Annie Ernaux’den Seneler: Bir Kadının Gözünden Toplumun Fotoğrafı
Instagram’daki “ilkereads” isimli kitap kulübümde belirlediğimiz kitapları okuyup yüz yüze ve online toplantılarımızda değerlendiriyoruz. Kulübü theMagger’a da taşıyarak her ay okuduğumuz kitaplar hakkındaki yorumlarımı burada da kalıcı hale getireceğim. Bu köşede ise hem kendi kişisel yorumlarımı hem de kulüp üyelerimizin farklı perspektiflerini paylaşmayı amaçlıyorum. Bu yazımda, Annie Ernaux’nun kolektif otobiyografisi “Seneler” kitabını inceliyor, kitap kulübü toplantımızdan bahsediyorum.

2022’de Nobel Edebiyat Ödülü alan Annie Ernaux’nun “Seneler” (Les Années) adlı kitabı 2008 yılında Fransa’da yayımlanmış. Türkçeye ilk olarak 2021 yılında Siren İdemen tarafından çevrilmiş ve Can Yayınları tarafından yayımlanmış. Kitap, 1941’den 2006’ya kadar olan dönemi, yazarın kişisel deneyimleri üzerinden aktarırken aynı zamanda insanlığın geçirdiği değişimleri de aktarıyor. Fotoğraflar, popüler kültür referansları, siyasi olaylar ve gündelik yaşam detayları aracılığıyla bir dönemin panoramasını çiziyor. Seneler, yazarın geç dönem eserlerinden biri. Bu nedenle bazı temaları daha önceki kitaplarında uzun uzun ele aldığı için bu kitapta zaman zaman hızlı geçtiği bölümler olabiliyor. Kitap kulübü sırasında katılımcılar birçok kaynağın Annie Ernaux’nun edebi evrenini ve tematik yolculuğunu daha iyi kavrayabilmek için eserlerini yayımlanma sırasıyla okumayı önerdiğini duyduğunu belirttiler. Ben her ne kadar onun anlatısına sondan dahil olmaktan büyük keyif almış olsam da, bu da değerlendirilebilecek bir öneri.
Fotoğraflar üzerinden anlatım biçimi, kitap kulübü buluşmamıza da ilham verdi. Bu nedenle katılımcılardan, geçmişe ait bir fotoğraf seçip o anın bağlamını, hissettirdiklerini ve yaşamlarındaki yerini paylaşmalarını istedik. Ardından aynı gün, şimdiki hâlimizi temsil eden bir fotoğraf çektik ve bugünümüzü de birlikte yorumladık.
Kitapta beni en çok etkileyen yönler; kadınlar üzerindeki sistematik baskının zamanla dönüşmesi, bireysel deneyimlerin toplumsal bağlamdan ayrılamaz oluşu ve kişilik dediğimiz şeyin ne kadar “toplum üretimi” olabileceği fikriydi. Bir başka dikkatimi çeken tema ise tüketim kültürüne dair eleştirisiydi — özellikle reklamlar, popüler imgeler ve modalarla kurduğumuz ilişkiler üzerinden kimliğimizi nasıl kurduğumuz. Kitap kulübü toplantımızda bu başlıklar üzerinden daha detaylı konuşmak üzere aşağıdaki soruları hazırladık.
Hem katılımcıların hem de benim yanıtladığımız bu sorular belki sizde de kitabı okuduktan (ya da henüz okumadan) bazı fikirler uyandırır diye paylaşmak istiyorum:
1) Toplumsal ve cinsel baskılar hayatınızı nasıl şekillendirdi? Kitapta sıkça geçen “Brigitte Bardot özgürlüğü” tabiri size ne çağrıştırıyor? Sizin için bu özgürlük imgesine karşılık gelen bir figür var mı? Eğer o “özgür imge” siz olsaydınız, kişiliğiniz ya da hayatınızda neler farklı olurdu?
