Toskana'da Araba Yolculuğu: Selvilerin Arasından Keşif
İtalya’da havalar ısınıyor; vakit Toskana’yı gösteriyor. Ben de size bir araba yolculuğumu anlatmak istiyorum: Mevsim sonbahardı ve tek yön Roma gidiş biletimiz vardı. Başka başka düşüncelerden, planlardan evirip Ekim ayına yakışanı yapmak adına rotayı Toscana’ya oluşturduk. Okuyup inceledik, durum değerlendirmesi yaptık derken sonunda 6 gece 7 günlük Roma’dan başlayıp Bologna’da sonlanacak bir gezi planı hazırladık.
Roma’ya daha önce 5 kez gittiğimden bu gezide yer almadı, zira yer alsaydı da gitmek istediğimiz diğer destinasyonlara vakit olmazdı. Gitmeden evvel gitmeye hevesli olduğumuz yerleri “Pitigliano, Cascate del Mulino (Hot Spring), Cortona, Montepulciano, Pienza, San Gimignano, Siena, Floransa ve son durak Bologna” olarak işaretledik ancak rotamızı değiştireceği için “Pitigliano, Cascate del Mulino (Hot Spring)”nun işaretlerini geri aldık.

Ve bir salı günü sabahtan yola çıkarak Roma’ya ulaşıp Toscana boyunca ayağımızı yerden kesecek aracımızı teslim aldık. İtalya’da tren kolay iş esasen ama bağlara bahçelere ulaşımı pek efektif kılmıyor ne yazık ki bu nedenle rota için en iyi opsiyonu araba (italyanca “macchina”) oluşturuyor. Ancak bir tavsiye: İtalya’da elektrikli araba mı? Asla! İlk görüşte “aaa bu yakışıklı da kim” diye aşk yaşadığımız Fiat 500’ümüz bizi üzdü, bizi yordu. Bilemedik, elektrikli kiralayalım iyi olur dedik ama gelip gördük ki bu iş İtalya’da çok zormuş. Tam hepimizin şarjı bitişe yaklaştı ki son anda Amerikan korku filmlerinin çekildiği bir köhnede bulduk aradığımızı.
Aracın şarjını doldurduktan sonra sıra geldi kendi şarjımıza. Önceden planlandığı gibi olmuyor her şey, öğlene varırız dediğimiz ilk durağımız Cortona’ya akşam 20:00’da anca varıp eşyalarımızı odaya atar atmaz kendimizi de gelmeden rezerve ettirdiğimiz akşam yemeği durağımıza attık; “Il Falconiere”. Güzeldi, çok güzeldi. Tadım menüsü işine girsek mi girmesek mi diye düşünüp ikişer çeşit yemek ve ortaya tatlı ile deneyimlemeye karar verdik. Zira yerinde bir karar olduğunu, gelen envai çeşit ekmekleri zeytinyağına banmaktan ana yemeği zar zor bitirdiğimizde anladık. Restoranın bulunduğu yer aynı zamanda “Baracchi Winery” bağlarına da ev sahipliği yaptığından günlük tercihlerimiz yemek öncesi “Baracchi-Spumante Brut Metodo Classico Millesimato” ve yemek sırasında “Baracchi-Astore Bianco”dan yana oldu.
Ve önceki akşam hunharca yiyen biz değilmişcesine, ev sahibemizin bıraktığı turtaları ve mideye indirirken ikinci gün başladı. Evimiz (“La Terazza di Paola”) de, bize ait terastaki manzaramız da o kadar güzeldi ki sıcak kahve eşliğinde geçirdiğimiz sabah saatleri bir önceki günün tüm yorgunluğunu ve negatifliğini unutturdu.
