2025 benim için pek çok açıdan zor bir yıldı. Yılın yarısı, babamın yoğun bakımda olduğu günlerde hastane ile ofis arasında gidip gelerek geçti. Günler birbirine karıştı; zaman, yalnızca yetişmem gereken yerlerden ibaret hâle geldi. O günlerde iyi kitaplar okumasaydım, bu sürecin içinden bu kadar az hasarla çıkamazdım. Yalnızlığa da dayanamazdım. 

Fotoğraf: unsplash.com/@sincerelymedia

Kendimi çoğu zaman çok yalnız hisseden biriyim; dışarıdan böyle görünmese de, hayatım genellikle kalabalık olsa da. Genelde oldukça dramalı ama bir sonuca bağlamayan romantik bir gündemim vardır, çok kalabalık ve ilginç arkadaş gruplarım vardır, ailemle çok zaman geçiririm. Ama günün sonunda kendimi dev bir yalnızlık tarafından yutulup boğulmak üzere gibi bulurum. Bazen düşünüyorum: Belki de hayatımın bu kadar kalabalık olmasının sebebi tam olarak bu histir. Okumaya bu kadar tutunmam da. O de kara devlikten beni koruyan şey bu kurgular. Bana ev, ruhuma yuva. 

Buna rağmen, hiçbir zaman dilediğim kadar okuyamıyorum. 2025’te en çok düşündüğüm kitap ise tuhaf bir şekilde, yaklaşık on yıl önce okuduğum bir kitaptı: Sırça Fanus. Aslında kitaptan çok, içindeki İncir Ağacı teorisi döndü durdu zihnimde. Hayatta yapmak ve olmak istediği pek çok şeyi, bir incir ağacındaki iri mor incirler gibi karşısında görebilen; ama hiçbirinden vazgeçemediği için bir tanesini bile seçemeyen ve sonunda hepsinin çürümesini izlemek zorunda kalan bir kadının hikâyesi.

Fotoğraf: onaltivedokuz.wordpress.com

Ben de he birbirinden bağımsız, çok fazla şey yapmak isteyen biriydim; hâlâ da öyleyim. Zamanım, yan yana gelmesi pek anlamlı görünmeyen ilgi alanlarının peşinde koşturarak geçiyor ama artık bu incirlerden yalnızca küçük ısırıklar alarak doyamadığımı hissediyorum. Yaşım ilerledikçe, hiçbirinde gerçekten ilerleyecek kadar odaklanamadığımı daha net fark ediyorum. Ayaklarımın dibinde yarısı yenmiş, çürümeye başlamış incirlerle dolu ve kokularını artık bastıramıyorum.

Tam bitiremediğim bu incirlerden biri de kitap okumak. Ama aynı zamanda spor yapıyorum, dans ediyorum, tam zamanlı çalışıyorum; çoğu insanın partnerine ayırdığı zamanı ben arkadaşlarıma ayırıyorum, evcil hayvanlarım var. Hayat, hep başka bir yerden çağırıyor. Buna rağmen 80 kitapla fena kapatmamışım yılı, güzel önerilerim var.

Fotoğraf: The Telegraph

Önce, bana özellikle önerildiği için biraz sinirlendiğim bir kitapla başlamak istiyorum: “Bunu nasıl bu kadar sevdiniz?” diyerek. Eliza Clark’ın She Is Always Hungry’si. Kitabı, uzun zamandır gitmeyi hayal ettiğim Paris’teki Shakespeare and Company’den aldım. İçerisinden sadece bir tane öyküyü beğendim, onun dışında sadece ancak ”gelecek vaad eden”’ bir yazar olarak görebiliyorum. Kadınların bilim kurgu ve ‘body horror’ sahnesinde çok daha çok rol almasını dilediğim için işlerini takip ederim. Atmosfer kurmakta da başarılı ancak tüm bu güçlü zemine rağmen, metinler beni derinlemesine etkilemedi.

