Talha Çelik ile: Tırpan ve Bağımsız Müzik Üzerine
Tırpan, yalnızca plak, CD ya da kasetlerin yer aldığı bir dükkan değil; bağımsız müziğin etrafında şekillenen bir temas, dayanışma ve üretim alanı. DIY yaklaşımını merkezine alan bu yapı, hem bir label olarak üretime alan açıyor hem de farklı insanları aynı frekansta buluşturan fiziksel bir zemin kuruyor. Talha Çelik ile Tırpan’ın ortaya çıkışını, bağımsız sahnedeki karşılığını, 1912’nin müzikal hattını ve prodüktörlük anlayışını konuştuk.
Tırpan dükkanını açmak ilk ne zaman “bir hayal” olmaktan çıkıp gerçek bir plana dönüştü? O dönüşümü tetikleyen somut olay neydi?
Türkiye’de ve gittiğim her ülkede plak dükkânlarını, enstrüman satan müzik mağazalarını ve lokal konser alanlarını dolaşmak zaten uzun süredir hayatımın en doğal parçalarından biriydi. Kadıköy’de neredeyse haftada bir-iki kez farklı plakçılara uğrayıp plak toplamak, müzik üzerine sohbet etmek bir rutine dönüşmüştü. Yurt dışına çıkarken de daha gitmeden hangi plakçılar var, hangi lokal venülerde kimler çalıyor, oranın Peyote’si, Karga’sı neresidir diye araştırırım, haritalar çıkarırım. Hatta çoğu zaman benim için seyahatin en önemli kısımlarından biri de bu olur. Bir noktadan sonra bu ilişkiyi sadece “müzikle ilgili mekânları gezen” tarafta bırakmak istemedim; müzikle kurduğum bağı daha da somut bir şeye dönüştürme ihtiyacı duydum.
O sırada zaten Tırpan Records’u bir label olarak kurmuştum; hem müzisyen hem de prodüktör olarak etrafımdaki üretim ağı genişliyordu. Yani işin üretim tarafı vardı ama onun karşılığı olacak fiziksel bir mekân eksikti.“Bir gün kendi yerim olmalı” fikri hep içimdeydi ama bunu gerçek bir plana çeviren şey çok somut bir ana denk gelmesiydi: Çok sevdiğimiz bir plak dükkânında kiralık ilanı görmek. O an, yıllardır kafada dolaşan o soyut fikir bir anda netleşti. Kaçırılmayacak bir fırsat gibi hissettirdi ve o hayali ilk kez gerçekten hayata geçirmeye karar verdim.
O dönemde seni en çok iten şey neydi: bir eksiklik hissi mi, yoksa bir heyecan mı?
Aslında ikisi de. Ben genel olarak kendi başıma iş çıkarmayı seviyorum; sürekli yeni fikir ve projelerin peşinde olan biriyim. Konu müzik olunca bu daha da ciddileşiyor; çünkü müzikle kurduğum ilişki hayatımı sürdürmemi de kolaylaştırıyor. O yüzden bu alanda üretmek, bir şey inşa etmek benim için sadece bir iş değil, aynı zamanda bir motivasyon kaynağı. Bir yandan da yıllardır bağımsız müzik yapmanın, ana akımın dışında kalmanın zorluklarını birebir deneyimlemiş biriyim. Zaten DIY yaklaşımı hayatımın merkezinde olduğu için, bu zorluklara dışarıdan çözüm beklemek yerine daha gerçekçi bir şekilde kendi yöntemlerimizi oluşturmak daha anlamlı geliyor. Bu da süreci yalnızca bir mücadele alanına değil, aynı zamanda keyif aldığım bir üretim alanına da dönüştürüyor.
Türkiye’de özellikle bağımsız sahne için imkânların kısıtlı olması ve fiziksel formatlar ile dağıtım tarafındaki boşluklar da bu hissi daha da pekiştiriyor. O yüzden beni iten şey, bir yandan bu eksikliği biraz olsun doldurma isteğiydi; diğer yandan da Tırpan Records içinde şekillenen ortak tavır ve kolektif bilinçte, herkese kapıları açık olan bir ortamda birlikte üretme, dayanışma ve bir şeyleri mümkün kılma heyecanı. Yani eksiklikle başlayan bir motivasyon, zamanla kolektif bir üretim heyecanına dönüşüyor.
