Nereden çıktı bu tarih? Neden kadınlar günü? Hangi 8 Mart’ta ne oldu? Anma mı, bayram mı? Ağlayalım mı, kutlayalım mı? Hepsini konuşacağız ama benim daha bu satırları yazarken bile gözümden yaşlar süzülmeye başladı, oysa kutlayabilmeyi ben de çok ama çok isterdim! Toplanıp şöyle kadınlı erkekli “görünmez” kadın emeğinin şerefine kaldıracağımız kadehleri yudumlar mıyız bir gün? 

Kadın Hareketi | Fotoğraf: Hürriyet

Tarih 25 Mart 1911. Yer New York Triangle Gömlek Fabrikası. 123 kadının can verdiği yangın. Clara Zetkin’e kadınların emeklerini kutlamak, ekonomik, sosyal, kültürel başarılarına kadeh kaldırmak için bir gün ilan etme fikrini veren o büyük kayıp. Feminist çevrelerde bu günün temelini atmada bu yangının fikir verdiği söylenir ancak günün ilancı kuruluşu olan Birleşmiş Milletler bu günün çıkış noktası olarak 1917 Rus Devrimi’ni esas alır. Rus Devrimi sırasındaki kadınların protesto eylemleri ve grevleri ile ortaya çıktığı belirtilir. Günün 8 Mart Dünya Kadınlar Günü olarak resmi kabulü 1977’dir. Tarihçesine çok fazla değinmek istemiyorum. Konuşmamız gereken meseleler Birleşmiş Milletler (Rus Devrimi) ve Sosyalist Enternasyonal (Clara Zetkin) kadın hareketi arasındaki sahiplik çekişmesi değil. 1911’deki yangından çıkan kadınların emeklerinin görünmezliği ve eşitlik arayışı fikirlerinin 2026’da hala ihtiyaç olması hatrı sayılır bir mesele ve hatta o tarihlerdeki meselelerin maddi hukuktan kaynaklanan hak mücadelesi olup günümüzdeki ihtiyacın öldürülmemek olduğu bir yaşam hakkı ihlali silsilesini konuşmamız gerekiyor.

Ben yazımı yazarken geçtiğimiz günlerde yine bir erkeğin canını alması sonucu olan kaybımız Fatmanur Çelik ve kızı İkra’nın toprağa verilirken, kadınların tabuta erkeklerin elleri değmesin diye verdiği müdahale ve mücadele yazının başında bahsettiğim gözyaşlarımın sebebi. Gözyaşı dökeceğimiz bir sürü kadın… Her nedense, hep erkekler tarafından öldürülen bir sürü kadın. Kadın kadını değil, kadın erkeği değil, hep erkeklerin kadınları öldürdüğü bir cenaze. Ne hakla? Bu hayali psikolojik üstünlüğün üzerinde çok durmamız gerekiyor.

Kadının hangi konumda, kaç yaşında, ne giydiği, hangi sıfatı olduğu fark etmeksizin canını almaya kadar hak görülen sapkın, hayali bir psikolojik üstünlük. Öncelikle kadının canını almak erkek tarafından hak görülüyor mu? Hak görmek ne kadar kızgın ve kırgın olursak olalım kulağa çok iddialı gelmiş olabilir. Burada psikoloji terimi haklılık şemasına girmemiz gerekiyor. Bir mesele ne zaman hak olmaya başlar? Haklılık şeması, psikoterapi literatüründe, bireyin kendi ihtiyaçlarını ve isteklerini diğerlerinden üstün gördüğü, kendisine ayrıcalıklı davranılması gerektiğini düşündüğü bir düşünce yapısı olarak tanımlanıyor. Üstünlük ve ayrıcalık hak şemasında temel kavramlar. Özellikle Türkiye gibi coğrafyalarda erkeklerin kendilerini üstün ve ayrıcalıklı görme biçimi, bireysel bir karakter sorunu olmaktan çok, tarihsel ve kültürel olarak inşa edilmiş bir sistemin sonucu. Erkeklik bu tarz coğrafyalarda biyolojik bir durum değil; öğrenilmiş, diretilmiş ve kuşaktan kuşağa aktarılmış bir “iktidar” meselesi. Çocuklukta başlıyor bu inşa süreci. Erkek çocuğa ağlamaması öğretiliyor. “Erkek adam güçlü olur.” deniyor. “Erkek dediğin masaya yumruğunu vuracak.” deniyor. “Hesabı erkek öder, erkek adam para kazanacak.” deniyor. “Çıkar göster bakalım” deniyor ve bu cümleler herkesin kafa salladığı masum ve gurur duyulan meseleler gibi görünüyor. Oysa alt metinler şu: 

Erkek adam güçlü olur = Erkek kontrol eder. Erkek dediğin masaya yumruğunu vuracak = Son sözü erkek söyler. Hesabı erkek öder, erkek adam para kazanacak = Özgürlük erkeğe mahsus. Çıkar göster bakalım= İktidar sensin.