Övgülerini anlamakta zorlandığım bir diğer kitap ise Cleopatra and Frankenstein oldu. Yine de iyi ki okumuşum; çünkü ilk kez modern bir aşk anlatısındaki erkek karakter, kendi hayatımdaki erkeklerden bile daha kötüy­dü. Bu açıdan neredeyse rahatlatıcıydı… Karakterleri fazlasıyla karikatürize buldum. Duyguların sürekli uçlarda gezdiği, tepkilerin tutarlılıktan çok işlevsellikle belirlendiği bir anlatı vardı: “Bu karakter bunu yapmalı, o hâlde bunu yapar” mantığı. Bu yüzden metni ne doğal ne de akıcı bulabildim.  Kitabın bu kadar sevilmesinin nedeninin, pek çok okura tanıdık gelmesi olduğunu düşünüyorum. Ne yazık ki kadınlar olarak, bizi çok sevdiğini sandığımız erkeklerin bizi değersiz hissettirmesine oldukça alışığız.

Fotoğraf: Amy’s Bookshelf

Okuduğum en romantik kitap André Gorz’un Son Mektup’u. “Yakında seksen iki yaşında olacaksın. Boyun altı santim kısaldı, olsa olsa kırk beş kilosun ve hâlâ güzel, çekici, arzu uyandırıcısın. Elli sekiz yıldır birlikte yaşıyoruz ve ben seni her zamankinden çok seviyorum.” Bu satırları romantik kılan şey, sevgiliyi yücelten bir güzelleme olmaları değil. Aşkı, bir özyaşam öyküsünün içinden, birlikte yaşanmış bir hayatın içinden anlatmaları. Sevgilinin, kişinin kendiliğinde açtığı yeri, bıraktığı izi görünür kılmaları. Bir fikir adamı olarak iyisi, kötüsü ve hatalarıyla yaşanan bir hayattaki bir dostluğun kaydı. En önemlisi, sevgiliye aşkının gölgesinde bakmıyor, onu olduğu görüp kabul ediyor. Kendisinden bağımsız ama kendisine bağlı.

Kurgu dışı kategorisinde bu yıl benim için psikoloji araştırmaları en elimin gittikleriydi; ama yine de bir seçim yapmam gerektiğinde yıldızımı bir denemeye vermek istiyorum. Emilie Pine – Kendime Notlar. Hamilelikten iş yeri dinamiklerine, romantik ilişkilerden bir yetişkin olarak ebeveynlerine karşı sorumluluk almaya kadar uzanan bu metin, çok dürüst, samimi ve keyifli bir okuma sunuyor. Zaten tek seferde bitirdiğim bu kitaptan sonra ben de çok fazla yazdım. Çünkü bana, bir hikâyenin önemli olması için mutlaka sıra dışı olması gerekmediğini; kişisel deneyimlerimin, oldukları hâliyle, yeterince anlam taşıdığını yeniden hatırlattı.

Fotoğraf: penguinrandomhouse.com

Kristy Bell Dip Akıntıları ise tüm zamanların en etkilendiğim kitaplarından biri. Amerikalı bir sanat eleştirmeni olan Kristy, bir etkinlikte tanıştığı bir Almanla evlenerek Berliner oluyor. Yıllar sonra evliliklerini kurtarma ümidiyle yeni bir başlangıç diye taşındıkları son evde bir türlü çözülmeyen su akıntıları için bir ‘feng shui’ uzmanına danışmasıyla da şehrin geçmişinde bir yolculuğa çıkıyor. Bir şehircilik anlatısı olarak hayran kaldım. Bir şehrin, o şehrin insanlarının alışkanlıklarını, seçimlerini, davranışlarını ve duygularını, tümüyle karakterlerini nasıl ördüğünü ancak bu kadar temiz anlatabilirdi. Kendi öykünüzü yaşadığınız yerin öyküsünden asla koparamayacağınızın net anlatısı. Enfes, ders niteliğinde. Berlin benim dünyada en sevdiğim şehir, kendimi en güçlü en özgür hissettiğim bir kez daha anlam kazandı bu sevgim. Berlin’e gitmediyseniz ya da gitti ve sevmediyseniz uzak durun. Sevdiyseniz mümkün en yakın tarihe bir bilet daha aldırır.

Bu kategoriyi eklemesem olmaz. En çok ağladığım kitap: Akhilleus’un Şarkısı. Truva Savaşı’nın, Akhilleus’un sevgilisi Patroklos’un gözünden yeniden anlatımı. Geçen yılın belki de en kötü günlerinden birinde, tek seferde okudum bu romanı. Harry Potter’daki gibi bir görünmezlik pelerini geçirdi etrafıma ama bu kez ben etrafımı görmüyordum; dünyayla bağım tamamen koptu. Yazın ise Bozcaada yolunda Troya Müzesi’ni ara durağımız yaptık. Üzülerek itiraf ediyorum, bu kitabı okumasaydım belki merak bile etmezdim. Oysa Türkiye’de ziyaret ettiğim en etkileyici müzelerden biri oldu.

