Duygularımı kontrol etmekten vazgeçtiğim bir dönemde, kâh ağlayarak kâh duygularımı kontrol etmek için kendime söz vererek izlediğim filmler silsilesinden (evet çelişki bariz!) sizler için üç film belirledim. Filmler sırasıyla Sırbistan, Almanya ve Fransa yapımı. Filmlerde hem ortak hem de tamamen zıt öne çıkan öğeler belirledim. Seçim sizin!

FİLM 1: Sırbistan yapımı “Kad Svane Dan/Gün Doğarken”

Yönetmen Goran Paskaljević’in senaryosunu Filip David ile birlikte yazdığı film, başrol oyuncusu Mustafa Nadarević’in yüreklere kazınan performansı ve Vlatko Stefanovski tarafından bestelenen müziği ile takdire şayan.  Hristiyan bir Sırp olan emekli müzik profesörü Mischa Brankov, yetmiş yaşına geldiğinde aslında ailesinin Yahudi olduğunu ve Nazilerden korumak amacı ile Misha iki buçuk yaşındayken onu bir Hristiyan aileye evlatlık bırakmak zorunda kaldıklarını öğrenir. Babası Isaac Weiss’ın bir gün buluşacakları umuduyla, toplama kampına gömdüğü bir kutu içerisinden çıkan bir aile fotoğrafı, bir mektup ve tamamlanmamış bir beste Mischa’nın gerçek ebeveynleri ile anılarını canlandırmasını mümkün kılabilecek mi?

Yarım kalmışlıklar ve hayal kırıklıkları gibi olumsuzlukların arasında gerçekleştiğini ruhumuzla hissedebildiğimiz hayallerin yeşerebildiğine inanmak istiyorsanız, tıpkı günümüzde olduğu gibi hafızalarımızın tazeliğini korumasına engel olanları başarısız kılmak, faşizmin her türüne inat yarım kalmışlıklarınızı hayallerimizle tamamlamak için Goran Paskaljević’in bu usta işi büyülü filmini siz de izleyin.

GALERİ

4 fotoğraf

Öne çıkanlar: İnsanlığa karşı suçlar, faşizm, yaşlılık, müzik

FİLM 2: Alman yapımı “Hannah Arendt”

Yönetmen Margarethe Von Trotta ve baş rolde Barbara Sukowa. Onları önceden tanımıyordum açıkçası. Fakat, Hannah Arendt benim için özel bir kadın. İlk olarak 2003 yılının ikinci yarısında Hukuk Fakültesi’nde okurken, o zaman Yard. Doç olan şimdi Koç Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı çok değerli Hocam Prof. Dr. Bertil Emrah Oder’in derste yaptığı bir alıntı sayesinde tanıdığım felsefe profesörü, aklımda öyle bir yer etti ki, nerede adını duyarsam onu daha fazla okumak ve tanımaya çalışmak istedim. Geçtiğimiz sezonların birisinde Devlet Tiyatroları’nda izlediğim “Aşkın Sıradanlığı” isimli oyunda da tekrar Hannah Arendt hakkında bilgilerimi tazelemem gerektiğini hissetmiştim. Şimdi ise bir Alman yapımı film ile tekrar dikkat çekiyor. Güncelliğini hiç yitirmeyen bir kadın.

New Yorker dergisi Amerika’da yaşamakta olan Prof. Arendt’ten, Hitler’in çalışanlarından birisi olan Eichman’ın Kudüs’te gerçekleşen duruşmalarını takip ederek, yargılama süreci ile ilgili yazı yazmasını sipariş eder.  New Yorker, Arendt’in yazısının büyük tepkiler toplayacağını tahmin etse de Prof. Arendt’e fazla müdahale edemez.

Prof. Arendt, kendisi de Yahudi olmasına ve bir dönem toplama kampında kalmasına rağmen, “Kötülüğün Sıradanlığı” isimli kitabında açıkladığı görüşlerini oluştururken, gördüklerine ve geçmişte yaşanan olaylara “duygularından arınmış” olarak bakabilmektedir. Kendisine milliyetçi olup olmadığı sorulduğunda, “Ben sadece arkadaşlarımı severim.” şeklinde cevap veren Prof. Arendt, Eichman’ın aslında “düşünmeden” hareket ettiğini, düşünseydi yaptıklarının böyle sonuçlanmayacağı yargısına varır. Milyonlarca insanın ölümüne neden olan bir dönemden sorumlu  bir adam var ortada ve Arendt, Yahudi olmasına rağmen tamamen bir felsefeci gözüyle, duygularından arınmış bir biçimde, olay hakkında çözümleme yapıyor. “Kötülüğü anlamaya” davet ediyor bizi. En yakınlarından gelen olumsuz tepkilere rağmen görüşünü değiştirmiyor. Bir yandan da yapılan soykırımın aslında dinlerden, milletlerden bağımsız olarak “insanlığa karşı” bir suç olduğu gerçeği dank ediyor yine ve yeniden. Düşünceleri hâlâ, özellikle Yahudilerin bir kısmı tarafından, hiç hoş karşılanmıyor. Bazı kişiler, onun düşüncelerinin bu yönde evrilmesinin altındaki temel etkinin Prof. Arendt’in gençliği döneminde âşık olduğu Nazi sempatizanı Hocası Prof. Heidegger olduğunu düşünseler de “sadece düşünerek” vardığı sonuçtan vazgeçmiyor Arendt. Bu güçlü kadını tanımaya çalışmak, onunla aynı fikri paylaşmayanlar için bence daha ilgi çekici.

GALERİ

4 fotoğraf

Öne çıkanlar: İnsanlığa karşı suçlar, faşizm, duygularından arınarak düşünebilmek, felsefe, kötülüğün sıradanlığı.

FİLM 3: Fransız yapımı “Renoir”

2012 Cannes Film Festivali’nde “Un Certain Regard” bölümünde yarışan ve Kapanış Filmi olarak gösterilen “Renoir”, yönetmen Gilles Bourdos’nun dördüncü filmi. Senaryo, ressam Renoir’ın akrabası, fotoğrafçı ve yazar Jacques Renoir tarafından yazılan bir kitap, “Le Tableau Amoureux”, esas alınarak oluşturuldu. Dolayısıyla ailenin gözünden Renoir evi, Gilles Bourdos hayalleri ile birleşip beyazperdeye yansıyor.

Film ressam Renoir (74), oğlu Jean (21) ve ressamın modeli (17) olmak üzere eve gelen Andrée üçgeninde ilerliyor. Filmin harikulâde görüntüleri ve renkleri eşliğinde evin tılsımı hâline gelen nü modelin gelecekte Fransa’nın en önemli yönetmenlerinden birisi olacak olan Jean’ı ve hâlihazırda dünyaca ünlü bir ressam olan Renoir’ı nasıl etkilediğini anlatıyor. Bunu anlatırken Oedipius karmaşasına, sanat ve savaş kavramlarına, o dönemde yaygınlaşmaya başlayan fotoğraf ve sinema sanatlarının resim sanatına etkisine de Alexandr Desplat müziği eşliğinde değiniyor.  Ressam titizliği ile oluşturulan görüntüler eşliğinde Renoir’ın resim sanatından ve döneminin modern ve güçlü kadınlarından birisi sayılabilecek Andrée’nin hayatından kesitler görebilmek için filmi izlemenizi öneririm.

GALERİ

4 fotoğraf

Öne çıkanlar: Resim, sanat kavramı, güzellik, savaş, müzik.

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

MAGGER NEWSLETTER'A ÜYE OLUN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?