Bir önceki günde meydana gelen sapmalarla gidemediğimiz “Cortona” yı mecburen ikinci günümüze planladık. Evden saat 10:00 civarı çıkarak arabayla 10 dk mesafedeki ilk durağımıza -sarı ve sıcak dar sokakları, boyalı ve taşlı binaları, yeşil panjurları ile peş peşe göreceğimiz güzel, sakin, huzurlu Toscana kasabalarının rotamızdaki ilkine- yol aldık. Sokaklardaki ve sokakların açıldığı küçük meydandaki tasarım dükkanları oldukça cezbediciydi ve cezbetti. Henüz saat erken olduğundan “aperativo” ları pas geçerek kilisenin yanında denk geldiğimiz “La Storia Della Vita” (sanatçılar: Luigi e Kate Agnelli) adlı hayatın hikâyesini içsellikle ve içtenlikle sunan güzel bir resim sergisine girip çıkıp Cortona turumuzu tamamladık.
Cortona çıkışında Cortona’ya yarım saat kadar mesafede yer alan, mecburi şarj için uğradığımız ve şarj sırasında kıyısındaki “Bar del Sole”de yemek yediğimiz bir de göl ziyaretimiz oldu: Lago Trasimeno. Yemekler güzel ve fiyatlar uygundu ancak bizim gibi bu civarlarda özellikle bulunulmadığı sürece uğranmasına çok gerek yok gibi bir yerdi.
Araba yeniden yol katedebilir duruma geldikten sonra Cortona’dan biraz büyükçe, benzer renk paletinde ikinci sarı kasabamız “Montepulciano”ya ulaştık. Büyükçe olmasının sağladığı çeşitlilikle çokça şarap, makarna, trüf, peynir dükkanı alternatifi sunmaktaydı; bununla birlikte daha çok hareketi ve kalabalığı da. Tadına bakmadan yükselten lezzetlerle biz de alışverişe koyulup o günkü akşam yemeğini konaklayacağımız yerde yemeye karar verdik. Floransa’ya kadar pek çok yerde şubesi olan “La Bottega Del Tartufo” adlı çekici trüflü ürünler dükkanının Montepulciano şubesinden, hem o günkü akşam yemeğimiz hem de İstanbul için ganimetlerimizi edindik. Bir de olmazsa olmaz Toscana şarabımızı. Bir takım tadımlardan sonra günün seçimi “Salcheto-Nobile 2020” oldu.
Sarıdan pembeye döneyazan renkleriyle o günün son durağı ve üç lokasyon arasındaki en büyüğü “Pienza”dı. Bir klasik ana meydan ve etrafında görece daha geniş sokakları “Val d’Orcia”ya açılan manzarasıyla ve yine kendine çeken şarap, makarna, peynir, trüf dörtgeniyle çevrili; tarihe dokunan ve dokunduran Pienza. Ve gün boyu yer aldığımız sarı-pembe tarih sahnesindeki akşamımız, nefes alan ve bize veren sarı-yeşil çiftliğimiz “Poggio Becchi”de peri masalı şeklide son buldu.
Adım adım sonraki günlerde vakit geçireceğimiz ve akşamına kalacağımız Floransa’ya doğru ilerlerken üçüncü günün ilk durağı “Siena”ya, sarılardan geçerek pembe-kırmızı şehre vardık. Ölçeklerin büyümesinin yanısıra renk paletindeki değişim ve yuvarlak hatlardan daha keskin, daha dörtgen yüksek çizgilere geçişler şehrin karakteristiğini belli etti. Sarının enerjisinden pembe-kızılın softluğuna geçiş etkisinden midir yağmurun eşlik ettiği atmosferden midir bilmem ama Siena öncekilere kıyasla daha durgun karşıladı. Enerjisi daha durağan, daha ağır başlıydı. Ama taşlı sokaklarının taşlı duvarlarla sonlanacağını düşündürdüğü anda birden karşımıza çıkan meydanıyla bir o kadar da sürprizlerle dolu; kendini saklayan, sakınan bir şehir. Şehirdeki atmosferin eşlikçisi “Fonterutoli-Chianti Classico_2019”du.
Her ne kadar önceden planlasak da “San Gimignano” için vaktimiz olmadı. Vaktimizce gezdiğimiz yerlerdeki hissettiğimiz ana tema ise -şehirlerin rengi ve yapısından bağımsız- geçmişte yaşananların hala yaşatıldığı, tadılanların bugün de aynı tatla ağızlarda yer aldığı oldu. Tek kelimeyle ve tek bir fotoğrafla özetleyecek olursam; ilk duyduğumda fonetiği “piremses” gibi gelen, bu gezi de kelime dağarcığıma kattığım “palimpsest”.