Fotoğraf: mightyape.com.au

Mimari yapısı ve düzeniyle, içinde sergilenen eserlerle böylesine uyumlu bir alan inşa edilmiş. Farklı zaman dilimlerinin farklı katlara yayıldığı müzede, bu katları (ve zamanları) birbirine bağlayan merdivenler de öykü anlatımını destekleyecek şekilde tasarlanmış. Sesli canlandırmalar, hareketli ışıklandırmalar gibi modern çözümlerden yararlanırken “antik” atmosferi korumayı da başarmışlar. Öykü anlatımı diyorum; çünkü bu müze, bu toprakların öyküsüne adanmış. Her detayıyla satır satır işlenmiş bir anlatı bu. Son katında, yani öykünün kapanışında, ait oldukları yerlerden koparılan eserlere ayrılmış bir bölüm var; bu kısım, sanat eserleri aracılığıyla kültürel hafızanın nasıl parçalandığını da görünür kılıyor. Terasına çıkıp denize uzanan yollardaki efsaneleri düşünmek, yüzyıllar boyunca savaşçıların neden bu topraklarda olduğunu sorgulamayı gereksiz kılıyor.

Öğrenmenin yalnızca kurgu dışı metinler okuyarak gerçekleşmediğini de burada bir kez daha düşündüm. Eğer siz onun size dokunmasına izin verirseniz, kurgu bambaşka görme ve düşünme biçimleri yaratabilir; meraklar uyandırır ve sizi bazen en kıymetli akademik çalışmalardan bile alamayacağınız bir bilgiye götürebilir. Kurgu size her zaman bilgiyi doğrudan vermez ama bilgiyi alma isteğini uyandırır. Bilmenin insanı nasıl zenginleştirebileceğini gösterir. Ben en büyük tutkularımı, işte tam da böyle sevdiğim kurgular sayesinde keşfettim.

Fotoğraf: Medium

Arkadaşlarım, güzel kitaplar bulma konusunda benim için her zaman müthiş kaynaklar. Arkadaş önerisi kategorisinde ilk sıraya rahatlıkla koyabileceğim kitaplardan biri The Seven Husbands of Evelyn Hugo. Nyala’nın önerisiydi. Madrid’te bir buluşmamız olacağı için gitmeden önce okumak istedim ve iyi ki öyle yapmışım. Son derece sürükleyici; okurken defalarca “keşke film olsaydı, ne görkemli bir film izlerdik” dediğim romanlardan biri oldu. Hiçbir şey bilmeden okunduğunda çok daha keyifli olduğunu düşünüyorum; o yüzden bu kitap için söyleyeceğim tek şey: sadece okuyun.

Bir diğer arkadaş önerisi ise canım Gizem Kalaç’ın favorisi olan Napoli Romanları serisi. Benim için tüm yıla yayılan bir macera oldu. Özellikle babamın yoğun bakımda en kritik olduğu günlerde, bu romanlar benim sığınağım hâline geldi. Dörtlemedeki favorim olan ikinci kitabı, babam aylar sonra biraz toparladı derken yeniden hastaneye kaldırıldığı gün, refakatçiyken tek bir günde okudum. O anda beni, buruk da olsa, gülümsetebilen tek şey; hayalimde yüzüme vuran sıcak Güney İtalya güneşi ve bu iki kızın çocukça neşesiydi. Kız arkadaşlıkla, aile ve özellikle annelikle ilgili, bir yerden uzaklaşma ve bu uzaklaşmanın kendini yeniden var etmek anlamına gelmesiyle ilgili size her duyguyu yaşatıyor seri. Bu farklı duyguları ve kadınlık hallerini tutarlı bir kurgu içerisinde doğallıkla ama güçlü bir şekilde yansıtmak konusunda bir usta Ferrante. 

Fotoğraf: Reddit

En sinirle okuduğum kitap (evet, bu kategoriyi de eklemek zorundaydım) Jenny Erpenbeck – Kairos oldu. Aynı zamanda bu roman, şehir ekseninde kurulan hikâyelerden ne kadar etkilendiğimi fark ettiğim metinlerden biri. Şehirlerle çok düşünen, bulunduğu yerin insanı neredeyse başka birine dönüştürebilecek kadar etkili olduğuna inanan biri olarak, bu dönüşümü karakterler üzerinden gösterebilen kitaplara zaafım var.