Bugün geriye dönüp baktığında Tırpan’ın asıl rolünü nasıl tarif ediyorsun? Bir label mı, yoksa bir alan mı?
Aslında bu sorunun cevabı yine ikisi de diyeceğim; hatta uzun vadede ek olarak daha farklı roller eklemek aklımda. Tırpan’ı en başından beri tek bir kimliğe sıkıştırmak istemedim. Çünkü hedeflediğim şey, müzikle daha doğrudan bir bağ kurabilmek ve bağımsız sahneyi DIY felsefesiyle bir şeylerin ucundan tutmak isteyen herkesi mümkün olduğunca destekleyebilecek bir yapı kurmaktı. Bu bazen bir label olarak karşılık buluyor; ana akımın dışında kalan, kendi tavrını oluşturmuş sanatçıların müziğini dijital ya da fiziksel formatlarda yayınlamak gibi. Ama bir yandan da Tırpan müzikseverlerin, müzisyenlerin ve farklı disiplinlerden sanatçıların bir araya geldiği fiziksel bir alan. Belli bir süzgeçten geçmiş seçki mantığıyla plak, CD, kaset gibi formatlara ulaşabildikleri, gelip vakit geçirdikleri, sohbet ettikleri ve hatta kendi ürettikleri işleri dinleyiciyle buluşturmak için rahatça bırakabildikleri bir yer.
Mesela Tırpan’da sadece bağımsız sahneye ait etkinlikleri kendi süzgecimizden geçirerek konsolide bir şekilde yer verdiğimiz bir köşe var. İnsanlar gelip o takvime bakıyor, fotoğrafını çekiyor, “Bu akşam ne var?” diye uğruyor. Ya da yurt dışında, örneğin Peru’dan ya da Endonezya’dan birkaç haftalığına İstanbul’a turist olarak gelmiş bir müzisyen ya da prodüktör Tırpan’a uğradığında, aynı etkinlik takvimine bakarak burada kendi çağdaşı olan ve yakın hissedeceği insanların etkinliğini görerek onlarla daha rahat bir araya gelebiliyor. Bu anlamda Tırpan bazen bir köprü gibi işliyor. Benim için en kritik nokta şu: İnsanların sadece plak bulmak için geldiği bir yer değil; zaman geçirdiği, müzik konuştuğu, birbirine bir şey önerdiği ve birlikte üretme isteğinin doğduğu herkese açık bir zemin olması. O yüzden Tırpan hem bir üretim noktası hem de bir temas alanı.
Bir label olarak “DIY yaklaşımı” diyorsun. Tırpan’ın bir buluşma alanı olmasını istiyorsun. Bu buluşmaların “yaratıcı ilişkiye” dönüştüğü anları nasıl fark ediyorsun?
Bu aslında çok net gözlemlenebiliyor. İnsanlar çoğu zaman sadece plak, cd, kaset ya da kitap bakmak için değil; sadece müzik üzerine konuşmak ve kendileri gibi müzikle yaşayan insanlarla bir arada olmak için de geliyor; bunlar için bir randevuya, kiralamaya ya da finansal birtakım parametrelere sahip olmalarına da gerek yok. Bir yandan da herkesin uğrayabildiği demokratik bir ortam. Bugün herkesin internete kolayca erişebildiği, bir şarkıyı tek başına üretip yayınlayabildiği bir çağdayız, ama buna rağmen birlikte müzik konuşmanın, bir şeyi kolektif bir bilinçle üretmenin ya da birlikte çalmanın yarattığı hissin yerini hiçbir şey tutmuyor. O kırılma anı genelde şurada oluyor: insanlar dükkânda kalmaya başlıyor, sohbet uzuyor, bir müzik ya da tür önerisi başka bir şeye evriliyor, biri diğerine bir şey dinletiyor. Orada artık ilişki tek bir kanalda olmaktan çıkıyor. Zamanla bu temas üretime dönüşüyor.
