Yakın zamanda .artSümer Gallery’de “Joy of Rainless Lands” adlı bir sergi açıldı. Günümüz şartlarında iş pratiklerini, üretim yoğunluğunu, üretmek ve çalışmak kavramlarının kişiler üstündeki artan baskısını düşündüğümüzde Eymen Aktel’in ilk solo sergisi olan bu çalışma, izleyiciyi oldukça karmaşık bu yapıyla yüz yüze bırakıyor. Sergi genel anlamda Aktel’in pratiği olan “toplumsal düzen”, “emek” ve “çoğulcu yaşam biçimleri” gibi temalara odaklanıyor. Bense bu yazıda durumu, (içinde bulunduğum alandaki etkisini de düşünerek) daraltmayı tercih edeceğim. Yani geneli ve onun parçasını birbirlerine tutulmuş iki ayna olarak değerlendireceğim. Tam da bu sebeple “Kültür-Sanatta Emek ve İş Gücü” konusunu hep birlikte kendi alanlarımızdan yola çıkarak düşünmemiz gerektiğine inanıyorum. Aktel’in sergisine geçmeden önce biraz bu konuya değinelim.

ekran-resmi-2025-11-23-23-03-53
Eymen Aktel | Fotoğraf: .artSümer Gallery

Kültür-sanat alanında “emek”, çoğu zaman yaratıcı sürecin romantik bir bileşeni gibi ele alınıyor. Basitçe sanatçı atölyesinde üretir, yazar masa başında düşünür, küratör sergi kurgular, sahne arkası ekip büyük bir uyum içinde çalışır gibi bir yaklaşım var. Ancak güncel raporlar, uluslararası araştırmalar ve Türkiye özelinde yapılan çalışmalar, bu romantik imgenin arkasında çok daha karmaşık, kırılgan ve çoğu zaman görünmez bir emek örgüsünün olduğunu ortaya koyuyor.

Örneğin UNESCO MONDIACULT 2022 Deklarasyonu (UNESCO calls for stronger cultural policies and protection for artists.) sanatçıların ekonomik ve sosyal haklarının birçok ülkede zayıf korunduğunu vurgulayarak devletleri bu hakları güçlendirmeye çağırıyor. Avrupa Komisyonu’nun sanatçıların çalışma koşullarına yönelik kapsamlı bir raporu var. Bu rapor (European Expert Network on Culture and Audiovisual (EENCA). (2020). The status and working conditions of artists and cultural and creative professionals. Brussels: European Commission.), yaratıcı alanlarda çalışanların çoğunu “freelance”, “kendine istihdam yaratan” veya “birden fazla işi aynı anda sürdüren” bireyler olarak tanımlıyor. Ülkemizde de İKSV ve British Council tarafından hazırlanan, Sanat ve kültür alanında toplumsal cinsiyet eşitliği raporunu örnek göstermek istiyorum: Özellikle kadın kültür çalışanlarının hem ücret hem güvenlik hem de görünürlük konusunda ciddi eşitsizliklerle karşı karşıya olduğunu gösteriyor. Yani kendi deneyimlerimizi de bir kenara bıraksak bile bu bilgilerle sanatın düzensiz, güvencesiz, parçalı ve çoğu zaman görünmez bir emek rejimi tarafından şekillendiğini gözlemleyebiliyoruz. Kısacası ekonomik zorluklar bir yana bu durumun bir de ağır zihinsel yükü var. Yaratıcı üretim, “boş zamanlarda yapılan bir iş” gibi konumlandığında, sanatçıların üretimini sürdürebilme kapasitesi de daralıyor. Yani emek kavramı, klasik çalışma saatleri ve sabit ücret çerçevesinin dışına taşarak zamansız, mekânsız, sürekli bir üretim hâline dönüşmüş durumda. Sosyal güvenlik eksikliği, emek takibinin olmaması, teliflerin düşüklüğü ve gecikmesi de kültürel üretimi sistematik olarak kırılganlaştırıyor.

ekran-resmi-2025-11-23-22-58-57
Eymen Aktel | Fotoğraf: .artSümer Gallery

Kolektif Emek – Bireysel Emek Ayrımı ve Kadın Kültür Çalışanları

Sanat üretimi her ne kadar bireysel bir pratik gibi görünse de onu çoğu zaman kolektif bir emek örgüsünün sonucu olarak düşünebiliriz. Bir eserin görünür olmasında sanatçıyla birlikte asistanların, malzeme sağlayıcılarının, teknik ekibin, galeri çalışanlarının, küratörün, (varsa) katkıda bulunan diğer disiplinlerin çalışanlarının emeğini yok sayamayız. Bir sergiyi düşündüğümüzde onun sanatçının üretimi olmasına ek, metin yazarından kurulumu yapan ekibe, nakliyeciden iletişim ekibine uzanan geniş bir emek zincirinin ürünü olduğunu bilmek önemli. Ancak bu kolektif emek, görünürlük bakımından gölgede kalabiliyor. Bu nedenle kültür alanındaki bu çaba, hikâyesi ötekileştirilen, görünmez kılınan bir emek türü olarak da karşımıza çıkıyor. Hatta öyle ki uzaktan bakıldığında ışıltılı görünen bu yapının arkasında saklanan bir değersizlik hali bulunuyor…

Avrupa’daki tartışmalarda öne çıkan bir kavram var: “Sanatçı statüsü”. Bu, sanatçının resmî olarak tanınması, sosyal güvenceye erişimi, vergilendirme kolaylığı ve sözleşme tipleri gibi konuları kapsıyor. Birçok ülkede tartışılan bu yapı, sanatçının işgücü piyasasında “ne olduğu” sorusunu gündeme getiriyor: İşçi, serbest çalışan, girişimci, proje bazlı üretim yapan bir uzman? Bu tanımsal belirsizlik, kültür alanındaki çalışanların haklarının korunmasını zorlaştırıyor. Sanatçının emeği çoğu zaman ölçülemeyen, zamansız, “tutku işi” olarak görüldüğü için, ekonomik karşılığı da eksik kalıyor.

