Zeynep Sıradağlı İle: Bir Mirası Dönüştürmek
Türkiye girişimcilik ekosisteminde birçok kadın girişimciyle tanışma fırsatı buluyorum. Hepsi de gerçekten katma değeri yüksek, ilham verici işler yapıyor. Ben de theMagger’da daha önce de olduğu gibi, kadın girişimcilere yer vermeye devam etmeye karar verdim ve bu doğrultuda kendi “Kadın Girişimciler Serisi”mi başlattım. Serinin ilk konuğu ise aile mirasını modern bir vizyonla yeniden şekillendirerek güçlü bir markaya dönüştüren sevgili Zeynep oldu. İyi eğitimli, yaratıcı ve vizyoner bir kadın girişimci olarak Zeynep’in moda sektöründeki yolculuğu gerçekten etkileyici. Aile firmasından doğan Zeyn Shoes’un dönüşüm sürecini, ayakkabının modadaki yerini ve sürdürülebilirlik odağını konuştuğumuz bu sohbeti keyifle okuyacağınızı düşünüyorum.
Moda çoğu zaman bir elbise ya da çanta gibi daha görünür parçalarla anılsa da, bir stilin altını çizen ve çoğu zaman karakterin en net ifadesi olan şey ayakkabıdır. Tarih boyunca ayakkabılar yalnızca işlevsel birer obje değil, aynı zamanda bir kimlik, statü ve duruş göstergesi oldu. Bugün de bu anlam değişmiş değil. Araştırmalar, bir kombinde dikkat çeken ilk parçanın genellikle ayakkabı olduğunu gösteriyor. Özellikle Z kuşağı ve milenyum kuşağı için ayakkabılar, bireysel ifade biçiminin güçlü araçlarından biri. Zeynep’in kurduğu Zeyn Shoes markası da tam olarak bu anlayıştan besleniyor: Sadece estetik değil, anlam da taşıyan; güçlü bir duruş sergileyen tasarımlar yaratıyor.
Benim için ayakkabıda stil kadar materyalin kalitesi, ergonomisi ve sürdürülebilirliği oldukça önemli. Bununla birlikte, kişilerin stilleri konusunda ayakkabı seçimi çok büyük bir mesaj veriyor. Lafı daha fazla uzatmadan Zeynep ile yaptığımız röportaja geçmek istiyorum. Markanın Instagram hesabını da buraya ekliyorum.
Zeynep öncelikle theMagger okuyucularına zaman ayırıp sorularımı samimiyetle yanıtladığın için çok teşekkür ederim. Senin gibi bir kadın girişimciyi tanıyacak olmak beni de çok heyecanlandırıyor.
Öncelikle seni daha yakından tanıyalım. Eğitim hayatın nasıl şekillendi? Modaya olan ilgin ne zaman başladı ve bunun üzerine nasıl uzmanlaştın?
Eğitim hayatıma İzmir Piri Reis Fransız Koleji’nde başladım. Bu dönemde oldukça disiplinli bir ortamda büyüdüm diyebilirim. Karakterimin temel taşlarını oluşturan en büyük etkenlerden biri de bu okul oldu. Ardından Özel İzmir Amerikan Koleji’ne geçiş yaptım ve burada daha sosyal, özgüvenli ve dışa dönük bir birey olmaya başladım. Cesaret edemediğim birçok şeye adım attım ve vizyonumu ciddi anlamda geliştirdim. Amerikan Koleji yıllarımda her yaz yurt dışına yaz okuluna gitme fırsatım oldu. Amerika’ya ilk gidişimde, UCLA’de moda yönetimi üzerine bir ders seçtim.