Tırpan’da tanışıp birlikte müzik yapmaya karar veren insanlar oldu mesela ya da o gün ilk defa tanışmamıza rağmen dükkânı birlikte kapatıp Karga’ya konsere gittiğimiz çok oldu gelenlerle. Sadece müzisyenlerin değil, görsel sanatlarla uğraşanların da gelip burada tanışıp birlikte bir şey ürettiğine şahit oldum. O yüzden bu dönüşüm aslında çok organik; insanlar aynı frekansta buluştuğunda, bir süre sonra aralarında üretim kaçınılmaz oluyor.
Tırpan’a gelen insanların plakla kurduğu ilişki sana ne gösterdi? Dinleyici davranışında seni şaşırtan bir eğilim var mı?
En şaşırtan şey şu oldu: İnsanlar sandığımızdan çok daha meraklı. Türkiye’de dinleyiciye dair “yüzeysel” gibi bir önyargı var, ama doğru şeyle karşılaştığında insanların ne kadar derine inebildiğini birebir görüyorsun. Özellikle genç dinleyicilerin müzikle kurduğu ilişki beklediğimden çok daha “ritüelistik”. Sadece müzik dinlemek değil; kapağıyla, hikâyesiyle, o anı yaşayarak dinleme haliyle kurulan bir bağ var. Bu da açıkçası beni çok mutlu ediyor. Çok genç yaşta, ilgilendiği sanatçı ya da tür üzerine inanılmaz derin bilgiye sahip insanlarla karşılaşıyorum. Henüz 20’lerine bile gelmemiş ama çok bilinçli dinleyen, araştıran, takip eden bir kitle var. Bugünün dikkat dağıtıcı dünyasında, her şeye bu kadar kolay erişim varken bunu gerçekten rafine bir zevke dönüştürebilmek bence çok kıymetli. Bu da benim için umut verici bir şey. Çünkü o merak ve keşif duygusu, benim de hâlâ içimde taşıdığım şeyin devam ettiğini gösteriyor ve açıkçası onu daha da besliyor.
Bağımsız bir albümün dolaşımında bugün en çok hangi yerlerde tıkanma yaşanıyor? Tırpan bu tıkanmayı pratikte nasıl aşmaya çalışıyor?
En büyük tıkanmanın bugün hâlâ görünürlük ve dağıtımda olduğunu düşünüyorum. Dijital tarafta görünür olmak büyük ölçüde algoritmalara bağlı; fiziksel tarafta ise özellikle ana akım dışında kalan, bağımsız ve DIY yaklaşımıyla üreten sanatçılar için dağıtım ağı oldukça sınırlı. Tırpan bu durumu küçük ama etkili yöntemlerle aşmaya çalışıyor. Öncelikle fiziksel dükkân üzerinden doğrudan temas kurmak çok önemli; müziği birebir anlatabildiğin, dinletebildiğin bir alan yaratıyorsun.
Bunun yanında kürasyon var: her şeyi raflara koymak yerine, belirli bir tavır ve bütünlüğü olan bir seçki sunmak. Bu da dinleyiciyle daha güçlü bir bağ kurmayı sağlıyor. Bir diğer önemli nokta ise hikâye anlatımı. Albümü sadece bir müzik ürünü olarak değil, ait olduğu bağlamla, üretim şekliyle ve taşıdığı tavırla birlikte sunmaya çalışıyoruz. Çünkü özellikle bağımsız müzikte o hikâye, müziğin kendisi kadar belirleyici olabiliyor. Özetle, doğrudan temas, doğru kürasyon ve güçlü bir anlatı kurarak bu tıkanmayı pratikte delmeye çalışıyoruz.
Son bir yılda üç albüm yayınladın. Bu yoğunluk içinde hem kaliteyi hem de ilişkileri sürdürülebilir tutmak için nasıl bir çalışma düzeni kurdun?
