İlk Kars seyahatimin sonunda bilmiyorum beyaz Türk’ün doğu ile imtihanından geçebildim mi ama o seyahatten sonra Kars’ı sevdim, hem de çok sevdim. O geziden sonra şehri farklı dönemlerde ziyaret etme olanağı buldum ve her gidişimde bir daha gitmek için bir bahane bulacağımdan emin olarak geri döndüm. Yaşamımda beni en az Floransa, Siena, Cordoba, Prag veya Viyana kadar etkileyen bu şehre bir şekilde de düştü hep yolum. Kars hep en merhametli yanım, en saf çocuk halim olarak kaldı; benim için bir arınma, ruhsal bir temizlenme, bir gufran oldu. Kars, benim için Dranas’ın ‘KAR’ şiirinde sözünü ettiği ‘‘dünyanın büyülü yalnızlığını unutmak için buğulu bir aynanın beyaz dokusunda yaşadığım saf bir rüyaydı.’’

[…] Kars’taki kar yağışı, Türkiye’den uzaklığı, kendi güzelliği, şiirsel bir havası olması çok uygun geldiği için bunun Kars’ta geçeceğine karar verdim.

– Orhan Pamuk, “Kar” romanı hakkında

Ben küçükken “Urfalıyam ezelden gönlüm geçmez güzelden” türküsünü “Karslıyam ezelden gönlüm geçmez güzelden” olarak bilirdim. 2004’te Kars’a yaptığım ilk seyahate başlarken bu çocukluk hatam aklıma gelmişti ve tüm seyahat boyunca da aklımdan çıkmamıştı. Hatta türkünün öyle olduğuna kendimi o kadar çok inandırmıştım ki görüştüğüm Karslılara bu türkünün hikâyesini bile sormaya kalkmıştım. Sözünü ettiğim Kars seyahatimin, o tarihe kadar gittiğim en doğudaki şehrin Ankara olduğu (Doğu Karadeniz hariç) düşünülürse, bu türkünün çok ötesinde bambaşka anlamları vardı. 2004 yılının Ocak ayında yaptığım o Kars gezisi benim yaşamım açısından bir milat oldu. O gezi klişe tabirle Nişantaşı’nda oturan bir beyaz Türk’ün doğu ile imtihanından veya 2002 tarihinde yayınlanan Orhan Pamuk’un Kar romanı sayesinde de Kars’ın uzun süredir Türkiye gündeminde olmasından öte bir şeydi; bir tür kendini bulma yolculuğu, bir iç hesaplaşmaydı.

O Kars yolculuğum çok maceralı ve uzun sürmüştü. Yoğun kar yağışı yüzünden İstanbul’dan cuma sabah 06.00’da başlayan seyahatim cumartesi öğleden sonra sona ermişti. Uçağım Ankara’ya inmek zorunda kalmıştı ve ben bir gece Ankara’da konaklayıp öyle devam etmiştim Kars’a.

2004’den sonra toplamda 3 kere daha gitme şansı buldum Kars’a. Kars, Orhan Pamuk’un Kar romanındaki kadar bunaltıcı, baskılı, iç karartıcı bir şehir değil ama özellikle uzun kış geceleri insanın ağzında ancak hüzünseverlerin anlayabileceği melankolik bir tad bırakıyor. Ben hayatım boyunca çok nadir Kars’ta gece yağan karı seyrederken yaptığım kadar yoğun bir şekilde yaşamımı, varlığımı sorguladım. İtiraf etmem gerekirse kendime bir hafta tanımıştım: bir hafta sonunda kesinlikle ağır bir karabasan gibi çökmeye başlayacaktı karanlık içime. Bu Amerikalılar’ın dediği bir “Small-Town Blues” gibi bir hissi değildi. Bir küçük şehir hüznünün ötesinde sürekli bir kuşatma altında kalma duygusuydu; çünkü o yıllarda şehir savaştan yeni çıkmış gibi gözüküyordu adeta. O çok bahsedilen muhteşem Rus mimarisi ve taş evler insanın kendini bir Slav kentinde hissetmesini sağlıyordu ama bu II. Dünya Savaşı’ndaki Alman bombardımanı sonrasında yaralarını sarmaya çalışan Minsk, Stalingrad ya da Kiev hissine yakındı.

