14-24 Şubat tarihleri arasında düzenlenen 12. !f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali’nde bu yıl 10 günde 24 film izledim ve favori bölümüm bu yılın yenilerinden “Oyun” oldu. Bu !f’in en iyileri bana göre şöyleydi:

10. ZERRE (Yön: Erdem Tepegöz, Türkiye) – Keş!f

Geçtiğimiz Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi İlk Film ve En İyi Yönetmen ödüllerinin sahibi olan “Zerre”, Tarlabaşı’nda yıkılmak üzere olan bir apartman dairesinde annesi ve kızı ile yaşayan, karınlarını zor doyururken bir de sigortasız çalıştığı işinden atılan Zeynep’in yaşam mücadelesini anlatıyor. Başı ya da sonu olan bir hikaye yerine, kahramanının hikayesinden bir kesit sunmayı tercih eden yönetmenin sinemasının yanında başrol oyuncusu Jale Arıkan‘ın mükemmel performansı da konuşulmaya değer.

9. SAFETY NOT GUARANTEED (Yön: Colin Trevorrow, ABD) – Oyun

İkisi stajyer üç dergi çalışanı, ilginç bir gazete ilanının ardındaki adamı bulma göreviyle şehir dışına yolculuğa çıkarlar. İlanı veren kişi, zaman yolculuğuna çıkacağını ve ona eşlik edecek birini aradığını, can güvenliği garantisi veremediğini ve başvuranların yanlarında kendi silahlarını getirmeleri gerektiğini yazmıştır. Colin Trevorrow‘un ilk filmi, son zamanlarda izlediğim en sıcak ve samimi Amerikan bağımsızı. İlk film, iyi senaryo, iyi yazılmış karakterler ve düşük bir bütçe… Zaten Amerikan bağımsız sinemasını bunlardan başka ne için seviyoruz ki?

8. IRON SKY (Yön: Timo Vuorensola, Finlandiya) – Karanlık & Köşeli

Filmin en önemli artısı, kendini ciddiye almaması ve sizden yalnızca eğlenmenizi beklemesi. Film, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra uzaya giderek Ay’ın karanlık yüzünde bir koloni kuran, yıllardır ari ırkı yaratıp, kusursuz uzay gemileri geliştirip Dünya’yı işgal edecekleri günü bekleyen uzay Nazileri ve yeni-Führer’le donatılmış bir alternatif evrende geçen fantastik bir komedi. Dünya düzenini ve politikasını sivri diliyle eleştiren ve zekice detaylarla dolu filmin efektleri ve prodüksiyon tasarımı da oldukça başarılı.

7. CELESTE & JESSE FOREVER (Yön: Lee Toland Krieger, ABD) – Galalar

Film sevimli bir Amerikan bağımsızı ve sıradan bir Hollywood romantik komedisi olmak arasındaki ince çizginin üzerinde duruyor. 6 yıldır evli olan trend analisti Celeste ve grafik tasarımcı Jesse, boşanmış olmalarına rağmen aynı çatı altında yaşamaya, sürekli birlikte vakit geçirmeye ve hiçbir şey olmamış gibi davranmaya devam ediyorlar. Fakat farklı insanlarla çıkmaya başladıklarında bu durumun mümkün olup olmadığını sorgulamaya başlıyolar ve karşımıza ne romantikliği ne de komediyi abartan bir film çıkıyor. Filmin bonusu Ari Graynor‘ın başrol oyuncuları Rashida Jones ve Andy Samberg‘den rol çaldığı, eğlenceli açılış sahnesi.

6. THE QUEEN OF VERSAILLES (Yön: Lauren Greenfield, ABD) – Sev & Değiştir

Hepimizin tanık olduğu 2008 ekonomik krizini oldukça içeriden anlatan bir belgesel “The Queen of Versailles”. Aslında ABD’nin en büyük evini, Versailles Sarayı’nın bir kopyasını Orlando’da inşa ettirmekte olan devremülk kralı, milyarder Siegeller ve tamamlandığında 8500 metrekareye yakın bir büyüklüğe sahip olacak olan yeni evleri ile ilgili bir belgesel olacakken, çekimler sırasında krizin çıkması ile bambaşka bir boyut kazanan bir belgesel… Zengin insanların hayatını, zenginliğin akılalmaz boyutlarını, krizin kaynağını ve olası çözümlerini, zenginlerin krizden nasıl etkilendiğini ve “ne kadar zengin olunabilir ki?” sorusunun cevabını bulabiliyorsunuz filmde.

5. SEVEN PSYCHOPATHS (Yön: Martin McDonagh, İngiltere) – Galalar

2008′de ilk filmi “In Bruges” ile gönülleri fetheden Martin McDonagh, ikinci filminde Tarantino’nun izinden gitmiş. Tarantinovari bir diyalog eşliğindeki açılış sahnesi ile başlayna “Seven Psychopaths”, merkezine yeni bir film yazmaya çalışan senarist Marty’i alıyor ve yazmaya çalıştığı filmde (ve hayatında) yer alacak (alan) psikopatlarla tanıştırıyor. Yönetmenlik açısından “In Bruges” kadar olamasa da muhteşem senaryosu ve Colin Farrell‘den Woody Harrelson‘a Tom Waits‘ten Christopher Walken‘a ünlü isimlerle dolu oyuncu kadrosu ile öne çıkıyor film.