Aslında gerçeği söylemek gerekirse, özellikle konu müzik olunca oldukça planlı ve disiplinliyim. Yaptığım işe hem çok büyük bir saygım var hem de hâlâ çocuksu bir sevgiyle bağlıyım. Bu da o yoğunluğu sürdürebilmemi sağlıyor. En temel şey net bir takvim oluşturmaktır. Hangi proje üzerinde çalışıyorsak, en başta hedefi belirleyip herkesin aynı yöne bakmasını sağlamaya çalışıyorum. Provalar, aranje süreci, kayıt, mix ya da şarkı yazımı… Hepsi belirli bir akış içinde ilerliyor. Bu hem zamanı verimli kullanmayı sağlıyor hem de belirsizliği ortadan kaldırıyor. Bunun yanında gerçekten yoğun ve odaklı bir çalışma var. Ama işin sadece teknik kısmı değil; ekip içindeki kimya, motivasyon ve insanların ruh hali de en az onun kadar önemli. Bir projeyi sürdürülebilir kılan şey biraz da bu denge. O yüzden iletişimde şeffaf ve net olmaya özellikle dikkat ediyorum.
Genelde güvendiğim ve aynı dili konuştuğum insanlarla çalışmayı tercih ediyorum. Bu da hem süreci hızlandırıyor hem de gereksiz sürtünmeleri azaltıyor. Bir de benim için kritik bir eşik var: “mükemmel” yerine doğru zamanda, eldeki imkânlarla yapılabilecek en iyisini yapmak. Çünkü sanatsal bir çıktı, siz “tamam” demediğiniz sürece asla bitmiyor. O noktada ne zaman bırakmak gerektiğini bilmek ve nihayetinde üretimi bir şekilde sanatsal bir çıktıya ulaştırabilmek önemli. Bu dengeyi kurabildiğimi düşünüyorum ve sürdürülebilirliğin en önemli parçalarından birinin de bu olduğuna inanıyorum.
1912 fikri ilk kez nasıl ortaya çıktı? Garage rock, post-punk ve psychedelic etkilerden söz ediyorsun ve “İçgüdüyle ilerleyen” bir grup olduğunu söylüyorsun. O ilk kıvılcım nerede, hangi koşulda çıktı?
Aslında 1912’nin çıkış noktası çok ani bir “an”dan ziyade, yıllara yayılan bir birikimin sonucu. 2003’ten beri kendi şarkılarımı yazıyorum, aranjeler yapıyorum ve kayıtlar alıyorum. Zamanla elimde ciddi bir şarkı havuzu oluştu. Daha önce farklı gruplarla da çaldım ve içimde şarkılarımı canlı ve birlikte çalınabilir, sürdürülebilir bir yapı içinde hayata geçirme isteği vardı. 1912 ismiyle üretmeye başlamamın üzerinden yaklaşık 10 seneden fazla zaman geçti.
O ilk kıvılcım aslında şu düşünceydi: şarkılarımı bir grupla birlikte çalmak, onları sahnede yaşayan bir şeye dönüştürmek. Yani mesele sadece kayıt almak değil, o müziğin bir enerjiye dönüşmesiydi. Garage rock, post-punk ve psychedelic etkiler de; hem beslendiğimiz köklerden özellikle 60’lı ve 90’lı yılların müziğinden hem de canlı ve gerçek bir ses çıkarma isteğinden ve garage ruhundan geliyor. Hepsi içimde zaten olan şeylerdi, ama bir grupla çalınca daha içgüdüsel bir dile dönüştü. O yüzden “içgüdüyle ilerleyen” diyorum; çünkü 1912 çok hesaplanmış bir proje değil, daha çok yıllardır biriken bir müzikal refleksin dışarı taşmış hali.
Bu albümle 1912’yi ilk kez tanıyan birine “grubu anlamak için” hangi parçadan başlamasını önerirsin? Neden?
“Tırpanım Körelsin İstemiyorum” ile başlamasını öneririm. Çünkü grubun karakterini iyi yansıtan parçalardan biri. Garage hissiyatı çok belirgin; özellikle verse’lerdeki surf etkisi ve vokal armonilerindeki 60’lar dokunuşlarıyla daha geniş bir müzikal referans dünyası sunuyor.