İçimde hep var olan moda tutkusunu orada çok daha yoğun hissetmeye başladım. Ancak lise yıllarımda sadece modaya değil, aklımdan geçen her mesleği tanımaya çalıştım. Örneğin lise son sınıfta New York’ta bir restoranda staj bile yaptım! Üniversite eğitimimi Koç Üniversitesi’nde sürdürdüm ve daha ilk yılında aile işimizi devam ettirip büyütmeye karar verdim. Babamın kurduğu Zeyn markasından bağımsız olarak kendi adımı taşıyan “Zeynep Sıradağlı” markamı kurarak e-ticaret alanında ilk adımımı attım. Öğrenci olduğum için başlangıçta babamın ürettiği ayakkabıları kendi web sitem üzerinden satıyordum. Bu sayede dijital platformları kullanmayı ve satış süreçlerini detaylıca öğrenmiş oldum. Üniversite sonrası hemen İzmir’e dönerek tüm odağımı işe verdim. Zeyn’in tarzını güncelledim, Ar-Ge çalışmalarına ağırlık verdim ve işleri tamamen devraldım diyebilirim. Son olarak İtalya’da Istituto Marangoni’de moda yönetimi üzerine kısa bir kurs tamamladım. Bu eğitimle birlikte akademik olarak alabileceğim her şeyi aldığımı düşünüyorum. Çünkü bu noktadan sonra işin tamamen sıkı çalışmak, deneyim kazanmak ve babamdan öğrendiklerimi pekiştirmekle ilgili olduğuna inanıyorum.
Peki, ayakkabının moda sektöründeki yerini ve belirleyici gücünü nasıl tanımlarsın?
Hiçbir kıyafet ayakkabısız tamamlanmış sayılmaz. Dedemin babama, babamın da bana söylediği bir söz vardır ki hep kulağımda çınlar: “İnsanlar ayaksız doğmadığı sürece ayakkabı sektörü asla bitmez.” Bu laf hem gerçek, hem çok şiirsel değil mi? Ayakkabı sektörü resmen bizim aile geleneğimiz gibi artık. Ayakkabı, bir stilin sessiz ama en güçlü kahramanıdır. Bazen ne giydiğinizin önemi kalmaz; ayağınızdaki o doğru çift, tüm kombininizi bir anda taşır. Carrie Bradshaw boşuna dememiş: “Paralarımı, görebileceğim bir yerde, özellikle ayakkabı rafımda asılı olarak seviyorum.”
Ayakkabıdan terapi olur mu? Olur. Bazen gerçekten yeni bir çift topuklu ayakkabı, tüm dertlerin üzerini örtebiliyor! Ayakkabı aynı zamanda sadece bir moda unsuru değil, mühendislik ve ergonomiyle tasarımın birleştiği yer. Kalıp yapısından malzeme seçimine, topuk yüksekliğinden iç taban desteğine kadar her detay büyük bir uzmanlık istiyor. Çünkü günümüz kadını artık hem şık, hem rahat hissetmek istiyor — haklı olarak! Sonra bir de Celine Dion gibi ayakkabılarla konuşanlar var… Bir röportajında şöyle diyor: “Ayakkabılarla bir bağım var. Sanki bana konuşuyorlar. Ve ben de onlara cevap veriyorum.” Açıkçası ben de zaman zaman showroom’da aynısını yaşıyorum. Bazen bir model öyle bir parlıyor ki, “tamam” diyorum, “bu yazın yıldızı sensin.” Kısacası, ayakkabı stilin kalbidir. Doğru bir çift ayakkabıyla sadece kıyafetini değil, tüm enerjini yükseltebilirsin!
Aile şirketini yeni nesil ve güçlü bir markayla dönüştürmek hem zor hem de çok dikkat çekici bir serüven olmuştur her zaman. Sen böyle bir serüvene, aile şirketinizi yeni nesil bir markaya dönüştürmeye nasıl karar verdin? Bu dönüşüm sürecinde seni en çok zorlayan ya da gururlandıran olaylar neler oldu?
