Tekdüzeliğin Yorgunluğu: Kaçıp Gitmek İsteyen “Beyin”
Hani bazen oluyor ya… Evde oturuyorsun ya da iş yerinde ekrana bakarken bir anda aklına geliyor: “Keşke kendimi dahil her şeyi, tam da burada bırakıp gitsem.” O an valizimiz aslında yok, gidecek yerimiz belli değil, hatta gitmek kelimesi bile biraz belirsiz. Nasıl gideriz, nereye gideriz? Bir de içten içe biliyoruz ki bu his sadece şehirden, insanlardan, işten değil; bazen kendimizden de gitme isteği aslında. Peki neden “kendimiz” bazen bize ağır geliyor? Bahsedeceğim konuya en güzel örneği geçen hafta gittiğim Boğaz manzaralı bir restorantta baş garson olarak çalışan bir beyefendi verdi. Ben, “Her gün açık havadasınız ve müthiş bir manzaraya karşı çalışıyorsunuz. Vallahi kıskandım, eminim her gün kapalı bir ofiste olmaktan iyidir.” dedim. Onun ise cevabı “Hiç öyle olmuyor, bir süre sonra manzaraya da alışıyorsunuz, görmüyorsunuz bile.”

Tekdüzeliğin Yorgunluğu
Bu iki dakikalık sohbet beni hem üzdü hem de yalnız olmadığımı bilmek açısından sevindirdi, yalan söyleyemem. Sonra aklıma hedonik adaptasyon dediğimiz süreç geldi. Beyin, ne yazık ki en güzel manzaraya, en heyecanlı işe, hatta en büyük aşka bile zamanla alışıyor. İlk günlerdeki yoğun dopamin patlamaları yerini durağanlığa bırakıyor. Sonuç? Bir bakmışız ki hayat, Netflix’te hep aynı diziyi açmak ya da dönüp dolaşıp aynı kitabı okumak gibi bir hissiyat yaratmış. Bu da yaşamımızda monotonluk algısı oluşturarak daha farklı daha uyarıcı deneyimler arayışına iten bir tür içsel huzursuzluğa yol açmış. Sonra farkediyorsunuz ki meğerse sorun, ruhumuzda değil de bütün gün kafatasımızın içinde taşıdığımız beyindeymiş.
Başka havalı bir terim: Varoluşsal boşluk. Her satırın altını çizerek okuduğum Viktor Frankl’ın İnsanın Anlam Arayışı kitabında bahsettiği gibi, insan yaşamının anlamını kaybettiğinde, bir “noöjenik nevroz”a düşebiliyor. Yani yaşamda artık ne bir anlam ne bir derinlik bulabiliyorsunuz. Üstelik bu boşluk, hayatın ortasında değil, her yaşta gelebiliyor. 30’undan sonra daha sık hissedilmesinin nedeni ise ergenlikteki sınırsız olasılık algısının yerini yetişkinliğin net sınırlarının alması gibi duruyor. Artık “her şey mümkün” değil, “sadece bazı şeyler mümkün” Ve bu liste, düşündüğümüzden daha kısa olabiliyor. Bu farkındalık öyle bir vuruyor ki sanki 30+ yaş asansöründen birden zemin kata oturuyoruz. Ve, ve, ve kendilik yorgunluğu… Sürekli karar vermek, sorumluluk almak, kendimizi kontrol etmek, psikoloji bankamızdaki tüm para birimlerini tüketip bizi beş parasız bırakıyor. İrade sınırlı bir kaynak, tıpkı kaslar gibi yoruluyor. Bu yorgunluk ise bazen “ben”den uzaklaşma isteğine dönüşüp bizi tonlarca soru işaretiyle bırakıyor.

Beynin Yeni Alarmı
Beynimizi biraz daha kurcalarsak artık dilimize pelesenk ettiğimiz prefrontal korteksin, kimliğimizi koruyan, planlarımızı yapan, bizi “biz” yapan bölge olduğunu biliriz. Ancak bu bölge, beynin varsayılan mod ağı (default mode network) ile sürekli iletişim halinde. Bu ağ, geçmişi hatırlama, geleceği hayal etme ve kendimizle ilgili hikâyeler üretme işlevlerini yürütüyor. Gelin görün ki bahsettiğimiz ağ aşırı aktif olduğunda, bizi sürekli “ben” temasına döndürüp duruyor. Ünlü nöroloğumuz Marcus Raichle de diyor ki bu durum kaygıyı ve tatminsizliği arttırıp sizi tek kalemde mahvedebilir. Ne iyi haber!
Bir de sadece ödüllerle değil, yeni ve beklenmedik olanla da tetiklenen bir dopamin sistemimiz var. Tekdüze bir hayat, beynimizin uyarılma seviyesini düşürüp o meşhur “kaçma” isteğini tetikliyor. Aslında beyin kendi dilinde “beni yeni bir yere götür, farklı bir şey göster be dostum” demeye çalışıyor. Bu ara tüm kitapçıların ortadaki tezgahlarında gördüğüm bol dopamin soslu kitapların konuya aşinamızı artırdığını umuyorum.

