Önce tiyatro ve moda dünyası, sonrasında ise enstalasyon ve performans. Dört ayrı sahne. Muhteşem bir teknik alt yapı. Modayı ve tüketimi sorgulayan, büyüleyici bir sahne şovu. Gönüllü olarak katılan cesur kadınlar… Hepsi bir hayalin ve tepkinin dışa vurumu sayesinde oradalar. Bashaques’ markasının kurucusu Başak Cankeş ile 24 Ocak 2019 gecesi Zorlu PSM’de gerçekleştirdiği, Türkiye’nin ilk biletli moda şovu olan The Truth isimli performansını konuştuk. The Truth’un ortaya çıkış hikayesi hepinize ilham verecek. Sonuna kadar okuyun, hayran kalacaksınız!

Fotoğraflar: Burçin Ergunt

Başak merhaba, öncelikle seni daha yakından tanıyabilir miyiz?

Modanın, gelip geçici estetik algılar ama tüm dünyanın kabul ettiği bir vaziyet olduğuna inanan bir tasarımcıyım. Ama daha çok kendime hikaye anlatıcısı demeyi tercih ediyorum. Sahne sanatlarını moda dünyası ile birleştiren aynı zamanda desenler tasarlayan ve tüm bunları tek bir potada eriten biriyim.

Öncelikle The Truth’tan başlayalım.  24 Ocak 2019 gecesi Zorlu PSM’de müthiş bir gösteriye imza attın. The Truth’a katılamayanlar için gösteriyi biraz anlatabilir misin bize?

Benim bakış açıma göre bir sistemin, sistem grubuna dahil olanlar tarafından dayatıldığı gibi kullanılıyor ve yürütülüyor olması, o sistemin başka şekilde yapılmayacağı anlamını taşımaz. Modanın alışılagelmiş hatta sıradanlaşmış kalıplar halinde sunulmasına itirazım var. Bu sebeple The Truth’u ortaya çıkardık. The Truth, içinde 5 farklı disiplini barındıran bir sahne performansı. Kendimize söylediğimiz yalanlar üzerine inşa ettiğimiz bir dünyada sorgulamadan tükettiğimiz ve bize hazır mama gibi verilen tırnak içindeki gerçeklikleri yaşamamızı konu alıyor. “The Truth” performansı, ana faaliyet alanım olan moda üzerinden bu konuya verdiğim bir tepkidir. Benim bugüne kadarki moda ve sanat yolculuğumda gelmiş olduğum son ruh halim de diyebiliriz. Bu performansı modanın insanları, hem giyinenleri hem biz giydirenleri kuklalaştırması üzerine bir öz eleştiri olarak tasarladım. Buna öz eleştiri diyorum çünkü kendimi tanıma yolculuğumda kendi yaptıklarımı da eleştirdiğim bir senaryo.

İlk sahnede tiyatro var, moda dünyası var. İkinci sahnede enstalasyon ve performans var. Dünyayı nasıl algıladığımı gösterme biçimi yani. Hasan Bülent Kahraman’ın da dediği gibi performansın öznesi olan beden ve bedenin içinde yer aldığı sanal bir gerçeklik ile görülen mekan. Kendi beynimin içindeki sanal gerçekliğin tamamı, kişiler ve üstlerindeki tasarladığım giysiler ile birlikte bütünsel bir mesaj verecek şekilde düşünüldü. Fantastik bir mekanda yaşadığınız olaylar zinciri gibi düşünebilirsiniz. Daha önce Grand Pera’da yaptığım “Balerinin Sıraltındaki Hayali” şovu tadında ama daha uzun süren ve daha büyük bir prodüksiyon. Biraz daha protest öğeler içeriyor. Yaptığım her şeyin sadece %40’ı kostüm ve giysi tasarımı. Bu arada kostüm ve giysi arasındaki farkı da sorguladığım bir şov bu. Bunu kim giyecek dedirtecek ama cevabını da şovun içinde kendinizin bulacağı bir kurgu. Üçüncü sahne de ise modern dans ve yine performans ile tiyatro var. VIP olma dürtüsünün altındaki sebepleri araştırdığımız sahneler var.

Peki fikir nereden çıktı? The Truth nasıl son haline ulaştı, süreç nasıl gelişti?