Bunun yanında punk tavrı ve sözleriyle de farklı dönemlerin etkisini kendi sesini bulmuş bir bütünlük içinde birleştirdiğini düşünüyorum. Sözlerde ise Bergman’ın Yedinci Mühür filmindeki Azrail ile yapılan ikonik satranç sahnesine gönderme yapılıyor; bu da şarkı sözleri tarafındaki yaklaşımı anlatmak için güzel bir örnek olabilir. Bir de parçanın hücum kaydıyla, yani canlı çalınarak kaydedilmiş olması önemli. Bu yüzden sadece stüdyo halini değil, grubun sahnedeki enerjisini de doğrudan yansıtıyor. Yani bu parçayı dinleyen biri, konserde nasıl bir şeyle karşılaşacağını da aşağı yukarı hissedebiliyor.
2025 Nisan’daki debut albümde A yüzünde analog masada daha sıcak, B yüzünde ise hücum kaydıyla daha ham/agresif bir yaklaşım var. Bu iki kayıt dilini seçerken hedef neydi ve bu ayrım grubun “dinamik ve çok katmanlı” yapısını dinleyiciye nasıl taşıyor?
Amaç aslında iki farklı ruh hâlini ve beslendiğimiz, sevdiğimiz farklı müzikal parametreleri aynı albüm içinde gösterebilmekti. A yüzü: daha katmanlı, daha sıcak bir kayıt yaklaşımındayken; B yüzü: daha canlı ve garage hissiyatı yüksek . Bu ayrım, aslında 1912’nin doğasını da yansıtıyor. Bir tarafı daha daha katmanlı bir tavırdayken; diğer tarafı tamamen içgüdüyle, anlık olan bitene odaklanan bir halde
Prodüktör olarak bir grupla çalışmaya başladığında süreci nasıl kuruyorsun? İlk görüşmeden itibaren nasıl ilerliyor?
Önce grubu/sanatçıyı anlamaya çalışıyorum: ne yapmak istiyorlar, neyi istemiyorlar, nerede tıkanıyorlar, güçlü ve zayıf yönleri neler. Sonra ortak bir vizyon çizmeye çalışıyorum. Referanslar belirliyoruz, yön bulmak için. Benim için en kritik mesele grubun kendi sesini keşfetmesi. Şarkıların üzerine çalışırken onları parçalarına ayırıyoruz; bazen yapılar değişiyor, bazen yeni fikirler çıkıyor, bazen de bazı parçaları tamamen geride bırakmak gerekiyor. Ardından kayıt yaklaşımını netleştiriyorum: canlı mı, katmanlı mı, yoksa hibrit mi ilerleyeceğiz… Buna göre doğru ekip, doğru stüdyo ve gerçekçi bir bütçe planı oluşturuyorum. Gereksiz lüksten kaçınırım ama işin karakterini belirleyen kritik şeylerden de ödün vermek istemem.
Kayıt sürecini mümkün olduğunca canlı ve doğal tutmaya çabalıyorum. Teknik her zaman geliştirilebilir, ama belli bir duygu yakalanmazsa işin eksik kaldığını düşünüyorum. Mix ve mastering aşamasında ise tek tek şarkılara değil, bütünün hikâyesine odaklanıyorum. Özetle benim için prodüktörlük, tek seferlik bir kayıt sürecinden ziyade sanatçı ya da grupla birlikte yürütülen uzun soluklu bir yolculuk. Disiplinli ve planlı bir şekilde, müzisyenlerin kendilerine, ayrılan zamana ve müziğe saygı duymasını bekleyerek, yine müzisyenlerin kendi seslerini bulmalarına alan açmaya çalışırım.
Kapak Fotoğrafı: Tırpan
İlginizi çekebilir: Ezgi Cenk’ten TurkodiRoma ile: Bağımsız Üretimden Bilinçaltı Popuna Dair Bir Sohbet


Ezgi Cenk 














Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!