M.C. Escher: Algının Mimarı ve Gerçeğin Keşfi
Bu yazımda M.C. Escher sergisinden bahsedeceğim. Açıkçası Escher daha önce çok yakından bildiğim bir sanatçı değildi. Bir süredir kültür-sanat etkinliği yapmadığım için seçtiğim bir sergiydi ama sanırım uzun zamandır beni en çok heyecanlandıran sergilerden biri oldu. Gördüğüm her şey bana çok keyif verdi; fakat eserlerin arka planını okudukça sergiyle kurduğum bağ daha da güçlendi. Ben de sergide aldığım notları biraz toparlayıp sizinle paylaşmak istedim.
Bu sergi ile birlikte şunu da fark ettim: Bir şehirde zaman zaman yalnız hissediyorsanız, bir sergiye gitmek ve sonra onun üzerine yazmak gerçekten iyi gelen bir aktivite olabiliyor. Hem dışarıyla temas ediyorsunuz hem de gördüklerinizi kendi içinizde bir yere yerleştiriyorsunuz. Ayrıca Escher’in eserlerinden sonra aklımda kalan en belirgin düşünce şuydu: Gerçeklik sandığımız kadar sabit, insan algısı da sandığımız kadar tutarlı olmayabilir. Sanırım bu esneklik ve belirsizlik beni biraz rahatlattı. Çünkü bazen dünyayı tam olarak anlamak zorunda olmadığımızı, gördüğümüz şeylerin de her zaman tek bir anlama gelmediğini hatırlamak iyi geliyor. Sanırım bu giriş yine o havalı ve profesyonel yazı girişlerinden biri olmadı ama neyse… Zaten yüz yüze konuşuyor olsaydık da girişi biraz uzatır, muhtemelen bütün bunları anlatırdım. Şimdi artık yazıya geçebiliriz.
Algının Kırılganlığı
Bir şeyin ters gittiğini hissettiğiniz ama neyin ters olduğunu ilk bakışta anlayamadığınız anlar oldu mu? Muhtemelen bu cümle sizi kişisel tarihinizdeki bazı sahnelere bile götürdü. Belki bir konuşmaya, belki bir bakışa, belki de eski bir ilişkinize (yoo, kendi deneyimimden bahsetmiyorum). Hani adını tam koyamadığınız ama havada asılı duran garip bir his olur ya, biraz da ona.
Şimdi sizi nazikçe o sahneden alıp odağı M.C. Escher’e çevirmek istiyorum. Yalnız hissi tamamen geride bırakmayın; çünkü Escher’in eserlerine bakınca yaşanan şey tam olarak buna benzer: Bir şey yerli yerinde değildir, ama neyin yerinden oynadığını hemen anlayamazsınız ve bu da merakla dolu bir huzursuzluk hissi doğurur.
İlk bakışta her şey düzenli görünür. Çizgiler nettir, yapılar simetriktir. Sonra gözünüz biraz daha oyalanır. Bir merdivenin yukarı çıkarken başladığı yere döndüğünü, suyun akarken kendi kaynağına ulaştığını, bir elin başka bir eli çizerken aynı anda onun tarafından çizildiğini fark edersiniz. İşte Escher’in sanatı tam olarak bu fark etme anında başlar.
Escher’in eserleri çoğu zaman “optik illüzyon” olarak anlatılır. Bu yanlış değildir belki, ama eksiktir. Çünkü Escher’in yaptığı şey yalnızca gözümüzü kandırmak değil; görmeye duyduğumuz güveni hafifçe yerinden oynatmaktır. Bize şunu sordurur: Gördüğüm şey gerçekten böyle mi, yoksa zihnim onu böyle görünür hâle mi getiriyor?
İnsan zihni dünyayı olduğu gibi kaydetmez. Eksik parçaları tamamlar, boşlukları doldurur, çelişkileri yumuşatır ve gördüğü şeyi anlamlı bir bütün hâline getirmeye çalışır. Üstelik bunu o kadar hızlı yapar ki, çoğu zaman kendi algımızın bu küçük düzenleme işçiliğini fark etmeyiz bile. Bu yazıda çok detayına girmedim ama bu konuyu biraz daha derinleştirmek isterseniz, Gestalt prensiplerine bakmanızı öneririm. Escher’in eserlerinde algının nasıl organize olduğunu, zihnin boşlukları nasıl tamamladığını ve gördüğümüz şeyi nasıl ‘anlamlı’ hâle getirdiğini düşünmek için çok iyi bir başlangıç noktası olabilir.
