Babylon’un çatısı altında olduğu Pozitif’in eski ofisinde, ofisin neredeyse tamamından görülebilen, büyük harflerle yazılmış iki söz vardı; “To make a great dream come true, you must first have a great dream” ve “Do the right thing”. Büyük bir hayali gerçekleştirmek için önce büyük bir hayaliniz olmalıdır, ikincisi ise, doğru olanı yap.

Sözleri ilk gördüğüm sırada, varoluş sancılarını bilinçli şekilde yaşamaya yeni başlamış ve henüz ilk kez aşık olmamış bir üniversite öğrencisiydim ancak yine de, tuhaf bir şekilde, sözlerin benimle kaldıklarını hissettim. Kalan o his, gerçekliğe dönüşen ve yaşamaya devam eden bir düşün hikayesiymiş meğer, aynı Babylon gibi.

Babylon, Asmalımescit

2000’lerin sonundan itibaren üniversite okuyan ve o zamanlarda yolu bir şekilde Asmalımescit’e düşmüş olanların çoğunun bilmediği bir şey var: Asmalı, yakın bir zaman öncesine kadar, değil şimdiki tekrar canlanmaya çalışan hali gibi olmak, akşam saatlerinde gitmeye çekinilen bir mahalleymiş. 1900’lerin başından beri süregelmiş renkli ve bohem yapısını 60’ların sonunda kaybetmesinin ardından uzun yıllar boyunca mobilyacılar ve tekstil atölyeleri, terk edilmiş apartmanlar ve Beyoğlu’nun arka sokakları deyiminin ürkütücü bir örneği görüntüsüyle hayatını sürdürmüş.

Fotoğraf: pinterest.com/

Yakup ve Refik Meyhaneleri dışında (ki onlar çok daha önceden beri oradalar) 90’ların başından günümüze kalan mekan yok diyebiliriz. Ancak kiralar düşük, semt Beyoğlu olunca ve de tarihi göz önüne alındığında, 90’ların ortalarında sanatçıları, özellikle ressamları kendine yeniden çekmeye başlayan bir tarafı oluşmuş. Sanatçılar da etraflarına, yani Asmalımescit ve Tünel bölgesine; belli bir saatten önce kapatılmaya özen gösterilen kitapçıları, çerçevecileri, sanat galerileri ve yeni meyhaneleri çekmiş. Türkçe rock müzik, 60’lar ve 70’lerin ardından kendine ancak 90’ların sonunda yer bulmaya başlayarak dinleyicilerini pek çok sosyal yönden etkilerken; caz, belli bir kesimin, bir kulübe giderek dinlenecekse asla Asmalı gibi bir muhite gelmeden tüketmeyi tercih ettikleri bir tür, hala bile yeterince tanınmış diyemediğimiz İstanbul müziği, bir azınlık veya sokak müziği, reggae ve genel olarak dünya müziği ise ulaşılması oldukça zor, çoğunluk tarafından bilinmeyen, canlı performansının izlenmesi neredeyse imkansız olan türlermiş. Ta ki 99’da Babylon açılana kadar.

Şimdilerde Beyoğlu’nun belirli noktalarına ancak daha çok Beşiktaş, Balat, Bomonti ve Kadıköy’e yayılan üniversitelilerin Asmalımescit’in eski (birkaç sene önceki) haline tanık olmadıklarını, belki uzun da bir süre olamayacaklarını bilmek tuhaf. Işıkları kapatın, sesi açın, çünkü mekanların sepya ışıkları sokağa vuruyor, insanlar sokaklara taşan masalarda kahkahalar atarak sohbet ediyorlar, yürüyemeyecek kadar kalabalık olduğu için başkaları kendi varış noktalarına ulaşmaya çalışırken onlara sinirleniyor, bir grup insan ise Şehbender Sokak’ta Babylon’un büyük kırmızı kapısından çıkmış, girilemeyen Narmanlı Han’ın arka duvarını takip ederek bir yan sokağa, Jurnal’e geçmeye çalışıyorlar. 2000’lerin sonu, bir Cumartesi gecesi saat 01.01, birkaç metrelik yol dakikalar sonra komşu mekan Babylon Lounge’a çıkıyor, hava soğuk ama önünde duracak, dar merdivenlerinde oturacak yer zor bulunuyor, üstelik duran herkes sigara içmiyor, neyse ki tanıdık birilerini görüyorlar, onlar da onları, “Ooooo”lar, “Oğlum neredesin sen?!”ler arasından birbirlerine katılıyorlar, yanlarından geçen 3-4 müzisyen saksafon, tef ve boyunlarına astıkları küçük bir davulu çalarak aşağı iniyor.