Dünya Kadınlar Günü | Fotoğraf: Meritt Thomas – unsplash.com

Erkeğe yıllarca kontrol edenin o olduğu, son sözün ona ait olduğu, onay makamının, nihai karar mercinin o olduğu öğretilmiştir ve kadının herhangi bir talebi tüm koltukları kapmış olan erkek için bir statü kaybıdır. Baştan nasıl tüm koltukların kapıldığı da bir muamma. Bunun sebebine ve gerçekliğine de eğilmemiz gerekiyor. Bu da sadece bilgi ve görgüsü kadarıyla yazan benim işim değil tabi. Biz koltuklarda kalalım çünkü burada gerçekten erkekler tarafından kapılmış çokça kadına ait koltuk var. Geçen gün kızıma korsanları anlatırken aklıma kadın korsan olmadığı geldi üzüldüm biraz, baktım ve bilin bakalım ne oldu? Varmış. Duygu Asena’nın dediği gibi, kadının adı maalesef yok. Biz var edelim. Kadın korsanlar arasında dikkatimi çekenler:

Seyyida Al Hurra, Akdeniz’e egemen olmuş. Jeanne De Clisson, korsanlık serüveni Fransız Kralı’nın kocasını öldürmesiyle başlamış. Böyle de bir vefa. 

Mary Read, bu kadın korsanımızda dikkatimi çeken olay, erkek kılığına girmesi ve ancak bu şekilde hüküm sürebilmesi. Öncelikle önemli detay, korsanlığın kadınlar tarafından da yapılmış olmasına rağmen erkek mesleği olarak kabul görmesi. -Meslek diyeceğim burada- Diğer önemli ayrıntı, bu dahi kadınların ustalıkla bu mesleği icra etmelerine, orduları yönetmelerine, egemenlik kurmalarına, hüküm sürmelerine rağmen bunları ancak erkek kılığında yapabiliyor olmaları. Vehametin farkında olmamız için mesleklerini ancak ve ancak erkek kılığında yapabiliyor olmaları gerçeğinin yeterli olduğunu düşünüyorum. Erkek kılığında da olsa adları kendi adları olmasa da en azından var olabilmişler. Dolayısıyla kadının nereden erkeğin egemenliğine geçtiği muamma olan yerlerde adının geçebilmesi görüldüğü üzere bir var oluş sorunu. Konuyu denizden karaya ve hatta siyasi arenaya taşıdığımızda tüm feminenliğiyle var olabilen bir kadın siyasi figür de göremiyoruz mesela. Burası da yine nereden ve neden erkeğin egemen olduğu muamma olan bir başka arena. Kızım için kadın korsan bakayım derken karşılaştığım birsürü yazıdan sonra başka hiç duymadığım önemli koltuklarda kimler var dedim ve bilin bakalım yine ne oldu? Öyle koltuklar var ki, üstelik bizzat erkekler tarafından çalındığı tespit edilmiş öyle keşifler… Neden yahu? Niye hak görülmedi bu koltuklar, keşifler? Sebeplerini konuşmaya birikimim yetmez. Burası da benim işim değil diyerek sıyrılıp kadının adını var etmenin peşine düşüyorum, buyurun: 

Öncelikle bu koltukların teslim edilmemesi kadın emeğinin görmezden gelinmesinin literatürde bir adı var bundan bahsetmem gerekiyor; Matilda etkisi. Özellikle bilim alanında kadınların katkılarının ve başarılarının sistematik olarak küçümsenmesi ve tanınmasının reddedilmesi anlamına geliyor. Tarihçi Margaret Rossiter tarafından ortaya atılan bu terim, kadın hakları için çabaları büyük ölçüde göz ardı edilen bir kadın hakları savunucusu olan Matilda Joslyn Gage’e ithaf. Matilda özellikle bilim ve icat alanında kadınların katkılarının erkeklere atfedildiğini savunan ilk kişi. 1993’te bu durum akademik bir kavram haline getiriliyor. Bugün “Matilda Etkisi” dediğimiz şey, onun 19. yüzyılda fark ettiği eşitsizliğin adı. Matilda, döneminde kadın mucitlerin patentlerini erkek akrabaları üzerinden aldığını, kadınların bilimsel üretimlerinin ciddiye alınmadığını çokça yazmış. Katkıları erkeklere yazılan kadınlara bakalım: 

Rosalind Franklin | Fotoğraf: Time

Rosalind Franklin 

DNA’nın çift sarmal yapısının keşfinde kritik öneme sahip “Photo 51” adlı X-ray görüntüsünü üreten bilim insanıydı. Ancak Nobel Ödülü 1962’de James Watson, Francis Crick ve Maurice Wilkins’e verildi. Franklin’in katkısı uzun süre arka planda kaldı.