4. JOSHUA TREE, 1951: A PORTRAIT OF JAMES DEAN (Yön: Matthew Mishory, ABD) – Gökkuşağı Filmleri

Ardında yalnızca 3 film bırakıp 24 yaşında ölen, fakat şöhreti günümüze kadar gelen efsanelerden James Dean’in 1950′lerin başındaki yıldız olma yolculuğunu izliyoruz filmde. İlk filmini çeken Matthew Mishory‘nin estetik duygusu, filmi baştan sona büyüleyici hale getiriyor. 2009′da Tom Ford’un ilk filmi “A Single Man”de izlediğimiz o baştan çıkarıcı renklerin yerini siyah-beyaz bir film alsa da, film aynı derecede gizemli, büyülü ve seksi. Her detayıyla… Dönemi, James Dean’i, Hollywood dünyasını, yaşamın zorluklarını, anı yaşamanın tadını anlatan filmin “Küçük Prens”ten yaptığı alıntılar ve eseri benimseyiş şekli bile onu daha güzel kılmaya yetmiş bence. Y

3. ANTIVIRAL (Yön: Brandon Cronenberg, Kanada) – Oyun

Filmin yönetmeni, David Cronenberg’in -filmi izledikten sonra en az babası kadar yetenekli bir yönetmen olduğunu anladığım- oğlu Brandon Cronenberg. Yakın gelecekte geçen filmde, ünlülerin hastalıklarını pazarlayan ve virüslerini satan bir klinik ve bu kliniğin teknisyeni Syd var. Yönetmenin gözlem gücü, kan kırmızı ve steril beyaz arasında yarattığı estetik tezat, biyoteknolojinin popüler kültür ile birleştiğinde neler olabileceğinin kötümser bir öngörüsü… Tüm bunlar minimalist bir bilimkurguda bir araya gelince gerçekçi ve korkutucu bir film çıkmış ortaya.

2. SPRING BREAKERS (Yön: Harmony Korine, ABD) – Galalar

Film, merkezine bahar tatilinde Florida’ya gidebilmek için gereken parayı bulmak için hırsızlık yapan, özgürlüklerini ve tatillerini elde ettikten hemen sonra da kendilerini alkol ve uyuşturucu dolu bir partinin ardından hapiste bulan dört genç kızı alıyor. Onları hapisten kurtaran uyulturucu satıcısının hayatlarına girmesiyle birkaç günlük tatilleri ‘özgürlük’ kavramının sınırlarını zorladıkları bir hayat deneyimine dönüşüyor. Daha önce hiçbir filmini izlemediğim Harmony Korine Y-kuşağını çok iyi analiz etmiş: Ne istediğini bilmemek, istediğini sandıklarıyla karşılaştığında korkmak/kaçmak, sürekli ‘özgür olmak’ isteyip kendisini hapsedenin ne olduğunun farkında bile olmamak, şiddet içerikli video/bilgisayar oyunlarının şiddeti normalleştirmesi, eğlenmenin alkol/uyuşturucu demek olması, soyunarak kendini ifade ettiğini sanmak… Bir de James Franco‘nun muhteşem ve şaşırtıcı performansı var tabii…

1. THE IMPOSTER (Yön: Bart Layton, İngiltere) – Oyun

Teksaslı aile, 13 yaşındaki sarışın-mavi gözlü oğulları Nicholas Barclay ortadan kaybolduktan üç yıl sonra İspanya’dan bir telefon alıyorlar: Nicholas bulundu! Heyecanla İspanya’ya uçan abla, ardından Madrid’in Amerikan konsolosu, ardından Barclay ailesinin tamamı, ardından Amerikan medyası ve son olarak FBI yetkilileri, kimliksiz ve Nicholas olduğunu söyleyen bu çocuğun Nicholas olduğuna inanıyor, durumu onaylıyorlar. Karşılarındakinin kahverengi gözlü, esmer tenli, Fransız aksanlı, 23 yaşındaki bir adam olması onları uzunca bir süre şüphelendirmiyor bile. “Yok artık!” dediyseniz, çok şaşırtacak, sinirden güldüren bir belgesel bekliyor sizi. Her an ağzınızı daha da açık bırakan gerçekler ve her an farklı bir açıdan bakmanıza neden olan şüphe ve iddialarla izletiyor kendini. Sürükleyici ve hayrete düşürücü, çok çok iyi bir belgesel.

Emre Eminoğlu

Magger, Kültür ve Sanat Blogger'ı
SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

  1. Bir solukta okudum:) Özellikle Imposter’ı acayip merak ettim! Bir de, diğer 10’da anlatacakmısın bilmiyorum ama “Laurence Anyways” ve “Everyday” filmlerini de bir o kadar merakla bekliyorum.
    The Sessions ve Rust&Bone’u da izlemelisin vizyona girince, şiddetle öneriyorum:)

MAGGER NEWSLETTER'A ÜYE OLUN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?