Fotoğraf: hafifmuzik.org/

Çok değil bir iki sene geçmiş, birkaç sene sonra Galata Kulesi’nin altına çay bahçesi yapmak için konulacak sokak masaları Beyoğlu eğlence ve yemek yerlerinin genelinden kaldırılmış, semtte sevgililer yan yana oturamayacak gibi haberler dolaşıyor, yine de Asmalı, gece hala kalabalık.

Ben üniversite sayesinde İstanbul’a taşınmışım; okul, yurt ve iş nedeniyle 24 saatim Beyoğlu sınırlarında, oldukça da yoğun geçtiği için kendimden hoşnutum. O sıralarda da, eğer isterseniz, Beyoğlu’nu pis ve büyük bir alışveriş merkezi olarak görmeniz, şehrin baskısından bunalmanız mümkün veya kendi kurtarılmış bölgelerinizi yaratarak asla durmayacak bir entelektüel hayat, parti ve eğitim hayatını dengeleyebilirsiniz. Ben ve arkadaşlarım, bir dönemin sonunu mucizevi bir bölgede yaşadığımızın, şehir gözlerimizin önünde değiştiği için farkındayız.

Ortama alışmış, nasıl devamlı konserlere gidebileceğimi çözmüşken, sanatçılara yaşama alanı veren mekânlar ve insanları henüz ilahi kahramanlar olarak gördüğüm bir dönemde, bir süreliğine de olsa arkama bakmadan ülkeden kaçacağım 2015 yılına kadar tekrar tekrar gideceğim ve yurt dışındayken özleyeceğim nadir şeylerden biri olan Babylon’la tanışıyorum.

İlk kez gittiğimde Şehbender Sokak’ta 12 yıldan fazladır arz-ı endam eden canlı performans merkezi Babylon, zaten bir şehir efsanesi olarak şehrin sokaklarına, Beyoğlu’nun kaderine, insanların düşünme ve hayatı deneyimleme, görme biçimlerine sızmış, dokunmuş, onları değiştirmiş durumda. İçerideki büyük siyah-beyaz konser fotoğrafından, taş duvarlardan, duvarlardaki maskelerden, ışık oyunlarından, sahneye yakın olmaktan, kapasitesi sınırlı, hatta dar mekândaki insanların enerjisinden ağzım açık, büyüleniyorum.

Bir süre sonra büyük kırmızı kapıdan girmek, peron 9 ¾’ten geçmeye dönüşüyor. Gerçeklikten ayrıldığın ama senin için daha gerçek olan bir ortama, bir sırrı bildiğin için girebilmişsin gibi.