Kendi ürettiğim ayakkabıları giymek ve başkalarının da onları giymesini istemek, beni bu dönüşüme iten en büyük motivasyon oldu. Yani bir noktada sadece üretmek değil, kendi stilimi ve vizyonumu yansıtmak, bu işi daha kişisel ve yaratıcı bir boyuta taşımak istedim. Dönüşüm sürecinin en zorlu tarafı ise, babam gibi işine tutkuyla bağlı birinin arkasından gelmek oldu. Küçük yaşlardan beri onu hep aynı tempoda gördüm: sabah en erken o gider, akşam en geç o çıkar. Patron olmasına rağmen hiçbir zaman işine uzaktan bakmadı; her zaman üretimin tam merkezindeydi. Bu kadar emek veren birinin kurduğu yapıya hem sadık kalmak, hem de onu yeni bir nesil markaya dönüştürmek büyük bir sorumluluktu. Ama sanırım en büyük gururum da bu oldu. Onun o sağlam temeller üzerine ben kendi tuğlalarımı koydum diyebilirim.
Beni en çok gururlandıran anlar ise, müşterilerden gelen samimi geri bildirimler. “İnanılmaz hafifmiş, ilk giydiğim an fark ettim” ya da “tatilde her gün elim ilk bu sandaletlere gitti” gibi yorumlar, benim için her şeyden değerli. Çünkü sadece şık değil, aynı zamanda gerçekten giyilmek istenen, hayatın içinde olan ürünler yaptığımı bilmek beni motive ediyor. İlk kez burada söylemiş olayım: Şu anda çok özel bir spor ayakkabı modeli üzerine çalışıyoruz. İtalyan bir airbrush sanatçısıyla iş birliği yapıyoruz ve sneaker’ın üzerine benim dövmelerimden bazılarını çizerek tamamen bana özel, kişisel bir model tasarlanıyor. Bu sadece bir ayakkabı değil, benim ruhumun görsel yansıması gibi olacak. Hem çok heyecanlıyım hem de bunun Zeynep Sıradağlı markasının ruhunu tam yansıttığına inanıyorum. Zor muydu? Kesinlikle. Ama ailemin emeğini, kendi vizyonumla harmanlayıp bir adım ileriye taşımak paha biçilemez bir his.
Ben de aynı soruyu soracaktım. Aileden gelen bir markayı kendi vizyonuna göre dönüştürmek zor muydu? Neleri korudun, neleri değiştirdin?
Açıkçası benim için hiç zor olmadı çünkü babam değişime çok açık, vizyoner bir insan. Ayrıca annem de tarzıyla her zaman ilham veren, güçlü ve çok özgün bir kadındır. Ailede iki farklı ama baskın kadın figürü olunca, erkek de doğal olarak dönüşüme ayak uyduruyor! O yüzden hem fikirsel hem duygusal olarak çok destek gördüm.Bu süreçte bazı şeyleri hiç dokunmadan korumayı tercih ettim: üretim kalitesi, malzeme seçimi, ustalık… Babamın yıllardır kurduğu güçlü üretim sistemi zaten bu markanın temelini oluşturuyordu. Ben sadece o sağlam temelin üzerine kendi çağdaş vizyonumu ekledim. Görsellik ve estetik tarafı ise tamamen benim alanım oldu diyebilirim.
Markanın Instagram sayfasını baştan aşağı yeniledim. Bugün dönüp baktığımda gerçekten Türkiye’de hiçbir ayakkabı markasının o seviyede bir görsel dili olduğunu düşünmüyorum. Fotoğraf çekimleri, styling, konsept yaratımı — hepsi birebir benim elimden geçti. 2025 sezonu için örneğin Kahire’ye gittik ve orada hem şehrin atmosferinden hem kültürel zenginliğinden ilham alarak çok özel bir çekim gerçekleştirdik. Işığın, arka planların, mimarinin estetiği koleksiyonla öyle güzel bütünleşti ki, tam anlamıyla “moda bir hikâye anlatmalı” dedirten bir iş çıktı ortaya. Yeni modelleri de aynı özenle, estetik bakış açısıyla oluşturuyorum. Renk seçimi, form, detay…
Hepsinde ilk baktığım şey şu oluyor: Bu ayakkabı, sadece güzel mi, yoksa bir ruhu da var mı? Çünkü bana göre moda sadece bir görünüş değil, bir hissiyat yaratma sanatıdır. Benim için önemli olan da bu hissi en doğru şekilde verebilmek.