Bu performans kendimi gerçekleştirdiğim, ne istediğimi bildiğim ve “moda tasarımcısı defile yapar” sistemine yorum getirdiğim bir manifesto olarak görülebilir. Her şey insanların ne kadar siyah, ne kadar standart, moda şovlarının tüm o pahalı muhteşem prodüksiyonlara rağmen ne kadar hızlı ve aynı olduğunu sorgulamamla başladı. Paranız olabilir, terziniz olabilir, okulunu okumuş olabilirsiniz ama yeni bir şey düşünmek ve bunu uygulamak, buna cesaret etmek, eleştirilmeyi göze almak uzun zaman alabilir. Bu fikirleri anlatıp birilerini bu hayale ortak etmek zor ama güzeldi. Bu kadar güzel insan bir hayal altında toplanıp bir olduğunda tüm sıkıntılara değiyor. Herkesin kendi alanını açığa çıkarabildiği bir yapı olsun istedim. Kimin neyi ne kadar düşündüğünden ziyade ne kadar kalbimizi koyduğumuz bir iş olduğunun bilinmesi daha önemli. Ortadaki iş hepimizin oldu. Fikri her gün müziğiyle birlikte bir yıl boyunca karnımda aynı heyecan ağrısı ile hayal ettim.

Üç tane farklı şehirde yaşayan ve nesli tükenmiş bu mesleği icra eden deri oymacısı ile başladım her şeye… Bir de senaryomu yazarak. Önce onları bunun bir moda işinden farklı olacağını anlatmak üzere ikna etmek zorunda kaldım çünkü modaya karşı sağlam önyargılar geliştirmişlerdi haliyle. Sonrasında bu proje için bir desen çizdim ve bu desenleri deri oyması olarak görmek istediğimi söyledim. Tüm kıyafetleri daha sonraki aşamada çizmeye başladım. Kıyafetlerin tasarımı bitince bir desenimi hem photoshop’ta, hem yağlı boya ile renklendirerek yapaylık ve gerçeklik arasındaki farkı sorguladım. Bu iki deseni de kıyafetlerde kullandım. Sonrasında deri oymalarını ekleyip hem günlük hem de sanatsal giysiler ortaya çıkardık. Çok farklı etki veriyorlardı. Tüm bu yapım aşaması süreci devam ederken bu şovu hangi mekanda yapacağım ile ilgili birçok kişi ile görüştüm, görüştürüldüm. Sunum dosyaları hazırladım. Sponsor bulmam gerektiği ile ilgili nasihatler dinledim. Hiç bir mekan tam anlamıyla bize istediğimiz etkiyi yaratamadığı için şovu 3 kez ertelemek zorunda kaldım. Zorlu PSM bize destek verdikten sonra her şey hızlandı. Bu esnada bu şovu modellerle yapmayacağım için gönüllü gerçek kadınlara sosyal medya üzerinden bir açık çağrı yayınladım. Çağrıda şu yazıyordu:

“Cesur kadınlara açık çağrı! Önümüzdeki aylarda gerçekleştireceğim sahne performansı için her yaştan, her kilodan ve boydan gönüllü olabilecek ve sahnede kendine güvenen kadınlar arıyorum! Modanın dayatmalarından yorulan ve sürekli aynı çarkta dönen bu dünyaya bir başkaldırı olarak hazırladığım performans için; mesleği modellik olsun olmasın, gerçek kimliği ile orada varolabilecek kadınlara yer vereceğim!

Bashaques’ olarak;

Sanatsal direktifleri sahnede uygulayabileceğine inanan, kendine güvenen, kendi kimliği ve tüm fiziksel özellikleriyle barışık, modanın kurbanı olmayı reddeden ve dayatmalardan sıyrılmak adına şovumuzun bir parçası olmayı kabul eden, kadınlara ve genç kızlara açık çağrıdır! Kontenjan 40 kişi ile sınırlıdır ve kesinlikle catwalk yapılmayacaktır!”

Çünkü sistemin daha farklı işlemesi gerektiğine inanıyorsan kendi yöntemini ortaya koymalısın. Ben kendi içimde, var olan sistemi geçersiz kılmayı tercih ettim. Çünkü oraları izledim, yaşadım ve gördüm. Bundan sonra hiçbir zaman modelerle iş yapmayacak mıyım bilmiyorum ama şunu biliyorum, zaten bugüne kadar bizimle çalışan modellerin çoğu sahneye çıkmadan önce performans sanatçısı Ekin Bernay tarafından çalıştırıldı ve onlara teatral bir ifade kazandırıldı. The Truth’ta ise şov gerçeği anlatıyorsa kadınlar da gerçek olmalı diye yola çıktım. (Modellerin gerçek olmaması ne demek derseniz, bedenen ve fiziken fazla güzel olmaları fakat aynı giysiyi gerçek hayattan sokaktan bir kadına giydirdiğinde kesinlikle aynı durmaması diyeceğim.) İkinci olarak da modellerin de katılabileceğini ve askı gibi değil sadece kendi kimlikleriyle şovda yer alabileceklerini belirttim. (Bu sebeple de gönüllü kadınlarımızdan bir tanesi de, aslında model olan Gizem Barlak mesela.)

