Volkan Ersoy: Aslında bu süreç benim için beklenenden daha organik ilerledi. Çünkü müzik zaten size yönü ve ritmi veriyor.
Neo-klasik bale estetiği ile hip-hop’un dinamizmini bir araya getirirken en kritik nokta; bu iki dili birbirine “eklemek” değil, aynı dramaturjik bütünlük içinde eritmekti. Bu proje yalnızca bir bale yorumu değil, aynı zamanda güçlü bir görsel deneyim. Işık tasarımı ve video mapping kullanımıyla sahnede çok katmanlı bir atmosfer yaratıyoruz.
Orijinal Kuğu Gölü yaklaşık dört perde ve üç buçuk saatlik bir yapıya sahip; klasik ve geniş bir anlatım formu sunar. SWANS ise bu yapıyı yeniden ele alarak, daha yoğun, daha dinamik ve çağdaş bir anlatım dili kuruyor. En hassas denge noktası; seyirciyi yormadan, ritmi düşürmeden ve sahnedeki sanatçıların teknik kapasitelerini maksimum düzeyde ortaya koyarak bu iki farklı formu eşit ağırlıkta sahneye taşıyabilmekti.
Bizim için asıl mesele, bu dönüşümü “gösteriş” değil, anlam üreten bir sahne dili haline getirmekti.

Türkiye’de sahne sanatlarında risk alma konusu gelişmekte olsa da bazen sınırlı kalabiliyor. Bu projeyi bir “milestone” olarak görüyor musunuz? Türkiye’de sahne sanatlarında disiplinler arası işler için yeni bir özgürlük yaratabilir mi?
Ceylin Han Çinkitaş: Bale yabancı olduğum bir alan değil. Küçüklüğümden beri dansın pek çok farklı alanlarında performans gösterdim. Ancak zamanla hip-hop kendimi daha iyi ifade ettiğim bir alan oldu. Bence bu tür projeler arttıkça sahne dili de doğal olarak değişiyor. Seyirci farklı şeyler görmeye alıştıkça, biz dansçılar için de daha özgür ve farklı ifade alanları oluşuyor. Bu da üretim açısından çok heyecan verici bir süreç.
Volkan Ersoy: Ben bu tür işleri tanımlarken “milestone” gibi kavramlardan çok, yarattığı etkiye bakmayı tercih ederim. Ama şunu söyleyebilirim: risk almadan yeni bir dil kurmak mümkün değil. Eğer bu proje, yeni üretimlere ilham verirse, o zaman gerçek karşılığını bulmuş olur.
Tan Sağtürk: Sanatta gerçek ilerleme, konfor alanının dışına çıkma cesaretiyle başlar.
Türkiye’de sahne sanatları çok güçlü bir birikime sahip; köklü bir eğitim, ciddi bir teknik altyapı ve önemli bir sahne kültürü var. Ancak bu birikimin, kendini tekrar eden bir yapı içinde kalmadan, yeni ifade alanlarıyla temas etmesi gerekiyor. Disiplinler arası çalışmalar tam da bu noktada çok değerli. Çünkü farklı diller bir araya geldiğinde yalnızca estetik çeşitlilik değil, aynı zamanda düşünsel bir genişleme de ortaya çıkar.
Ben bu projeyi bir “milestone” olarak tanımlamaktan çok, bir kapı aralığı olarak görüyorum. Eğer SWANS, genç bir dansçının ya da bir koreografın zihninde “ben de farklı bir dil kurabilirim” fikrini uyandırabiliyorsa, o zaman gerçek anlamda bir karşılık bulmuş demektir.
Çünkü sanat, çoğu zaman büyük kırılmalarla değil; bu tür cesur ve samimi adımlarla ilerler.
Bu yaratıcı işin ardından izleyicilerin nasıl bir hisle salondan ayrılmasını dilersiniz?
Ceylin Han Çinkitaş: Enerjiyle dolu ve şaşırmış…
Ve izlediği şeyin etkisini biraz daha içinde taşıyarak.
Volkan Ersoy: Tanıdık bir hikâyeyi, daha önce hiç görmedikleri bir biçimde deneyimlemiş olarak.
Benim için önemli olan, izleyicinin sahnede kurulan bu yapının içinde farklı katmanları fark edebilmesi. Tanıdığı bir eseri izlerken, alışık olduğu anlatımın dışına çıkan bir ritimle, farklı bir sahne diliyle karşılaşması…
Eğer seyirci, bu yeni yorumun içinde dolaşırken hem tanıdık hem de beklenmedik olanı aynı anda deneyimliyorsa ve sahnedeki bu yapı ona başka bir okuma alanı açıyorsa, o zaman kurduğumuz denge doğru yere ulaşmış demektir.
Tan Sağtürk: Ben izleyicinin salondan sadece “beğenmiş” olarak değil, gerçekten etkilenmiş olarak ayrılmasını isterim. Sahnede kurulan o dünyanın, perde kapandıktan sonra da izleyicinin içinde yaşamaya devam etmesi… Belki bir sahnenin, bir duygunun ya da bir anın zihninde yeniden canlanması bizim için çok kıymetli. Çünkü sanatın asıl gücü, sahnede başlayıp izleyiciyle birlikte sürmesidir.
Eğer izleyici, tanıdığını düşündüğü bir hikâyeye yeniden bakma ihtiyacı hissediyorsa; eğer gördüğü, onun algısında küçük de olsa bir yer değiştiriyorsa, o zaman gerçek bir temas kurulmuş demektir.
Benim için en anlamlı olan, izleyicinin salondan sadece bir gösteri izlemiş olarak değil; çağın algısı içinde kendine yeni bir yer açarak, içinde bir iz taşıyarak çıkması. Çünkü o iz, sanatın gerçek devamıdır.
Kapak Fotoğrafı: SWANS
İlginizi çekebilir: Enes Kudu’dan Shruti Merchant ve Ninad Samaddar ile: “Taj Express” Müzikali Üzerine

Simay Yaz






Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!