Escher tam da bu otomatik işleyişin içine girer. Perspektifi birden fazla yöne açar. Yerçekimini tek bir doğrultuda ilerleyen bir kural olmaktan çıkarır. İç ve dış arasındaki sınırı bulanıklaştırır. Ama bütün bunları rastgele, dağınık ya da kaotik bir şekilde yapmaz. Aksine, neredeyse fazla kontrollü bir düzen kurar. Bence Escher’i rahatsız edici kılan şey de budur: Onun dünyasında kaos yoktur; aksine, fazla düzen vardır.
Çizdiği yapılar mantıklı görünür. Perspektif kurallarına uyuyor gibidir. Mekânsal olarak akla yatkın hissedilir. Fakat biraz dikkatle bakınca fiziksel dünyada var olmalarının imkânsız olduğunu anlarız. Escher bize mantıksız bir dünya göstermez. Daha tuhafını yapar: İmkânsız olanı, bir anlığına mümkünmüş gibi hissettirir.
Escher’in en bilinen işleri “imkânsız yapılar” olarak adlandırılır ama bu imkânsızlık, kaotik bir hayal gücünden değil, aşırı bir düzen duygusundan doğar. Onun çizdiği yapılar: Üç boyutlu görünür, perspektif kurallarına uyar , mekânsal olarak mantıklı hissedilir. Ve yine de fiziksel dünyada var olamazlar. Bu da algıya dair basit ama sarsıcı bir şeyi görünür kılar. Zihin, çelişkili bilgileri bile tutarlı bir gerçeklik gibi organize edebilir. Yani gerçeklik dediğimiz şey yalnızca dışarıda duran, sabit ve dokunulmaz bir yapı değildir. Biraz da zihnin kurduğu, tamamladığı, düzelttiği ve bazen yanlış anladığı bir şeydir.
Escher’in sanatında beni en çok etkileyen taraflardan biri de kendi üzerine kapanan yapılar. Drawing Hands’te iki el birbirini çizer. İlk bakışta zekice bir görsel fikir gibi görünüyor. Ama biraz oyalanınca soru büyür: Hangisi önce başladı? Çizen kim, çizilen kim? Bir şey kendini yaratabilir mi? Escher bu sorulara cevap vermez. Zaten güzelliği de biraz buradadır. İzleyiciyi açıklamayla rahatlatmaz; onu sorunun içinde bırakır.
Benzer şekilde bazı eserlerinde görüntü kendi içine doğru açılır. Başlangıç ve son belirsizleşir. İçerisi ve dışarısı birbirine karışır. Bir noktadan sonra resme dışarıdan bakan biri gibi değil, resmin kurduğu düşünce biçiminin içinde dolaşan biri gibi hissedersiniz.
Bir diğer önemli mesele dönüşümdür. Escher’in dünyasında hiçbir form tamamen sabit kalmaz. Bir desen yavaşça figüre dönüşür. Kuşlar başka yapılara evrilir. Bir yüzey, başka bir gerçekliğe açılır. Bu geçişler sert ve keskin değildir; daha çok sessizce gerçekleşir. Bir şeyin ne zaman başka bir şeye dönüştüğünü tam olarak yakalayamazsınız.
Escher’in eserleri dünyayı daha basit hale getirmez. Tam tersine, anlamanın ne kadar kırılgan olduğunu gösterir. Görmenin her zaman bilmek olmadığını, algının her zaman doğru çalışmadığını, gerçeklik dediğimiz şeyin sandığımız kadar sabit olmayabileceğini hissettirir.
Bu yüzden Escher’e bakmak, yalnızca bir sanat eserine bakmak değildir. Bir anlığına kendi zihninin nasıl çalıştığını yakalamaktır. Ve belki de en rahatsız edici olan şey tam da budur: Bazen gördüğümüz dünya, dışarıdaki dünyanın kendisinden çok, zihnimizin ona verdiği biçimdir.
Kapak Fotoğrafı: Ezgi Cenk
İlginizi çekebilir: Ezgi Cenk’ten Ece Haskan ile: Saklambaç Sergisi Üzerine


Ezgi Cenk 















Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!