Fark etmeden değişiyorsunuz. Arkadaşınızın ilk groupie’lik deneyimine tanık olduğunuzda, müzik ilk kalp kırıklıklarınızı daha da kötü yapıp yine de bir şeyler hissedebildiğinizi fark ettirdiğinde, oradaki ortak deneyime izin veren ve onu koruyan duvarlar arasında güvende hissettiğinizde; Patti Smith, Marianne Faithfull ve Jane Birkin’in (!) verdikleri konserlerden izlerinin kaldığı bir alanda olduğunuzu fark ettiğinizde, Ibrahim Maalouf birkaç metre ötenizde size başka bir dünyanın hüznünü getirip konser çıkışında dans ederek yürümenizi sağladığında, Oldies But Goldies’de insanlar eşlik ettiği halde sizin bilmediğiniz bir şarkı çıktığı zaman genç olduğunuzu fark ederek övünüp dansa devam ettiğinizde, Büyük Ev Ablukada’yı izlemek için şehrin diğer ucundan gelen ablanızın, Bartu Küçükçağlayan sahneden agresif bir heyecanla elini sıkınca yüzünde oluşan şoku gördüğünüzde, ablanızın küçükken mektuplar yazdığı çocukluk kahramanını yanı başınızda gülümseyerek konseri izlerken görünce gidip kendinizi tanıttığınızda, Babylon’daysa iyidir deyip adını bilmediğiniz müzisyenlerin dünya müziğiyle, caz müziğinin kendisiyle tanıştığınızda, geç kalıp sahneyi görebilecek yer bulamayınca üst kattaki banklara oturup gözünüzü kapatıp dinlediğinizde, sonrasında adını herkesin öğreneceği Sadık Avcı’nın ışık kabinine sihri nasıl yarattığını anlayabilmek için gizlice göz attığınızda, konser saatleri öne çekildikten sonra bir saat öncesine kadar sahnede izlediğiniz müzisyenle son metroda oturduğunuzu fark edip sizi konserden tanıdığı için karşılıklı gülümsediğinizde, Athena “akustik”te kahkahalarla dans ettiğinizde, her şeyi başlatan grup olduğunu öğreneceğiniz Sun Ra Arkestra’nın, o sırada 90 yaşındaki üyesi Marshall Allen’ı grupla hala enerjik şekilde çalarken izlediğinizde, hafta sonu Babylon ya da Babylon Lounge’a gideceğinizi bilmenin güvenini duyduğunuzda, konsere girmeseniz bile Şehbender ya da Jurnal’de selam verecek biri var mıdır diye Sofyalı Sokak’a saptığınızda, Cuma geceleri Lounge önünde işlerini bir yerlerden bildiğiniz insanların yanına yaklaşarak konuşmaya başladığınızı ertesi gün hatırlayıp utandığınızda…

Fotoğraf: cut-online.com/

Evinizin devamı olarak görmeye başladıktan sonra, ismini yanlış telaffuz edenlere gözlerinizi devirip sabırsızca, “Beybilon değil o, Ba-bi-lon” demek istiyor, henüz gitmeyenler olduğunu fark edince şaşırıyor, bir yandan da sadece orada görünmek ve yer bildirimi yapmak için gelenlerden rahatsız olduğunuz için herkese bahsetmiyor, alakasız bir yerin duvarında boylu boyunca uzanan afişler arasından havalı bir müzik dergisinin kapağı gibi duran Babylon tarzını seçebiliyor, kendinizi zamanı geçmiş ve sizin için önemli bir konserin sağlam kalmış afişini duvardan çıkarıp götürsem mi diye düşünürken yakalıyor; konserlerden önce müziğe, müzisyene dair kendinizi eğitmeniz gerektiğini, bunun için cafelerde, kitapçılarda rastladığınız özenle hazırlanmış broşürler, bir süre yayımlanan Babylon Dergi, hala devam eden Radyo Babylon yayınları olduğunu, bunları şehrin genel kültür-sanat yaşamıyla beraber takip edebileceğinizi, konser sırasında sanatçılara ve (oldukça dar bir alana sahipseniz bile) seyirciler ve çalışanlara nasıl saygı göstereceğinizi öğreniyor, bazen de ahalinin kendisinin ukalalaştığını görüyorsunuz.

