House of the Dragon 3. Sezon: Taht Hakkı Olanın mı, Hak Edenin mi?
Dizinin üçüncü sezonu, ilk bölümüyle epik bir açılış yapıyor. Ve ortaya attığı “taht hakkı olanın mı, hak edenin mi?” sorusuyla bizi bu ikilemde tuttuğu sürece izlemeye değer dizi olacak gibi. Sekizinci sezon sebebiyle ağır eleştirilere maruz kalan Game of Thrones, yıllar geçtikçe ondan bir tane daha gelmeyeceğini kabul eden pek çok insan tarafından hâlâ çok seviliyor ve hâlâ çok izleniyor. Böylesi bir kötü şöhrete sahip olsa da halefi House of The Dragon’ın ilk sezonu HBO’ya yeni rekorlar kazandırmıştı. Çünkü hem bu evreni hem de ejderhaların en görkemli zamanlarını izlemek herkes için heyecan verici geliyordu.
Game of Thrones’un kabaca 200 yıl öncesinde geçen dizi, Targaryen’lerin taht mücadelesini anlatıyor ve ilk sezonu genel olarak bunun nedenlerine ayrılmıştı. Serinin yaratıcısı George R.R Martin de dahil pek çok kişiyi tatmin eden bir sezondu bu ve oyunculuklarıyla, atmosferiyle ve senaryosuyla dönemin en güçlü hanesi Targaryen’lerin hikâyesini daha büyük prodüksiyonlu Game of Thrones gibiydi adeta.
Ancak ikinci sezona geldiğimizde hem Martin hem de seyirci olarak biz, homurdanlamaya başlamıştık. Nitekim yaratıcı, yazar ve yapımcı Ryan Condal hem Martin ile anlaşamıyordu hem de dizinin olay örgüsü aksaklığı ve diyalogları, insanları çileden çıkarıyordu. Üstelik George R.R. Martin, blogunda Ryan Condal’ı “Bu artık benim hikâyem değil” diyerek eleştirmiş, sonrasında da üçüncü sezondan elini çekmişti.
Martin eleştirilerinde haksız değildi. Sanki ikinci sezonu yazan ve çeken kişiler, birinci sezonu yapanlarla aynı değil gibiydi… Daemon’ın Harrenhal’a tıkılması, tahtını göz göre göre “gasp” edenlere karşı Rhaenyra’nın Ali Rıza Bey tadında “Aman ağzımızın tadı kaçmasın” tavırlarıyla orta yolu bulma çabası, bir noktadan sonra filler bölümler olmaya başlamıştı.
Yanlış anlaşılmasın, pek çok seyirci gibi sürekli savaş, ejderha görelim demiyorum. Sadece iktidar çekişmesinin ve temponun birinci sezona oranla oldukça yavan ve derme çatma kurulduğunu düşünüyorum. Üçüncü sezonun ilk bölümünü izlemeden hemen önce arkadaşlarıma, savaşın, ejderhaların bir yere kadar olduğunu, eğer etkili bir hikâye izleyemeyeceksek pekala Marvel da izleyebileceğimizi söylemiştim.
İşte üçüncü sezon, tam böylesi şüphelerin olduğu bir ortama geliyor. İkinci sezonda ağzı yanan pek çok kişi, üçüncü sezona oldukça temkinli yaklaşıyor. Savaş tam tamlarının duyulduğu bir ortamda biten ikinci sezonundan ardından üçüncü sezon, bizi tam burada karşılıyor. Alicent ve Rhaenyra’nın, savaşı engelleme çabası olsa da cin şişeden bir kere çıkıyor.
Editör Notu: Yazının devamı spoiler içerebilir.
Üçüncü sezonun ilk bölümünün en akılda kalıcı tarafı, şüphesiz genel olarak herkesin beklediği Gullet Savaşı. Ryan Condal’ın sık sık vadettiği görkemli savaş, söylediği kadar var ve gerçekten şok edici. Lort Corlys’ın denizcilik hünerini sonuna kadar gördüğümüz savaşta, adeta yerimizde duramıyoruz. Bu bölümde olacakları kitapları okuyanlar ve dikkatli Game of Thrones izleyicileri zaten biliyor ancak yine de spoiler vermek istemiyorum. Zaten bilseniz bile şok edici bir izleme deneyimi yaşayacağınızı söylemek mümkün.
