Kadim tanrıların, sarayların, kutsal kapıların ve gizemli efsanelerin toprağı Mezopotamya’da bir figür vardır ki yalnızca taşla sınırlı kalmaz, insan ruhunun eşiklerine kadar uzanır. Ne mi? İnsan aklının, hayvani gücün ve göksel ışığın aynı anda gölgesini düşürdüğü Lamassu… Bu yazıda onun izini sürerken bir yandan da geçirdiğimiz seneye, kendi iç dünyamızda bıraktığımız derin yankılara kulak vermeyi amaçlıyorum.

Lamassu | Fotoğraf: smarthistory.org

Mezopotamya ve Kadim Kapıların Eşiği

Dicle ile Fırat’ın bereketli toprakları. Bereketli ama aynı zamanda sert, cömert ama tehditkar bir coğrafya. Bu topraklarda yaşayan insan için hayat sürekli bir denge hali. Sel gelebilir, savaş çıkabilir, tanrılar kızabilir… Belki de tam da bu yüzden Mezopotamya insanı, sınırları çok ciddiye aldı. Kapıları, eşikleri, girişlerini kutsallaştırdı. Ve işte tam o eşiklerde Lamassu belirdi.

Taş Bir Muhafızdan Fazlası

MÖ yaklaşık 3000–700 yılları arasında, Asur İmparatorluğu döneminde, özellikle Ninova, Nimrud ve Dur-Şarrukin’de Lamassu heykelleri saray ve tapınak kapılarına yerleştirildi. İnsan başlı, boğa ya da aslan gövdeli, kartal kanatlı bu figürler yalnızca “görkemli” değildi. Onlar, kötülüğü uzak tutması için dua edilen, ritüellerle kutsanan varlıklardı. Tanrıların gücü ve iradesiyle kadim olanı korumak adına görevlendirilmiş askerlerdi.

Ama Lamassu’yu ilginç kılan şey, sadece neyi koruduğu değil, nasıl koruduğu idi. Her şeyden önce, Lamassu’nun kendisi bir hikâye değil; hikâyenin ta kendisi gibi durur. İnsan başıyla bakar dünyaya… Nasıl düşündüğümüzü, neyi öğrendiğimizi ve hangi kapılardan geçmeye cesaret ettiğimizi sorgulatır gibi. Eşikte durmasının tesadüfi bir yanı yoktur. Davetli de olsan davetsiz de olsan geçtiğin eşiğe dikkat etmen gerekir. “Gerçekten bu eşiği geçmeli misin? Geçtiğinde yaşayacaklarına hazır mısın? Nereden biliyorsun bu eşikten geçtikten sonra hayatının aynı kalacağını? Buna hazır mısın?” sorularını peş peşe sorar gibidir.

Gövdesi ise boğa veya aslan olan bir beden. Bu güçlü beden aslında direnç ve sabrın fiziki, sembolik bir yansımasıydı. Eşikten geçtikten sonra olacaklara direncin var mıydı? Kanatları ise göğe uzanan bir ruhtu, maddi olanın ötesi… Yani aslında kapıların önüne yerleştirilen Lamassu heykelleri, sadece taş bir koruyucu değil, kendi iç dünyamızın da sorgucularıydı. Böylece tarih boyunca Lamassu, yalnızca bir heykel değil; insanın bilinç ve bilinçaltı arasındaki sessiz muhafızı da oldu.

Beş Bacaklı Bir Çelişki

Lamassu heykellerine dikkatlice bakarsak, çoğunun beş bacaklı olduğunu fark ederiz. Önden bakıldığında sabit durur, yandan bakıldığında yürür. İlk bakışta mimari bir hile gibi görünse de biraz durup düşününce bunun bir mesaj taşıdığını anlarız. Lamassu, sanki bu ikisini aynı anda kabul etmemizi ister: Hem durabilmeyi hem yürüyebilmeyi. Biri geçmişi tutar, diğeri geleceğe bakar ama gerçek yolculuk, tam da bu ikisinin arasında gizlenmiştir.

İçimizdeki Kapılar

Lamassu | Fotoğraf: smarthistory.org

Bugün belki artık saray kapılarımız yok ama her gün bazı eşiklerden geçiyoruz. Bir düşünceyi kabul edip etmeme kararı verirken bir duyguyu bastırırken ya da onunla yüzleşirken, geçmişle gelecek arasında sıkıştığımız o anlarda. İşte tam orada, Lamassu yeniden beliriyor.

Her ne kadar antik dünyada Assurbanipal davetlilerinin ve rakiplerinin gözünü korkutmak ve halkını korumak için kapı eşiklerine dev Lamassu heykelleri yaptırsa da bence modern dünyada Lamassu, dış dünyayı koruyan bir varlıktan çok, iç sınırlarımızın muhafızı. Neyi içeri alacağımıza, neyin bizi zehirleyeceğine karar veren bilinçaltımız o.

Ve belki de en zor soru şudur: Neden sürekli korunmak, ölçülü olmak, standartlara uymak zorunda hissediyoruz? Güçten korktuğumuz için mi onu bastırıyoruz? Öfkemizi, arzumuzu, tutkumuzu hatta isyanımızı bile toplumun anlayışından uzak yaşadığımız için mi sadeleştiriyoruz?

Oysa Antik Mezopotamya insanı gücü inkar etmemişti; ona bir bilinç vermeye çalışmıştı. Lamassu’nun insan başı tam da bu yüzden vardı. Güç, akılla birleştiğinde korunur, büyür, doğru olana hizmet eder, bastırıldığında ise yıkıcı olur. Belki de Lamassu’nun bize asıl söylediği şey çok basittir: Korunmak, dünyayı dışarıda tutmak değil, kendi sınırlarını çizmektir.

Yani özetle Lamassu, Mezopotamya’nın topraklarında doğmuş olabilir ama asıl yurdu insanın iç dünyasıdır.

Kapak Fotoğrafı: The Metropolitan Museum of Art

İlginizi çekebilir: Ariadne’nin İpi’nden Mitolojide Labirent