ekran-resmi-2025-11-23-23-00-08
Eymen Aktel | Fotoğraf: .artSümer Gallery

Günümüz sergilerinde “emek” temasının artması şaşırtıcı değil

Hem yerel hem uluslararası güncel sanat pratikleri, son yıllarda beden, kolektivite, üretim, dayanıklılık, işlev, topluluk gibi kavramlara yoğunlaştı. Dünyanın içinde bulunduğu ekonomik ve sosyal koşulları daha net kavrayabilmemiz için bize işaretler bırakılıyor gibi… Bunun başlıca sebepleri olarak da şunları sayabiliriz: Pandemi sonrası freelanceleşme arttı. Dijitalleşme yeni iş yükleri yarattı. Kültür fonlarının azalması, üretimi daha kırılgan hale getirdi. Sosyal güvencesizlik, sanatçıları çok daha savunmasız bıraktı. Kadın çalışanlar, göçmen sanatçılar, genç üreticiler en kırılgan gruplar hâline geldi. Güncel sergilerde işlenen “emek” konusunu görmezden gelinemeyecek bir gerçekliğin form bulmuş hâli olarak nitelendirmek çok da yanlış olmayacaktır diye düşünüyorum.

Bugün kültür-sanat alanında emekten bahsetmek, ekonomik bir tartışma yürütmekten ziyade; politik, sosyolojik, duygusal ve yapısal bir çerçeve kurmak anlamına geliyor. Sanatçılar, küratörler, kültür profesyonelleri; geliri düzensiz, statüsü belirsiz, sosyal güvenliği eksik, emeği görünmez bir alanın çalışanları olarak dayanıklılığın yeni biçimlerini üretiyor. Bu yüzden kültür-sanat alanını bir bakıma çalışma hayatının dönüşümünü anlamak için güçlü bir gösterge olarak düşünebiliriz.

Kişinin yaşamının çok büyük bir parçasını oluşturan “emek ve üretim” konularına Eymen Aktel de bu sergide çok yerinde ve estetik biçimde değiniyor.

ekran-resmi-2025-11-23-23-02-15
Eymen Aktel | Fotoğraf: .artSümer Gallery

Sanatçı Eymen Aktel’in sergisi “Joy of Rainless Lands” üzerine

Aktel’in pratiği, “toplumsal düzen”, “emek” ve “çoğulcu yaşam biçimleri” etrafında şekillenen bir düşünsel yapıya sahip. Joy of Rainless Lands’deyse bu yapının üç güçlü basamağı öne çıkıyor. İlk olarak, kolektif emek ve üretim vurgusu dikkat çekiyor; sanatçı birçok kompozisyonda bir arada çalışan toplulukları, ortak bir eylemin içinde bulunan figürleri, dayanışmayı çağrıştıran cemaat hissini öne çıkarıyor. Buna karşılık gelen ikinci basamak ise bireysel aidiyet ve koruma; bazı çalışmalarda yalnız figürler ya da içeri doğru kapanmış, korunma hâlindeki varlıklar yer alıyor ve bu karşılıklı durum, toplumun hem içinde hem de kıyısında konumlanma hâlini düşündürüyor. Üçüncü ve belki de serginin bütününe en ince şekilde yayılan basamaksa, zamansal geçişler ve mitolojik referanslar; Aktel’in eski kültürlerin estetik kodlarını günümüzün sosyal gerçeklikleriyle bir araya getirmesi, tarihsel bir süreklilik hissi yaratırken figürlerin taşıdığı anlamı da derinleştiriyor. Bu yapı, eserlerin içeriklerinde ve serginin mekânsal düzeninde birbirinin içine geçiyor. Sergi, geçmiş, şimdi ve geleceğin birbirine temas ettiği; emek, aidiyet ve kültürel hafıza arasında dolaşan güçlü bir süreklilik duygusu kuruyor.

Aktel’in yaklaşımı, serginin kavramsal derinliği kadar güçlü bir estetik yapıya sahip. Sanatçı, eserlerinde antik estetik referanslarından beslenen heykelsi duruşlar ve klasik mitolojiyi çağrıştıran kompozisyonlar kullanıyor. Bu tarihsel çağrışımlar, günümüz toplumsal gerçekliğine zemin hazırlamak için devreye giriyor sanki. Renk ve form kullanımıysa bence çok bütünsel bir estetik hali…

Eserler, bir yandan coğrafi ya da iklimsel anlamda kuraklığı çağrıştırıyor diğer yandan sosyal ve politik planda “destek eksikliği”, “kaynakların azlığı” ya da “zor koşullar altında üretme / yaşama” hâlini sembolize ediyor. Yani genel anlamda emek, üretim ve işgücü sorunsalını estetik bir şekilde sorguluyor. Bu ele alışın “joy” yani sevinç, mutluluk kelimesi başlığında işlenmesi ise bana kalırsa oldukça vurucu bir tutum. Belki de zorluklara rağmen kolektif hareketin, üretimin ve insan-doğa ilişkilerinin bu vizyonla ele alındığında umutlu bir gelecek sunabileceğine atıfta bulunuyor, kim bilir. Sergiyi, 5 Aralık’a kadar ziyaret edebilirsiniz.

Kapak Fotoğrafı: .artSümer Gallery

İlginizi çekebilir: Ece Zeren Aydınoğlu’ndan Sanat ve Anlam Arayışı