Daha sonrasında VIP dünyasının hallerini izletmek istediğim için tiyatroculardan oluşan bir ekip oluşturdum. Bu kısmın kesinlikle mizahi ve sempatik taraftan yaklaşan bir tutum olacağı, hatta kendi komik VIP hissettiğimiz anlarımızı yansıtacağı şeklinde onlara bunu anlattım. Tüm bunlar olurken Zeynep Dilara Aksoy, The Truth’un tüm aşamalarını filme aldı ve bunlardan bir belgesel hazırladı. Şovun hemen ardından bu kısa film ve sonrasında nasıl yaratıldığının anlatıldığı belgeseli ayrı bir gösterim ile meraklılarına sunacağız. Yani sonuç olarak “The Truth” sayesinde kendi vizyonuma göre var olan bütün normları dönüştürmüş olacağım, bu yolda beni destekleyen koca bir insan grubuyla beraberim, çok ama çok gerçek hissediyorum ve hoşuma gitmeyen hiçbir dayatmayı yapmak zorunda değilim. Ancak ve ancak bu beni heyecanlandırabiliyor!

Zorlu PSM’de bir gösteri, yüzlerce kişi… Müthiş heyecanlı bir deneyim olmalı senin için. The Truth’a hazırlanış süreci nasıldı? Yaşadığın heyecan ve zorluklardan bahsedebilir misin?

Herkes ekibi oluşturmanın zor olacağını söylemişti fakat aslında en zor olan, hayalimi anlatırken karşı tarafa aynı görselleri hayal ettirebilme kısmıydı. O heyecanı geçirmek çok önemli. 150 parçalık bir koleksiyon dikildi ve bu aylar aldı. Koleksiyon bittikten sonra zaten her şey hızlandı. Sonrasında insanlar bir puzzle’ın eksik parçaları gibi toplanmaya başladılar ve kocaman tek bir yürek olduk. Mekan bulma ve finans bulma tarafını da atlayamayacağım, oldukça sancılı geçti. Fakat bunu gerçek kılacağımızdan bir gün bile şüphe etmeyerek başardık.

The Truth’ta daha da çok sanat yönüne eğildin. Bu konuda mutlu musun? Sanat senin için ne ifade ediyor? Hangi akımları takip ediyorsun?

Çok mutluyum çünkü aslında moda haftalarında da hep sanatın altını çizmeme rağmen herkes kıyafet detayında kayboluyordu. Önümüzdeki 500 yıl boyunca kıyafet tasarlanıp üretilmese kimsenin ihtiyaç duymayacağı gerçeğine rağmen gün geçtikçe artan marka sayısının sonunu göremeyen bir tasarımcıyım. Bu noktada takılı kalmaktansa sistemi değiştirmeye çalışmak benim için bu projenin en güzel tarafı. Ben sürrealizm yani gerçeküstücülükten besleniyorum. Ayrıca empresyonizme de hayranım. Bu akımlar çerçevesinde gerçek dünyanın tekdüzeliğine ve sıkıcılığına karşı işler yaratmak beni güden en büyük tutku.

Yeni projelerin var mı yakında?

The Truth’un tekrarı olması için çalışıyoruz çünkü binlerce insandan mesajlar aldık. Tek seferle sınırlı kalmayıp bunu bir tekrar eden gösteri olarak görmemiz gerektiğini biliyorum. Tabii ki bunun için destekçilerimizin artması gerekmekte. Bunun dışında Alaçatı’daki mağazamın yeni sezon için hazırlanması ve The Truth’a dair orada bir sergi hazırlama çabası içindeyim. Üç farklı işbirliği ve desen tasarımı projem var. Bir de Samsara Project kapsamında Ebru Ceylan ile bir işbirliğimiz olacak.

İstanbul’da seninle karşılaşabileceğimiz mekanlar hangileri? Yazları da Alaçatı’da yaşadığını biliyoruz, tüm yazı Alaçatı’da geçirmek nasıl? Belki senden birkaç lokal öneri de kaparız :)

İstanbul’da genelde Teşvikiye ya da Cihangir taraflarında oluyorum. Onun dışında evet Alaçatı’da yaşıyorum ama ben bir dünya vatandaşıyım. Değişik kafada insanların göç ettiği bir belde ve farkındalıkları olan hayatla bir meselesi olan insanların kesiştiği bir yer Alaçatı. Rafine edilmiş, insanların filtreden geçip geldiği bir yer. Bu ortak paydayı belki büyük şehirlerde yakalamak daha zor olurdu diye düşünüyorum. Alaçatı olmadan ben bu işleri yapamazdım. Nefes aldığım nadir yerlerden birisi burası. Sailors Cafe benim ofisim. Genellikle Hacımemiş’te oluyorum. Köşe Kahve’ye de bayılıyorum!

Son olarak, seni nerelerden takip edebiliriz?

Ürünlerim Gizia Gate Nişantaşı, Souq Kanyon’da satılıyor. Alaçatı mağazada yaz akşamlarımı geçiriyorum. Bunun dışında bashaques.com’dan takip edebilirsiniz.

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

FAVORİ YAZILAR