Fotoğraf: Pinterest

Sonradan bunların sadece sizinle ilgili olmadığını, Babylon’a giden ve sahiplenen herkesin benzer duygular yaşadığını öğreniyorsunuz. Orada çalan müzisyenlerin bile. Özgür ve güvende hissettikleri için müziklerini rahatça serbest bıraktıklarını ve birbirinden çok farklı kulvarlardaki sanatçıların bile orada kendilerini ifade edebildiğini, seyirciyle bütünleşebildiklerini, tekrar tekrar gelmek ve çalmak istediklerini, gereksiz iyi ses sistemleriyle karşılaştıklarını, çalınan cover parçalarının sahiplerine telif haklarının ödendiğini, dünya müzisyenlerinin Babylon ve İstanbul mitini yurt dışına yaydığını, ilk zamanlarda sanatçılar büyük uğraşlar sonucu ikna edilirken zamanla kendilerinin gelmek istediğini, elediğim için üzüldüğüm onlarca isim arasından Müzeyyen Senar, Erkin Koray, Cem Karaca & Kurtalan Ekspres, İlhan Erşahin, Aydın Esen, Mike Stern, Sophie Ellis Bextor, Paul Banks, The National, Jimmy Scott, Omara Portuondo, Swayzak, Hot Chip, Baba Zula, Hüsnü Şenlendirici, Selim Sesler, Sulukule Roman Orkestrası, Mısırlı Ahmet, Yeni Türkü, Kazım Koyuncu, Mercan Dede, Ceza, Ezginin Günlüğü, Bulutsuzluk Özlemi, Duman, Sertab Erener’in, yani; caz, reggae, blues, Roman, Balkan, Anadolu pop, rock, indie, rap, elektronik, DJ setleri, eski 45’liklerin, bunları içine alıp kaynaştırabilen İstanbul Müziğinin aynı pota içinde buluşabildiğini, karışabildiğini, yayılabildiğini, 2000’lerin ortasında İstanbul dünyanın merak edilen mistik şehrine dönüştüğünde Newsweek, New York Times, The Guardian gibi büyük medya kanallarının haber yapmak için konuştukları yerler arasında Babylon’un da olduğunu öğreniyor ve tüm bu saydıklarımızın aslında tesadüf olmadığını anlıyorsunuz.

Babylon, Pozitif

Fotoğraf: Babylon #birazdaha afiş projesi örnekleri, 2015

Babylon 99 Nisan’ında kapılarını resmi olarak açtıktan sonra bölgede zaman geçiren insan profili değişip çeşitlenmiş; sayısı da hızla artınca cafeler, barlar, publar, yemek yerleri, meyhaneler, kitapçılar, sanat galerileri, atölyeler, oteller daha da büyük bir hızla bölgeye yerleşmiş. Babylon bu değişimin tek nedeni demek iddialı olur, ancak zaten eski renkli günlerine dönmeyi bekleyen bir ortamda değişim için katalizör görevi görmüş. Arkadaşlarımla ikinci on yılının ilk yıllarına tanık olduğumuz Babylon’un en iyi zamanları meğer bölgeyle etkileşim ve dönüşüm yıllarında yaşanıp bitmiş, biz Asmalımescit’in neredeyse tükenecek kadar doyum noktasına ulaşmış dönemine denk gelmişiz. Yine de büyük bir sosyo-kültürel mirasın ve çabanın meyvelerine çok da zorlanmadan ulaşmışız diyebilirim.

Halbuki kurulmadan önce Babylon’un, bölgenin kaderini değiştirelim, dünyanın en saygın müzik kulüplerinden biri olalım gibi bir amacı yokmuş. Basitçe, iyi müziği İstanbul’da buluşturacak bir ev aranıyormuş…

Babylon’dan 10 sene önce, 1989’da Pozitif, üniversite eğitimleri sonrasında Amerika’dan Türkiye’ye dönen Ahmet Uluğ, Mehmet Uluğ kardeşler ve arkadaşları Cem Yegül’ün, tutkuyla bağlı oldukları “siyah müzik”i İstanbul’a dinletmek amacıyla kurulmuş. Daha doğrusu o sırada bunu yapan kimse olmadığı için kendilerinin yapması gerekmiş. En büyük hayalleri, Amerika’da izleyip büyülendikleri cazın gurusu Sun Ra’yı İstanbul’a getirmekmiş ve ilk denemelerinde başarmışlar. 1990 yılında, İstiklal Caddesi trafiğe kapatıldıktan hemen sonra, Sun Ra Arkestra üyeleriyle arkası açık bir kamyon üzerinde Cadde’yi boydan boya geçerek ilk konserlerinden birini düzenlemişler. Grup üyeleri gülerek sokağı geçerlerken etraflarındaki binlerce kişinin şaşkın bakışlarını, büyük siyah-beyaz fotoğraf olarak Babylon Bomonti’nin girişinde ve Pozitif’in sitesinde halen görebilirsiniz.