İlişkiler, Sosyal Çevre ve Kendinden Kaçma
Kimi zaman ise gitme isteğimizin hedefi, bir şehir değil, bir çevre oluyor. Beynimiz sandığınızdan daha sosyal bir organ. Sosyal ağ teorisi bize yüksek sesle bağırıp yakın çevremizin duygularımızı, alışkanlıklarımızı, hatta sağlığımızı etkileyebildiğini söylüyor. Eğer çevre sürekli aynı hikâyeleri, aynı çatışmaları, aynı beklentileri üretiyorsa, beynimiz bunu “tekrar eden veri” olarak algılıyor. Tıpkı Spotify’ın bu yıl şu şarkıyı bin kez dinledin demesi gibi… İlk başta sevdiren o melodi, bir sonraki yıl aynı heyecanı uyandırmıyor. Ayrıca sosyal psikolojide rol yüklenmesi diye bir kavram da var. Bazen tek bir rol, mesela işte başarılı çalışan, evde düzenleyici kadın ya da her zaman neşeli arkadaş gibi kimliğimizin tamamını kaplıyor. Bu durumda, kendimizi olduğumuz yerde bırakıp gitme isteği aslında bu rolden kaçma isteğinin Türkçe çevirisi oluyor.

Takıntılar ve Bazı Hobiler
Farkettiğim bir diğer şey ise bazı yaşlarda belli bir şeye takıntılı hale gelmemiz. 20’lerimizde genelde spora saplantı, 30’larda kariyer odaklılık, 40’larımızda ise boş duvara bakma ya da bahçe işleri. Ama sonra bir bakıyoruz, o takıntı yerini yine başka bir şeye bırakmış.
Bunun da nörobilimsel bir nedeni var: Ön singulat korteks hata izleme ve esneklikle ilgili. Bir davranış ya da ilgi alanı artık yeterince ödül hissiyatı vermiyorsa singulat korteks başka işi gücü yokmuş gibi değişim sinyali üretiyor. Bu yüzden daha önce adını bile bilmediğimiz hobiler edinip ilgi alanlarımızı evrimleştirmeye çalışıyoruz.
Her yaşta mümkün ama hissi farklı: 20’lerde: Daha çok “ben kimim?” sorusu ve kimlik arayışı, 30’larda: “Ben bu muyum?” sorgusu, ilişkiler ve kariyer çatışmaları, 40 ve sonrası: Orta yaş geçişi ile miras bırakma, değer yaratma olarak kendisini gösteriyor. Bu nedenle bu hissi sadece belli bir yaşa atfedip “yaş bunalımı bu, geçer yaaa’’ demek doğru değil gibi. Beyin çalıştığı sürece rutin ile anlam arayışı arasında sürekli bir gidip gelme halinde. Peki biz ne arıyoruz? Cevap çoğu zaman beyinde dönen şu kelimelerde sanki: Canlanmak, değişmek, değiştirmek. Bunu iki günlüğüne de olsa şehir değiştirerek, saç rengimizi değiştirerek ya da yeni bir enstrüman çalarak yapıyoruz. Ama amaç hep aynı: Beynimizin hikâyesini tazelemek. Belki de kendimizden uzaklaşmak dediğimiz şey, aslında yeni bir versiyonumuzu yaratmaktır, kim bilir? Necip Fazıl ne güzel özetlemiş meğerse: “İnsandan kaçmak kolay, kendimden kaçabilsem…”
Kapak Fotoğrafı: IAAC Barcelona
İlginizi çekebilir: Dilara Melisa Yaman’dan Anlam Arayışının Döngüsü

Ezgi Şengel







Aile Tadında
aslında bu duygu çoğu zaman hayatımda karşıma çıktı biraz araştırınca yazınıza denk geldim çok güzel bir yazı olmuş ellerinize sağlıkk