Kendi markanı kurarken hedef kitleni nasıl belirledin? Onlara ulaşmak için ne tür stratejiler geliştirdin?
Hedef kitlem çok net: kadınlar. Ama bunu belirlerken asla yaş, tarz ya da sosyal statü gibi kategorilere göre sınırlama yapmadım, yapmam da. Çünkü bana göre modada sınır olmaz. Kimsenin stilini yaşına, bedenine, yaşam biçimine göre etiketleyemezsin. Moda; özgürlük, ifade ve kendini iyi hissetme alanıdır. Benim için önemli olan, bir kadının kendini hangi yaşta, hangi ruh hâlinde olursa olsun güçlü ve özgün hissetmesi. İster 22 yaşında plajda giysin, ister 55 yaşında yazlığında… O ayakkabı ona “evet, bu benim tarzım” dedirtiyorsa, işte o zaman doğru kişiye ulaşmışım demektir. Strateji olarak da hep bu kapsayıcı dili korumaya çalıştım.
Sosyal medyada kullandığım görseller, renk paletleri, modellerin duruşu, her şey bu ruhu yansıtıyor. Benim için ürün kadar o ürünün nasıl sunulduğu da çok önemli. O yüzden Instagram’da hep ilham veren, doğal ama iddialı bir estetik yakalamaya çalışıyorum. Giyilebilir ama sıradan olmayan bir stil yaratmak istedim — ve bunu gören kadınlar da “evet bu tam benlik” diyebiliyor. Ayrıca iletişim dilimde de o sıcaklığı hep koruyorum. Biz büyük ve ulaşılmaz bir marka gibi değil, samimi bir butik gibi konuşuyoruz. Çünkü kadınlar artık sadece güzel ürün değil, arkasında gerçek bir hikaye, duyarlılık ve bağ kurabilecekleri bir marka istiyor.
Ben de bu bağı birebir kuruyorum. Sosyal medya ve e-ticaret platformları sadece benim telefonumda açık. Her mesaj, her yorum, her soru önce bana düşer. Kadınlar alışveriş yaparken aslında farkında olmadan benimle konuşuyor. İster tatilde olayım, ister iş yerinde, ister bambaşka bir yerde… Onlar için asla meşgul değilim. Çünkü bu sadece bir alışveriş deneyimi değil; onların kendini iyi hissettiği, stilini yansıttığı, bana da dokunduğu bir alan. Bu birebir temas benim için çok değerli — ve markamı özel yapan şey de tam olarak bu.
Sürdürülebilir moda benim de radarımda. Bu nedenle marka hikayende sürdürülebilirliğe bakış açını da merak ediyorum. Sürdürülebilir modaya bakış açın nasıl? Bu anlayışı markana nasıl entegre ettin?
Sürdürülebilir moda, bence artık bir tercih değil; bir zorunluluk. Özellikle bizim gibi üretim odaklı markalar için bu konu sadece çevresel değil, etik bir sorumluluk da taşıyor. Ben markamı oluştururken bu konuya açıkçası çok teknik girmemiştim ama zamanla öğrendikçe, üretimin her aşamasında sürdürülebilirliğe yer vermek benim için çok doğal bir dönüşüm haline geldi. Bizim üretim sürecimizde en büyük avantajımız, her şeyin kontrolümüz altında olması. Malzeme seçiminden üretim takibine kadar her adımı yerinde ve dikkatle yönetiyoruz.
Kullan-at tüketim yerine, uzun ömürlü ve kaliteli üretim yapmaya çok özen gösteriyoruz. Mesela sezonluk değil, zamansız modeller çıkarmayı tercih ediyoruz. Böylece bir ayakkabıyı yalnızca bir yaz değil, yıllarca keyifle giymek mümkün oluyor. Bu da sürdürülebilirliğin tam kalbinde yer alıyor: “daha az ama daha iyi.”Ayrıca üretimde kalan malzemeleri değerlendirme konusunda da her geçen gün daha yaratıcı çözümler geliştiriyoruz. Örneğin kalan derilerden küçük aksesuarlar üretmek ya da o malzemeleri yeni modellerde detay olarak kullanmak gibi adımlarımız var.
Paketleme sürecinde de sade ve minimal bir yaklaşım benimsiyoruz. Gereksiz ambalajdan uzak durmaya çalışıyoruz çünkü sadeleşmek de sürdürülebilirliğin bir parçası. Küçük gibi görünen bu adımlar aslında büyük bir fark yaratıyor.Dünyada bu konuda örnek aldığım markalardan biri: Stella McCartney. Hem lüks segmentte olup hem de sürdürülebilirliğe bu kadar bağlı kalabilmek gerçekten ilham verici. Aynı şekilde Reformation gibi markalar da “transparan üretim” politikalarıyla tüketiciye güven veriyor. Ben de kendi markamda bu güven duygusunu oluşturmak istiyorum.
Kısacası; sürdürülebilirlik benim için sadece doğaya duyarlılık değil, aynı zamanda dürüst ve bilinçli bir marka duruşu. Her adımda bu bilinci biraz daha büyütmeye çalışıyorum. Mükemmel miyiz? Hayır. Ama her sezonda daha iyisini yapma konusunda çok kararlıyız.
Tüketicilerin sürdürülebilirlik konusundaki bilinç seviyesini nasıl değerlendiriyorsun?
Tüketicilerin sürdürülebilirlik konusundaki bilinci bence her geçen yıl artıyor ama hâlâ alınacak çok yol var. Artık insanlar sadece “güzel görünüyor mu?” sorusunu sormakla yetinmiyor; “nasıl üretildi, kim üretti, ne kadar dayanır?” gibi daha derin sorular da soruyorlar. Bu çok kıymetli bir değişim.
Özellikle Z kuşağı bu konuda daha sorgulayıcı ve duyarlı — bu da sektörü dönüştüren en büyük güçlerden biri.Ama bir yandan da şunu görüyorum: sürdürülebilirlik hâlâ biraz “lüks” gibi algılanıyor. Yani hem estetik hem etik üretim yapan markaların fiyatları doğal olarak biraz daha yüksek oluyor çünkü arkada çok daha fazla emek, kalite ve sorumluluk var. Bu noktada tüketici bilinci devreye giriyor.
Ucuz ve hızlı tüketim yerine uzun ömürlü ve kaliteli ürünlere yönelme farkındalığı henüz herkes için eşit seviyede değil.Ben kendi markamda bu bilinci artırmak için elimden geleni yapıyorum. Kimi zaman sosyal medyada üretim sürecini paylaşıyorum, bazen bir malzemenin neden seçildiğini anlatıyorum. Çünkü şuna inanıyorum: insanlar öğrendikçe ve şeffaflık gördükçe daha bilinçli tercihler yapıyor. Bu bir anda olacak bir dönüşüm değil ama biz üreticiler olarak bu yolculuğa öncülük etmeliyiz.
Kısacası tüketici bilinci yükseliyor ama hâlâ bilinçli alışverişin bir “trend” değil, bir yaşam biçimi olduğunu anlatmaya devam etmemiz gerekiyor.
Zeynep, seni tanımak gerçekten çok güzeldi. Zeynshoes ve kendin ile ilgili verdiğin tüm içten cevaplar için çok teşekkür ederim.
Kapak Fotoğrafı Kaynağı: Zeynep Sıradağlı
İlginizi çekebilir: Gizem Kalaç’tan Nazlıcan Yöney ile: Üretmek ve Cesaret Etmek Üzerine

Esra Saruhan 












Aile Tadında
Sevgili arkadaşım,
Röportajını keyifle okudum, seninle gurur duydum! Zeyn Shoes’la gösterdiğin azim ve yaratıcılık gerçekten ilham verici. Başarılarının daim olmasını, yolunun hep açık olmasını diliyorum.