Bu bölümü genel olarak, yanlış anlaşılmalar ve savaşı her şeyden çok isteyenler yüzünden savaşın zorunluluk haline gelmesi olarak tanımlayabiliriz. Ama bundan da önemlisi üçüncü sezon, yazının başlığındaki sorunun peşinden gidiyor. Rhaenyra, haklı varisliğinin peşinde evet ama çeşitli ihanetlere uğramış ve acılı bir anne olması sebebiyle, dizi bize onu sürekli kırılgan ve “ağlak” bir şekilde sunuyor. Tahtı gasp eden Aegon ise bütün bunlardan azade, toy ama yönetmek konusunda mahir birisi. Bu da bizi şu soruyla baş başa bırakıyor: Taht, hakkı olanın mı, hak edenin mi olmalı? İlk bölümün görkemi ve sezonun peşinden gittiği bu soruyu düşününce, ikinci sezonda yapılan hataların burada tekrarlanmayacağının sinyallerini veriyor Condal ve yazar ekibi.
Ancak House of The Dragon, tempo sorununu hâlâ çözememiş görünüyor. Dizide alışagelmişin dışında sessizlikler ve anlamsız uzayan sahneler bulunuyor. 30’ar dakikalık A Knight of the Seven Kingdoms ne olduğunu anlamadan biterken HOTD’nin ortalama bir saatlik süresi, bir buçuk saat gibi geliyor. Anlatmaya çalıştığı hikâyeden, atmosferden, oyunculuklardan, müzikten genel olarak memnunum ama az önce saydığım sebepler, pek çok izleyici için ortak şikayet sebebi olabilir. Gölgesinde yaşamaktan asla kurtulamayacağı Game of Thrones’un temposunu düşününce, daha da göze batıyor bu durum. Belki HOTD’nin önündeki en büyük engel, bu kıyaslamadır.
Matt Smith’in, oynamaktan büyük keyif aldığı Daemon ise yine kendine has karizmasıyla, var olduğu sahneleri taşıyor. Aegon yanlılarıyla cephe önlerinde savaşırken gördüğümüz Daemon, artık hiç olmadığı kadar Rhaenyra’ya sadık ve onun gerçek kraliçe olduğuna inanıyor. Ancak ilerleyen bölümlerde Daemon’ın, Rhaenyra’nın saygısını kazanmak için sadece eşi olması, ona yetmeyebilir. Nihayetinde ikinci sezonda gördüğümüz bazı durumlar, Daemon’ın bundan fazlası olmak için daha fazlasını yapması gerekeceğini gösteriyor gibi.
Bu noktada Emma D’Arcy ve Rhaenyra karakterinden de bahsetmek gerekiyor. Doğrusu D’Arcy’nin bu karakter için hep çok uygun bir isim olduğunu düşündüm. Ancak ona yazılan olaylar ve durumlar, bir noktadan sonra sürekli sızlanan ve şikayet eden bir anne imajı yaratıyor. D’Arcy’nin oyunculuğu da bunu daha çekilmez hale getiriyor. Bu yüzden üçüncü sezon itibariyle dizide çok sevilecek ve sivrilecek isimler bir kez daha Daemon ve bu sezon diziye Lord Ormund Hightower karakteriyle katılan James Norton olabilir. Lord Ormund, tam da yeşillerin ihtiyacı olan bir Daemon gibi; sert, acımasız, vakur ve karizmatik. Muhtemelen üçüncü sezon sonunda hayranlar, Siyahlar ve Yeşiller yerine Daemon ve Ormund olarak ikiye ayrılacak.
Ramin Djawadi’nin müzikleri de tansiyonu yükselten önemli bir etken. İlk bölümünde jeneriği olmayan ve bir süre Game of Thrones jeneriğiyle “idare eden” dizinin, kendine has bir jeneriği de ayrıca keyif veriyor.
Sonuç olarak House of The Dragon’un üçüncü sezonu, ilk bölümüyle epik bir açılış yapıyor. Ve ortaya attığı “taht hakkı olanın mı, hak edenin mi?” sorusuyla bizi bu ikilemde tutmaya devam ettikçe izlemeye değer bir dizi olmaya devam edecek.
Kapak Fotoğrafı: HBO Max
İlginizi çekebilir: Eralp Alper’den A Knight of the Seven Kingdoms


Musa Bölükbaşı 












Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!