Jocelyn Bell Burnell | Fotoğraf: Frontiers

Jocelyn Bell Burnell 

Pulsarları ilk gözlemleyen kişiydi. Ancak 1974 Nobel Fizik Ödülü, danışmanı Antony Hewish’e verildi. Kendisi ödül listesinde yer almadı.

Lise Meitner | Fotoğraf: Explore Nuclear

Lise Meitner

Nükleer fisyonun teorik açıklamasını yapan kişiydi. Nobel Kimya Ödülü komitesi, 1944 yılında Lise Meitner’in oynadığı rolü göz ardı ederek, fizyonu keşfetmesinden dolayı ödülü Otto Hahn’a verdi. Otto Hahn, bu yanlışlıktan ve Meitner’in katkılarından hiç bahsetmedi. Bu olay, Nobel tarihindeki en açık dışlamalardan biri olarak kabul edilir.

Chien-Shiung Wu | Fotoğraf: APS.org

Chien-Shiung Wu

Eşlem korunumu çürüten ve Wu’nun önderliğinde yapılan Wu Deneyi en önemli çalışmalarından birisidir. Bu çalışması 2 erkek çalışma arkadaşı Tsung-Dao Lee ve Chen-Ning Yang’a 1957 Nobel Fizik Ödülü’nü kazandırmıştır.

Mathilda etkisi, cam tavan sendromu… Hepsi kadınların yok sayıldığı yerlerden çıkma kavramlardır. Bu yok sayılmalar erkek egemenliğinin sebeplerine dayanır. Bir kere ele geçirilmiş koltuğu bırakmak kimse için kolay değildir, bu anlaşılabilir ancak bu iktidar hevesinin tüm dünya tarihine mal olması biraz fazla bir iktidar sahipliği oldu sanki. Bu iktidara karşılık kadının kendi hayatına dair karar alması bu üstünlük algısına tehdit gibi algılanır çünkü üstünlük, karşısındakinin eşitlenmesiyle varlığını kaybeder. Eşitlik, ayrıcalığı ortadan kaldırır. Eşitlikse çok zor meseledir ve hatta dünyanın en zor işlerinden biridir. George Orwell’ın da işin içinden çıkamadığı gibi, eşitliği sağladık peki eşitlerin eşitliğini nasıl sağlayacağız? 

Türkiye’de eşitlik bir yana dursun erkeklerin önemli bir kısmı sorgulanmamış bir ayrıcalıkla büyür. Evde kız çocuğuna sorulan hesap, erkek çocuğuna sorulmaz. Kız çocuğu eve saatinde gelmelidir, erkek çocuğu “erkektir, yapar”. Kız çocuğuna “namus” yüklenir “bacaklarını kapat” denir, erkek çocuğuna “çıkar göster” diyerek sınırsız bir özgürlük teslim edilir. Bu çifte standart, yetişkinlikte karaktere dönüşür.

Bu noktada şuna dikkat etmek gerekir “Benimsin”, “Beni rezil edemezsin”, “Seni kimseye bırakmam” gibi cümleler romantik değil, sahiplik göstergesidir. Sahiplik ise eşitliğin zıddıdır. Güçlü olmak zorunda bırakılan erkek cinsinde gücün tanımı çoğunlukla sahiplikten geçer. Ne kadar paraya, ne kadar kadına, bazı toplumlarda ne kadar uzun sakala, ne kadar çocuğa sahipseniz o kadar güçlüsünüzdür. Üstünlüğü bir sürü farklı gelenekte bir sürü farklı toplumda farklı şekillerde görebiliriz. Burada önemli olan üstünlük ısrarıdır. Bu da Alfred Adler’e göre yetersizlik duygusunu telafi etmek ve kendini güçlü hissetmenin yoludur. Adler’in aksinin ispatının çok zor olduğu bu tespiti dolayısıyla başkaca söz kalmadı sanırım burası için. 

