Hayatımızdaki zıtlıkların olası varlığı, temellerine sığındığımız yaşamın tartışmasız en büyük eğlencesi. En son filmi The New World üzerinden tam 6 yıl geçmiş olan Terrence Malick’in yeni filmi The Tree of Life/Hayat Ağacı, saf kurgusu ile var olan dünyanın eğlencesine farklı bir açıdan yaklaşmakta.

Yağmurun verdiği gri tonun, bendeki düşünsel karşıtı genellikle film izlemek olmuştur. Zihnin kapısına kapalıdır tabelası asıp bir kaç saat bağları koparmak, en çok istediğim şeydi The Tree of Life/Hayat Ağacı filmine başlarken. Fakat o kadar net yansımaların arasına düştüm ki değil sahipsiz kalmak, tamamen hayata sarılmış bir şekilde geldim kendime. Küçük bir Texas kasabasında mikroskobik bir hikaye ile karşımıza gelen O’Brien ailesi, film boyunca Terrence Malick’in en büyük sığınağı, izleyicilerin ise basite indirgediği düşüncelerin görsel bir örneği olarak sunulmakta.

Filmin başındaki seyrek diyaloglar ve şaşırtıcı çekim dizileri, kavramsal olarak zihin bulanıklığına neden olsa da, 1950’lerde  orta sınıf bir banliyöde yaşayan Mr. ve Mrs.O’Brien’nın, ergenlik öncesi 3 çocuğundan en büyüğü olan Jack’in hayatına ve gözlerine konuk olunca, daha net bir dünyanın kapıları aralanıyor. Jack’in kucağına bırakılmış üç büyük değer, anne, baba, tanrı ve bütün bunları büyüteceği koca bir arka bahçe, filmin dönencelerini oluşturuyor. Kendine sorduğun basit bir soruyla kapadığın gözlerini, yıllar sonra bile aynı bilinmemezlikde açmanın derin izlerini, yavaş sahneler ile zihnimize işlemekte Malick. Tabi bunda en büyük katkı filmin sinematografisini hazarıyalan Emmanuel Lubezki’ye ait. Kendisi daha önce Meet Joe Black, Sleepy Hollow ve Children of Men gibi birçok filmde harika görüntülere tanık olmamızı sağlayan yetenekli bir sinematografici.

The Tree of Life/Hayat Ağacı, geleneksel çözümlemeler, derinlere gizlenmiş sorular ve tüm bunların içine yerleştirildiği doğadan, harika fotoğraf karaleri sunmakta bize. Buna en büyük katkı kuşkusuz 50’li yaşlara yaklaşan Brad Pitt’den gelmekte. Sınırları aşan oyunculuk performansı ile Malick’in en büyük yardımcısı konumunda. Bir diğer isim ise Mrs.O’Brien’ı canlandıran Jessica  Chastain. Tipik bir irlanda kadının içerisine yerleştirdiği etkileyici oyunculuğu ile harika bir performans sergilemekte. Filmin başından sonuna kadar zihninde dolandığımız Jack’e hayat veren iki isim var, Hunter McCracken ve Sean Penn. Özellikle Hunter McCracken, çocuk yaştaki bedeninde baba yansımalarını film boyunca başarılı bir performans ile sergiliyor. Kısıtlı süre ve diyaloglara rağmen Jack’in 30 yıl sonraki karmaşasında Sean Penn’in saf oyunculuğu ile karşılaşıyorsunuz. Tüm bunlar akış içerisinde yolunuzu rahatlıkla bulmanızı sağlıyor.

2011 Cannes Palme d’Or ödülüne layık görülen The Tree of Life/Hayat Ağacı, heyecandan tırnaklarınızı yediğiniz ya da arkadaşlarınızla hoşça vakit geçirebileceğiniz bir film değil. Terrence Malick, deneysel tarzda ve yavaş tempoda çekime aldığı filminde vurgularını zıtlıklar üzerinde anlatıp, bize çok farklı açılardan yaklaşıyor.

Henüz Türkiye’de vizyona girmemiş olan The Tree of Life/Hayat Ağacı, 20 Kasım’dan itibaren sinema salonlarında bizi bekliyor olacak.

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

MAGGER NEWSLETTER'A ÜYE OLUN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?