Kars ilk ziyaretimden sonra bir yenilenme, klişe tabirle makûs talihini değiştirme sürecine girdi. 2017 yılında gerçekleştirdiğim son ziyaretimde gördüğüm Kars, yıllar içinde çok ciddi bir gelişmeye sahne olmuş, yenilenmiş bir şehir izlenimi veriyor. Şehrin geçmişinden kalan pek çok bina yakın zamana kadar düşmüş soyluların eskiden balo salonlarında büyük bir gösteriş içinde sergilenmiş ama artık pis ve yırtık kıyafetlerine benzeyen görüntülerinden kurtulmaya başlamış. Aralarında hala metruk duranları olsa da pek çok bina şehre kazandırılmış. Rus döneminden kalan binaların en güzellerinden biri olan ve son gidişimde konaklama şansı bulduğum Cheltikov Konağı bu dönüşüme iyi bir örnek. Çarlık Rusya’nın yönetimi altındayken bölgenin en önemli ailelerinden biri olan Cheltikovlar için 1894’de tamamlanan ve zaman içinde farklı amaçlar için kullanılan konağın yenilenerek bir butik otele dönüştürülmesi Kars turizmi için de büyük bir adım olmuş. Sadece tarihi atmosferi, Kars’a hâkim Rus Mimarisi’nin temel özelliklerini taşıyan Baltık-Barok üslubunun taş ve ahşap ustalığının en iyi örneklerini görmek için bile Kars’a gidilip bu otelde kalınmalı. Bina adeta bir müze-hotel.

Rus Evleri yanında Kars’ın simgelerinden biri olan ve önce Havariler Kilisesi adıyla bir Hristiyan İbadethanesi olarak inşa edildikten sonra Selçuklular’ın Kars’ı fethi ardından camiye dönüştürülen ve Kümbet Camii adını alan tarihi yapı da başlı başına bir hazine. Yenilenme çalışmaları sonrasında şehrin görkemli tarihinden süzülüp günümüze ulaşıyor ve Kars’ı süslüyor.

Ve Kars’ın belki de en önemli simgesi Kars Kalesi… Dıştan tüm heybetiyle adeta şehre yüksekten bakan bir kartal ama içinde hala eskinin Kars’ı gibi harabe. Refik Durbaş’ın şiirinde dediği gibi “Ol hasretin külhanında 
yakıyorum gurbetimi / Kars kalesi karlar altında.” Kale’de yapılacak iş hâlâ çok.

Bir Kars ziyaretinde şehir merkezi mutlaka gezilmeli ama şehirden çıktıktan sonra da Kars’ın etrafı insanda gerçeküstü duygular uyandıracak düzeyde tarihi ve doğal zenginliklerle dolu. Anadolu topraklarının medeniyetler açısından ne kadar zengin olduğunun bir kanıtı olan ve UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’nde yer alan Ani Harabeleri bunların en önemlisi. Kars’ın tarihsel görkemini yansıtan, bir zamanların İpek Yolu’nun Anadolu’ya giriş kapısı, Anadolu’nun en zengin şehirlerinden; Ermenilerden Selçuklulara ve Osmanlılara medeniyetler geçidine ev sahipliği yapmış, tarih boyunca yaşadığı tüm yağmaya rağmen hala ayakta…

Efsaneler diyarı, buzun şiirsel ifadesi Çıldır Gölü… Bir Çaykovski noktürnü kadar lirik. Kışta ayrı güzel, baharda ayrı… Her bir mevsimde Refik Durbaş’ın göl üzerine yazdığı şiirinde dediği gibi gölün ayrı bir kapısından girilmeli: “Çıldır Gölünün de / İki kapısından biri / Hüzün ve Elem / Öteki yalnızlık korkusu…”