Toscana’nın teması; dokularda hissedilenin hayatlara yansıması, yaşamın içi içe bütün olması. Doğada şekillenip insandan ve insan yapısından çıkıp yeniden canlıda hayat bulması.
Bu topraklardaki huzuru hissettiren bu doğallık, doğada kendiliğinden şekillenmişlikti. Doğayı zorlamadan ve olana zorbaca davranmadan yumuşacık geçişle insan yapılarının hayata entegre edilmesiydi. Nesiller boyu süre gelen kültürü yıkmadan ama üzerine de ekleyerek, çatışmadan ve inkardan uzak, sevgiyle kabullenerek geliştirmekti. Bu topraklardayken yağmurun sesi tadını çıkar diyordu; telaşlanma, dur ve dinle, anda kal. Her şey olması gerektiği gibi, olması gerektiği zamandaydı. Her yer toprak tonlarında sımsıcak göz kırparken, kahve kokusu burnumuzda, şarap aroması damağımızda, sessizliğin huzurunda yalnız doğa seslerinin melodisi duyuluyordu.
Siena sonrası Prato öncesi günün son uğranan yeri “Antinori nel Chianti Classico” oldu. Antinori’nin binası, yapının üstünde yer alan asma bağları ile çevreyle bütünleşirken uzaktan hissettirdiği kaybolmuşluğu ve sessizliği içine girildiğinde görkemiyle bozuyor. Hem yapısal hem sanatsal zevklere hitap eden binasını bolca fotoğrafladıktan sonra tadımlarımızı yaptık ve valizimizin sınırlarını da gözeterek bir şişe “Antinori-Grappa Tignanello” ile ayrıldık.
Büyük şehir turlarımız başlamadan, üçüncü gün konaklamamız Floransa’nın Prato bölgesinde yine yeşillikler içindeki sessiz sakin “Villa Rucellai”de oldu. Mevsimdeki havanın soğukluğu bir nebze olsun otele de yansımıştı sanki, güzel ve sıcak havalarda otelin daha cazibeli hale geleceğine kanaat getirip yanımıza aldığımız “Piccini-Brunello Di Montepulciano_2018” ile soğukluğu es geçip atmosferin tadına vardık.
Sonraki iki günümüz “Floransa”da, merkeze tramvayla oldukça yakın bir bölgede; son günümüz ise “Bologna” şehir merkezinde geçti. Floransa için yükseldiğimiz “Brunelleschi Dome”un ne gitmeden kitabını (Brunelleschi’nin Kubbesi-Ross King) bulabildik ne de gittiğimizde giriş biletini. Kitap basımdan kalkmıştı ama bileti önceden almamak bizim ihmalkarlığımız oldu. Yediğimiz içtiğimiz bizim oldu; modern sanatın Amerikalı temsilcisi “Helen Frankenthaler” sergisini görüp en sevdiğimiz şeylerden olan kitapçıları gezerek ruhumuzu da besledik.
Güzel Bologna’da keyifle yürünen sokaklara “MAMbo-Museo d’Arte Moderna di Bologna” da yine keyif vererek eşlik etti. Roma ve Floransa’daki çok kezlerimden sonra Bologna’da ilk kez bulundum; görece daha lokal, koşturmacası az, genç ve dinamik nüfuslu olması ve kendi dilinden konuşması ile beğendim seni kuleli şehir.
Floransa ve Bologna’daki turist gezisi klasiklerine bu yazı içinde girip büyüsünü bozmak ve konuyu dağıtmak istemediğimden Toscana bağları ve gittiğimiz sergiler ile sınırlı kalarak noktalamayı tercih ediyorum. Ve gün olup yaz dönünce yeniden rotada olmayı hayal ediyorum.
Kapak Fotoğrafı: Mehlika Özsoy Erkan
İlginizi çekebilir: Damla Anol Erol’dan Montaione

Mehlika Özsoy Erkan 













Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!