Caz, reggae ve blues ekseninde, ihtiyatlı adımlarla başlayan hikaye, müzik ve etkinlik türlerini çeşitlendirerek büyümüş. Babylon’un açılışından önce başlayan başlıca işler arasında Akbank Caz Festivali, Efes Pilsen Blues Festival ve İstanbul müziğini bularak dünyaya yayan bağımsız plak şirketi Doublemoon Records’u gösterebiliriz.

Tüm bu etkinlikler ve çeşitli mekanlardaki konserler sırasında, nihayetinde bir kulüp müziği olan caz için New York’taki gibi sürekli bir ev olacak, müzisyenlerin jam session’a devam edebilecekleri, festivali tüm sezona yayacak bir yerin fantezisi, fanteziyi biz telaşlı ve ne aradığını bilemeyen insanlarla paylaşacak bir alan ihtiyacı doğmuş.

Neredeyse Pozitif’in kuruluşundan itibaren, İstanbul’un çeşitli bölgelerinde mekan arayışına girilmiş ancak tüm şartların uyduğu bir yer bulunamamış. Derken, rüyadan vazgeçildiği sanıldığı bir sırada, tekinsiz mahalle Asmalımescit’te harap haldeki eski marangozhane bulunmuş. Tek sorun, insanların bu bölgeye gelmek isteyeceklerinden emin olamamalarıymış. Gerisini biliyoruz…

Babylon, Asmalımescit’te değil, Bomonti’de, Tophane’de ya da mesela Cihangir’de açılsaydı muhtemelen şu anki kültür ve eğlence hayatımızı farklı yerlerde yaşıyor olacaktık. Nihayetinde hissettirdikleri ve verdiği ‘eğitim’ ise çok da farklı olmayacaktı. Çünkü kendi dinledikleri müzikleri insanlarla iyi ve düzgün şekilde paylaşmak istemenin, tüketilebilecek bir ürün popülerleşmeye başladığı için açılan onlarca mekandan çok büyük bir farkı var. Elbette Babylon ticari bir işletme ve büyüdükçe hem ihtiyaçlarını karşılamak hem de sürekli değişen şartlarla beraber yaşamaya devam etmek için değişmiş, yine de özünü korumaya çalışmış.

Onunla beraber ahalisi de büyümüş ve çeşitlenmiş, Babylon da onlarla daha fazla alan ve etkinlikle iletişim kurmaya devam etmiş. Broşür, afiş, dergi, radyo yayınından Babylon Lounge’ın açılmasına, “Music is love” (Müzik sevgidir) gibi sloganları olan t-shirt satışlarına, yazları çeşitli tatil bölgelerine taşınmaya, Cappadox Festivali içerisinden birkaç günlüğüne de olsa Kapadokya’ya, Babylon Soundgarden Festival’e kadar…

Bomonti, Babylon

Fotoğraf: Studio Majo / Engin Gerçek

Ülkede yaşanan ya da onun dolaylı olarak etkilendiği siyasi, sosyal, ekonomik krizler ve kültür-sanata verilmeyen değere rağmen, Pozitif ve diğer bazı aktörlerin çalışmaları sonucu İstanbul’un yıl boyunca kaliteli bir etkinlik bulabileceğiniz ortamı oluştuğunda, insanların artık yaşadıkları deneyiminin değerinin farkında olmadığını görebiliyorsunuz.