Kadın-erkek arasındaki dengede eşitliğin sağlandığını varsayalım. Eşit maaş, eşit özgürlük anlayışı, eşit sosyal statü… Eşitlerin eşitliğinin devamlılığı için yine erkeğin üstünlük hevesinin kontrol altında tutulması gerekiyor. Kadının sosyo-kültürel açıdan güçlendiği her gün kadın-erkek arasındaki denge bir güç krizine dönüşüyor. Kadınların ekonomik bağımsızlık kazanması, boşanma oranlarının artması, kadınların kamusal alandaki görünürlüğünün çoğalması geleneksel üstünlük algısını da sarsıyor.

Bir ulus devlet düşünün. İktidar var, muhalefet var. İktidarı sarsan hamleler ülkeyi savaşa sürükler. İktidar kaybı dünyanın hiçbir yerinde sakinlikle kabul görecek bir kayıp değildir. İkdidar kaybı yenilgidir. Kimse, hiçbir kadın, hiçbir erkek, hiçbir millet, hiçbir ordu, hiçbir devlet yenilmek istemez. Yenilgi hissi panik ve şiddeti doğurur. Şiddet? Hak? Meşruiyet? Üstünlük algısı yarış ortamı getirir. Yarış kaybeden ve kazanan demektir. Kazanımlar elde etmek için bir şeylerin hak görülmesi doğaldır. Kadın-erkek dengesinde üstünlük algısının görünümü eşitsizliği ve yarış ortamını doğuruyor. Peki bunun hak meselesine geldiğimizde, şiddet uygulamak, öldürmek kimin hakkı diye baktığımız zaman paniğe kapılıp hakkının yendiğini düşünen taraf olan kadınların şiddete ve hatta karşı tarafı öldürmeye teşebbüsü hak görülür mü? Peki biz tam olarak neden öldürülüyoruz? Evet, bir olsun on olsun bir sebep arıyorum. 

Geldiğimiz yerde kadınların emeğinin kabulü yine erkeğin eşitlik kabulüne bağlıdır. Aslında yine erkeğin iki dudağı arasındaki bir hak tesliminden bahsediyoruz. Bu yüzden 8 Mart yalnızca bir anma ya da kutlama günü değil; aynı zamanda erkeklik tanımını yeniden yazma çağrısıdır. Kadınların yaşam hakkını konuşurken erkeklerin güç telaşını masaya yatırmadan ilerleyemeyiz.

Ağlayalım mı, kutlayalım mı sorusuna gelince… Önce yüzleşelim. Üstünlük masalını dağıtalım. Hayali bir psikolojik üstünlük illiüzyonuna kapılmak eşitliği ve dolayısıyla kadın-erkek dengesini bir koltuk kavgasına dönüştürmekten başka bir işe yaramayacaktır. Kadının eşitlik arayışının tehdit sayıldığı her gün Taksim’e çıkan yollar kapatılacak. Bu yolların açılmasının tek yolu kadının denkliğinin kabulüdür. Kadınlara erkeklerin giydirdiği görünmezlik pelerinin çıkarılması kadınlara kendi haklarını teslim etmekle kalmaz, kadın bir milletin devamlılığının temsilidir, dünyanın vicdanı, insanlığın anasıdır. Sezen Aksu’nun da dediği gibi, dünyayı kin mi emzirsin? Kız çocuklarının, kadınların refahının öncelenmediği toplumlar yozlaşmaya muhtaçtır. Nasıl bir çocuk ailenin aynasıysa, toplumdaki kadınların vaziyeti bir ulus devletin geleceğinin resmidir. 

Dünya Kadınlar Günü | Fotoğraf: BBC

Derdimizin, tasamızın öldürülmemek olmadığı, gözyaşlarımızın erkek eliyle katledilen kadınlarımız için akmadığı, görünmezlik pelerininin üstümüzden çıkarıldığı, kadehlerimizin kadınlı erkekli eşitliğe kalktığı güzel günlere…

Tüm canım kadınların bir kişi daha eksilmemek için verdiği onurlu hak mücadelesini ayakta alkışlayarak çabamızı, anneliğimizi, küçük kızlığımızı, vicdanımızı, savaşımızı, emeklerimizi, keşiflerimizi, ütümüzü, çamaşırımızı, günümüzü, kadınlığımızı kutlarım. Günümüz kutlu olsun, sefamız olsun. 

Kapak Fotoğrafı: Mozart Cultures

İlginizi çekebilir: Helen Yüksel’den 25 Kasım