Benim için bu özgürlük, Sex and the City dizisi kadınları gibi bireysel bağımsızlıkla mümkündü. Gençliğimde kliplerde izlediğim Beyoncé ve Rihanna’nın dansları, kıyafetleri ve kendinden emin duruşları, benim gözümde “özgür kadın” imgesini temsil ediyordu. Ancak zamanla fark ettim ki; yaş aldıkça bağımsızlığa erişsem de kendi içimdeki sınırları aşmak her zaman kolay olmuyor. Bazen özgürlük, dış dünyadan çok, kafamızdaki kuralları ve korkuları sorgulamakla mümkün oluyor. Bu yüzden tam olarak toplumsal ve cinsel baskıların hayatımı şekillendirdiğinden tam emin olamıyorum. Ancak toplumda her zaman en doğru ve özgürlükçü görüşün norm olarak kabul edilmediği açık. Bu yüzden kişiye farklı görüşleri araştırma ve kendine yakın olanı bulma görevi düşüyor bence.
2) Ernaux’nun çocukluk, gençlik, orta yaş ve yaşlılık deneyimlerini toplumsal dönüşümle birlikte anlatması, sizin kendi geçmişinize veya geleceğinize bakışınızı etkiledi mi?
Ernaux’nun “biz” diliyle yazması, bireyin deneyimlerini o dönemin ruhuyla harmanlayarak anlatmasını sağlıyor. Bu mesafe, samimiyeti azaltmak yerine metni çoğullaştırıyor ve okuyucunun kendini bu anlatıya yerleştirmesine imkân tanıyor. Kendi hayatımda fark ettiğim birçok duygunun aslında bana özgü olmadığını, bir kuşağın ortak yükü olduğunu fark ettim.
Özellikle bu noktada “uzamış ergenlik” kavramını düşünmeden edemedim. Bugünün genç yetişkinleri —yani 25-35 yaş arası bireyler— çoğu zaman kendilerini “yeterince bağımsız olamamış,” “hayatını kuramamış,” hatta “ailesinin gerisinde kalmış” gibi hissediyor.
Oysa bu, kişisel bir yetersizlikten çok toplumsal ve ekonomik dönüşümlerin yarattığı bir sonuç. Tıpkı Ernaux’nun kitabında bir dönem plajda utanan kadınların, sonradan bu utangaçlıklarının ne kadar dönemsel bir öğreti olduğunu fark etmeleri gibi, bugün de birçok genç kendini bireysel olarak problemli sanıyor; oysa yaşadığı duygular oldukça kolektif.
Daha önceleri Vesvesaire’de çevirisini okuduğum, Dazed‘da yayımlanan Everyone needs to grow up adlı yazısında James Greig bu kavramı tartışıyor. Eğitim süresinin uzaması, ekonomik belirsizlikler gibi nedenlerle genç yetişkinliğe geçiş gecikebiliyor. Ancak toplum bu geçişi hâlâ eski beklentilerle ölçmeye devam ediyor. Ancak bireylerde başarısızlık olarak hissedilen bu olgu aslında toplumsal ve bir çok kişi tarafından yaşanan bir olgu haline gelmiş.
Ernaux’nun yaptığı da bu: Kendi hayatına üçüncü gözle, yani dönemin sosyolojik arka planıyla birlikte bakmak. Bu bakış, bireyin yaşadıklarını küçültmüyor; aksine onları anlaşılır kılıyor. Bu yüzden onun yazım tarzı bana yalnızca tarihsel bir metin değil, aynı zamanda bir şefkat biçimi gibi geliyor. Bu yüzden kitabı çok çok sevdim!
3) Ernaux’nun dönemsel bakış kodlarını anlatırken verdiği örnekler sizde hangi kişisel dönüşümleri hatırlattı? Tüketim kültürü, reklamlar, moda ve popüler imgeler aracılığıyla çizdiği dönem panoraması, sizin kendi “bakış”ınızı nasıl etkiledi? Bu tür imgeleri içselleştirmemiz sizce bilinçli bir tercih mi, yoksa toplumsal yönlendirmeyle gelişen bir kabullenme mi?
Ernaux’nun dönemsel dönüşümleri, bireysel özelliklerimizin bile toplumsal dinamiklerle şekillendiğini düşündürüyor. Örneğin son yıllarda sosyal medyada hakim olan Clean Girl Aesthetic trendi; sadelik, sağlık, doğallık gibi değerler üzerinden pazarlansa da, arka planda pahalı bir bakım rutini, estetik müdahaleler, belirli bir cilt tipi ve vücut standardı barındırıyor.
Yani yine tüketimle ve dış görünüşle gelen bir “olmuşluk” hissi inşa ediliyor —tıpkı Ernaux’nun döneminde televizyon ve reklamlarda pazarlanan imgeler gibi. Bu estetiğin eleştirildiği Dazed‘in Loneliness, latte make-up and the search for community başlıklı yazısında, trendin başlangıçta samimi ve minimalist bir görünüm sunarken giderek belli bir sınıfın ve bedenin imtiyazlarına dayalı bir güzellik normuna dönüştüğü vurgulanıyor. Üstelik bu görünümün kökeninin siyah ve Latinx kadınların bakım ritüellerinden geldiği, ancak temsiliyetin çoğunlukla beyaz kadınlara ait olduğu belirtiliyor.
Bu imgeleri içselleştirmenin çoğu zaman bilinçli bir tercih olmadığını, toplumsal yönlendirmeyle şekillendiğini düşünüyorum. Kitap kulübü toplantısında katılımcılarla birlikte “o ayakkabıyı almazsam eksik kalırım” hissini konuştuk.
Hepimizin içinde bir “it-girl” olma arzusu var, ama bu arzu genellikle dışarıdan gelen normlarla, algoritmalarla ve popüler kültürle şekilleniyor. Estetik tercihlerin bile özgürlükten çok yönlendirme içerdiğini fark ettikçe, bireysel kararların ardındaki kolektif yapılar daha görünür hale geliyor.
Bu konuyu daha derinlemesine anlamak için BBC’nin dört bölümlük The Century of the Self (Ben Devri) belgeseli önemli bir kaynak. Belgesel, Freud’un bilinçdışı teorilerinin halkla ilişkiler, reklamcılık ve politika gibi alanlarda nasıl kullanıldığını, insanların “özgür birey” olduklarını sanarken aslında nasıl yönlendirildiklerini ortaya koyuyor. Özellikle Edward Bernays’in tüketici psikolojisine dair çalışmaları, 20. yüzyıl boyunca bireyin değil arzunun pazarlanması üzerinden ilerleyen bir düzen kurulduğunu gösteriyor.
Ernaux’nun yaptığı gibi toplumsal dinamikleri üçüncü bir gözle izlemek, bireysel tercihleri daha geniş bir bağlamda değerlendirmemize olanak tanıyor. Böylece utangaçlığımız, estetik tercihlerimiz ya da “eksik hissetme” halimiz sadece kişisel meseleler değil; dönemin ruhuyla, sınıfsal dinamiklerle ve kültürel temsillerle iç içe geçmiş yapılar olarak görünür oluyor.
Seneler üzerine yaptığımız Frankeştayn Kitabevi’ndeki buluşmada; kadınlık, özgürlük imgeleri, tüketim kültürü gibi pek çok konuyu kendi hayatlarımızla ilişkilendirdik. Herkesin farklı bir yerden ama ortak bir dertten konuştuğu samimi bir sohbet oldu.
Sizlerin de kitabı okuduğunuzda çok keyif alacağınıza inanıyorum. Annie Ernaux’nun otobiyografi ile kolektif tarih arasında köprü kurduğu, Fransız toplumunun savaş sonrası dönemden günümüze kadar geçirdiği dönüşümleri hem bireysel hem toplumsal bir bellek üzerinden aktardığı, oldukça akıcı ve etkileyici bir kitap. Ernaux, kendi yaşamından yola çıkarak sınıfsal, kültürel ve politik değişimleri incelikle gözler önüne seriyor. “Seneler”, hatırlamanın sadece kişisel değil, aynı zamanda toplumsal bir eylem olduğunu hatırlatan, edebi açıdan da son derece güçlü bir eser.
Sıradaki kitabımız ise R. F. Kuang’tan Sarı Yüz. ilkereads kitap kulübü olarak 15 Haziran’da buluşuyoruz, kitabın incelemesi de yine burada olacak. Görüşmek üzere.
Kapak Fotoğrafı: İlke Tulunay
İlginizi çekebilir: İlke Tulunay’dan Hep Aşka Dair
İlke Tulunay Solakoğlu 











Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!