Kairos özünde bir aşk romanı; ancak gücünü, toplumsal olayların kişisel yaşamları nasıl şekillendirdiğini, bunları anlatının arka planında tutmasına rağmen çarpıcı biçimde hissettirebilmesinden alıyor. Berlin Duvarı’nın şehri ve insanları nasıl ayırdığını, yıkılışından sonra yaşanan radikal dönüşümü okuyorsunuz. Sizden tamamen bağımsız alınan kararların, hayatınızı nasıl kökten değiştirebildiğinin romanı bu. Politik bir kurgu değil; ama pek çok politik romandan çok daha güçlü bir sosyolojik sezgi sunuyor. Müthiş.

Fotoğraf: Instagram.com/iskitaplari

Karakterini en iyi anladığım kitap: Beatriz Serrano-Hoşnutsuz oldu. İspanya seyahati öncesinde, gündelik hayatı biraz daha içeriden görebilmek için modern İspanyol edebiyatından bir eser okumak istemiştim ve bu kitabı seçtim. Yeni bir ülkeye gitmeden önce mutlaka çağdaş edebiyatını okur, filmlerini izlerim. Şansıma, sancıları şaşırtıcı derecede evrensel bir metinle karşılaştım.

Madrid’de bir reklam ajansında yönetici olarak çalışan, genç, başarılı, seçimleri üzerinde söz sahibi bir kadın anlatılıyor; ama iş hayatında özünden o kadar uzak davranmak zorunda kalıyor ki bu ikilik onu derin bir depresyona sürüklüyor. Toksik iş ortamlarının insanı nasıl etkileyebildiğini çok iyi bilen biri olarak, romanı hem çok gerçekçi hem de çok zekice yazılmış buldum. Melankolik bir akışı bu kadar akıcı, hatta yer yer eğlenceli kılmak zor iştir; Serrano bunu başarmış.

Fotoğraf: Ekip Haber

Hiç beğenmeyeceğimi düşündüğüm ama çok beğendiğim kitap: Semerkant – Amin MaaloufÖmer Hayyam’ın yaşamını anlatan bu kitapta ben, çok güzel bir destanımsı anlatılsa da, anlatılandan çok anlatma biçimine vuruldum. Kitap bölümlerinde anlatım dilini tamamen değiştiriyor, bir nehir gibi; ilerledikçe nehrin yatağı değişiyor. Su aynı akıyor olsa da rengi, akışı değişiyor dolayısıyla siz orada yüzerken tüm hissiyatınız değişiyor. Damakta kalan, etkisi geçmeyen bir metin.

En sevdiğim bilim kurgu: Stepford Kadınları – Ira Levin. ​Bugün amerikan sitcomlarında bile varlığını ortaya koyma şansı olmayan ve tuhaf şekildeki sessiz kadınları anlatmak için kullanılan bir söz öbeği haline gelecek kadar toplumu etkilemiş bir roman. Yalnızca itaatkar ve güzel olması beklenen kadınların öyküsü. Kan dondurucu derecede gerçek, dehşet verici derecede vurucu. Ayrıca 1975 yapımı uyarlamasını da izlemenizi kesinlikle öneririm.

Fotoğraf: frpnet.net

Bir kategoriye koyamasam da bahsetmesem olmaz dediklerimse: En Mavi Göz – Toni Morrison,
Yıkılmış Kadın – Simone de Beauvoir ve Büyük Defter – Agota Kristof.

Her ruhun kendini gerçekleştirmesinin bir yolu olduğuna inanır, herkes için o yolu erkenden, kolayca bulmasını dilerim ki yolunu sağlam örsün, huzurla yürüsün. Ben benimkini başka bir yerde olmayı deli gibi isteyen bir çocuk olarak çok erkenden buldum ama istediğim zamanı veremiyorum ona işte. En sulu en lezzetli incirin okumak olduğunu bildiğim halde diğer incirlerden de vazgeçemediğim için onu da tam tutamıyorum. İşte diğerleriyle avuçlarıma ne kadar sıkıştırabilirsem. Bereketli bir yılınız olsun!

Kapak Fotoğrafı: frpnet.net

İlginizi çekebilir: Biblio Magger’dan Ünlülerin Kitap Kulüpleri