Ve yeme-içme… Kars’a ilk geldiğimde yaşadığım bir anıyı hiç unutamam: Düzenlediğimiz çalışma sonrasında toplantıyı yaptığımız yerde düzenlenen öğlen yemeği gerçekten çok kötüydü. Çoğunluğunu üniversite öğrencilerinin oluşturduğu katılımcılar de yemeyince aralarından birine sordum “Siz de yemeği beğenmediniz mi?” diye. Bugün bile aldığım cevap üzerine uzun uzun düşünürüm: “Yemekler fena değildi ama tavuk budunun yanında bıçak geldi. Şimdi arkadaşlar tavuğu bıçak ile yiyemediler. Sizden utandıkları için de tavuğu elleriyle de yemediler. Ekmek ile karınlarını doyurdular.” Kars gençleri artık bu kadar çekingen değil; kendilerine güvenleri daha yüksek ve Kars’ta iyi yemek günlük yaşamın bir parçası. Öyle ya son ziyaretimde bir kez daha gördüğüm ve karar verdiğim gibi gastronomik açıdan Türkiye’nin en önde gelen yörelerinden biri haline gelen bu şehirde özgüven artmaz mı! İkliminin ve coğrafyanın avantajlarını iyi kullanan Kars, gravyer peyniri, bal ve kaz gibi dünya çapında ürünlere sahip. Bunun yanında muhteşem doğasında yetişen hayvanlarından elde edilen taze ve eski kaşar ve küflü çeçil gibi peynirler ve muhteşem etler de Kars’ı bir gastronomi cenneti haline getiriyor. Tabii tüm bu zenginliğin tacı hiç kuşkusuz kaz. Sadece o kazı mevsiminde yemek için bile Kars’a gidilir. Buna bir de Karslılar’ın misafirperverliği, yıllardan süzülüp gelen derin kültürleri de eklendiğinde Kars vazgeçilmez bir gastronomi durağı konumuna yükseliyor. Çok bilinen adresler dışında benim son gidişimdeki favorim Ayaz Restoran oldu. Tabi bir de her daim iyi yemek yenebilecek Kamer Restoran… Kesinlikle uğranmalı…

Kars, tüm bu romantik atmosferi, yapılan yenileme çalışmalarına ve son dönemdeki turizm atağına rağmen hala Türkiye’nin en fakir şehirlerinden biri; bunu hâlâ her sokakta, her evde, her dükkânda görüyorsunuz. Bu yüzden doğru sözcük mü biliyorum ama geçmişi ve bugünü arasındaki fark Kars’ı gördüğüm kentler içinde hala dekadansın başkentlerinden biri haline getiriyor. Kars, belki artık doğunun yitik ve yalnız kenti değil ama her daim Cemal Süreya’nın deyişiyle ‘Ölüleri yağan karda / Donmuş gözlerimin arası’’… Karslı olanların ve orada yaşayanların Türkiye’nin en önemli kentlerinden biri, Türkiye’de siyasetin nabzının attığı yer olarak tanımladıkları ama düşmüş bir aristokratın, devrim sonrası ülkesinden kaçıp sürgünde zor şartlarda yaşama mücadelesi yapan bir Beyaz Rus soylusunun ruhuna sahip bir şehir. Mağrur ama yoksul. Yerde hâlâ kar varken ceketlerle okula giden çocukların şehri. ‘Üşüyor musunuz?’ diye sorduğumda – 4-5 derecede ‘Dışarısı sıcak abi kabana gerek yok’ diyen çocukların… Çünkü Cemal Süreya’nın dediği gibi “Kars çocukların da Kars’ı…”

İlk Kars seyahatimin sonunda bilmiyorum beyaz Türk’ün doğu ile imtihanından geçebildim mi ama o seyahatten sonra Kars’ı sevdim hem de çok sevdim. O geziden sonra şehri farklı dönemlerde ziyaret etme olanağı buldum ve her gidişimde bir daha gitmek için bir bahane bulacağımdan emin olarak geri döndüm. Yaşamımda beni en az Floransa, Siena, Cordoba, Prag veya Viyana kadar etkileyen bu şehre bir şekilde de düştü hep yolum. Kars hep en merhametli yanım, en saf çocuk halim olarak kaldı; benim için bir arınma, ruhsal bir temizlenme, bir gufran oldu. Kars, benim için Dranas’ın ‘Kar’ şiirinde sözünü ettiği ‘‘dünyanın büyülü yalnızlığını unutmak için buğulu bir aynanın beyaz dokusunda yaşadığım saf bir rüyaydı.’’

Biliyorum, vahşetin çağrısı gibi Kars beni geri çağıracak.

Cemal Süreya’nın ‘Kars’ şiirinde dediği gibi:

Nasıl olsa yine bir gün
Döneriz bu yollardan geri
Senin bir elinde bir mendil
Öbüründe kuş sesleri

Kars’ı daha yakından tanımak için Yücel’in “Karlı Kars…” ve Tuba’nın “Karlar Şehri: Kars” yazılarını okuyabilir, Doğu Ekspresi’ne alternatif kış seyahati için önerileri için Kış Tatili: Türkiye’den, Karın Tadını Çıkaracağınız 10 Öneri listemize göz atabilirsiniz. Ayrıca Doğu Ekspresi’yle yakın zamanda Kars’a doğru yolculuğa çıkmış 10 gezginden önerilere buradan ulaşabilirsiniz.

 

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?