Ülke şartları ve vergilendirme sisteminin kültür-sanat deneyimini ihtiyaç değil lüks ve tehlikeli bir eğlence olarak görmesi, kendine şehirde nefes alacak alanlar yaratan üretici ve tüketicinin, kültür-sanatı hayatının doğal bir parçası değil, sırf onu deneyimleyebildiği için kendisini ayrıcalıklı sayması ve ukalalaşmasına neden oluyor. Kültür-sanat deneyiminin, insan yaşamının doğal parçası olmaktan çıkarak bir lüks ve ayrıcalığa dönüşmesi, onu gerçek değerinden uzaklaştırıyor. Bu da, gelir eşitsizliği ve dönüştürülen kent hadisesinin olduğu bir ortamda, sokağa inanamayacağınız bir hızda yansıyor.

Bu durumu, sanatın insanlara daha fazla mekanda, doğal yollarla ve daha çok dokunması, insanların da onu içselleştirmesi, hayatlarına almasıyla çözebiliriz. Bir mekan, kurum ya da belli insanların çabasıyla ancak bir yere kadar gelebiliriz. 99’da büyük bir potansiyeli canlandıran ve açlığı dolduran Babylon, bir bakıma zamanın ve insanların ona verdiği misyonu tamamlıyor, bir yandan teknik ve fiziki kapasitesi artık belli ihtiyaçları karşılayamıyor, Beyoğlu dönüşüyor… Değerlere ve hayallere tutunarak yaşamaya devam edebilmek için değişimin gelmesi gerekiyor.

Fotoğraf: babylon.com.tr

Babylon (ve Babylon Lounge), 2015 sezonunda Asmalımescit kapılarını kaparken, Bomonti tarihi bira fabrikasının Bomontiada’ya dönüşmesine önayak oluyor ve aynı yıl burada Babylon Bomonti olarak açılacağını duyuruyor.

Babylon ahalisi, evleri satılmış kadar üzgün, anılarının yok olacağından endişeli, bu duruma neden olan her şeye kırgınlar. Tek tesellileri “mabedin” anıları güvende tuttuğu umuduyla Asmalımescit’te dinleniyor olması. Bir yandan da yeni yerin nasıl olacağını merak ediyorlar.

Tuhaf ama Babylon Bomonti’ye ilk kez ne zaman ve hangi etkinlik için gittiğimi hatırlayamıyorum. Sürpriz olması için fotoğraflarına bakmamış, dramatik şekilde tanışmak istemiştim. Hatırladıklarım, Bomontiada içinden adım adım giriş kapısına ilerlerken oldukça beğendiğim için neredeyse suçlu hissetmem, geniş fuayedeki taş duvarların şık duruşu, içeri girildiğinde ise alışık olunmayan ferahlık ve çok farklı olduğu halde, yine de, Babylon gibi hissettirmesi.

Santralİstanbul’un, binaları yakınlaştırılmış, ağaçsız halini andıran Bomontiada ise, Babylon dışında yemek yerleri, barlar, ortak çalışma alanları, Alt Sanat, Ara Güler Müzesi, Leica Galeri gibi mekanlarla yavaş yavaş tamamlanıyor. Güvenlik kontrolünden geçerek girmeyi gerektirmesi üzücü olsa da, avlusu, konser öncesi ve sonrasında insanları bir araya getirmeye devam ediyor. Bomontiada kendi müdavimlerini yaratıyor ve 4. yaşını dolduruyor. Kısacası soylulaşmış yeni alan, insanların onayından geçiyor.

İlginizi çekebilir: Bomontiada Mekanları

Şimdilerde durduk yere çiçekler açtırma dileklerini afişler, tanıtım kartları vb. ile şehre dağıtan ve yeni sezona başlayan Babylon, 20. yaşını kutluyor. 30 senelik bir düşün yaşamaya devam etmesi için ısrarla ilerlemek gerektiğini göstererek… Bir de tabii müziği kutlayarak! Teşekkür ederiz Babylon, umarız Bomonti’de, Asmalımescit’te, ulaşabileceğin başka yerlerde insanlarla köprüler kurmaya devam edersin, nice 20 yaşlara!

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN