Kaliforniya güneşi, şirin bir sahil kenti, masmavi bir deniz, birbirinden büyük ve şık villalar, güzel kadınlar, mutlu evlilikleri, tatlı çocukları… Buradan bakınca her şey ne kadar da kusursuz görünüyor değil mi? Big Little Lies, dışarıdan “mükemmel” görünen hayatların aslında hiç de öyle olmadığını gösteren, yalın diliyle izleyiciyi hiç germeden, sıkmadan kendine bağlayan özel bir dizi. 

Diziyi izleyenler için geç yazılmış bir yazı olabilir bu. Ancak, son zamanlarda sohbetini açtığımda birçok kişiden “izlemedim” cevabını alınca bu yazıyı yazmayı borç bildim. Üç senede bir seyredip, her seferinde farklı anlamlar çıkardığım C.R.A.Z.Y filminin yönetmeni Jean Marc Vallée dizinin ilk sezonunda ayakta alkışlanası bir iş çıkardı. Hayranları Big Little Lies’ı o kadar sevdiler ki en başta bir mini-dizi olarak başlayan dizinin ikinci sezonu Andrea Arnold‘un yönetmenliğinde çekildi. İkinci sezonu henüz bitirmişken, okuduğum yorumlarda “2. sezona gerek yoktu” diyen bir grubun olduğunu gördüm. Ben öyle düşünmüyorum. Çünkü ilk sezon boyunca tanıştığım karakterlere doyamamıştım. Big Little Lies, konusu, derinliği, oyunculukları, müzikleri ile beni hiç tahmin etmediğim kadar içine almıştı, kesinlikle daha fazlasını istiyordum.

Şimdi biraz dizinin konusuna gelelim. Big Little Lies, Kaliforniya’da küçük bir sahil kenti olan Monterey’de yaşayan, aynı ilkokula giden çocukların ve ailelerinin karmaşık yaşamlarını konu alıyor. Hikaye, kentin en zengin kadınlarından Renata’nın (Laura Dern) kızı Amabella’nın eve küçük morluklarla gelmesiyle başlıyor. Amabella, annesine, kasabaya yeni taşınan genç ve bekar bir anne olan Jane Champan’ın (Shailene Woodley) oğlu Ziggy’nin kendisine vurduğunu söylüyor. Bu olayla beraber ana karakterlerimizin arasında kutuplaşmalar başlıyor.

Big Little Lies, Renata, Jane, Madeline (Reese Witherspoon), Bonnie (Zoë Kravitz) ve Celeste (Nicole Kidman) olarak 5 kadının etrafında şekilleniyor. Bu beş karakteri ilk gördüğümde dizinin klasik kadın çekişmelerinin yaşandığı, yüzeysel bir dizi olacağını düşündüm. Ancak kısa bir süre sonra gizem, dram ve gerilim artmaya başladı; yavaş yavaş karakterleri benimsemeye başladım ve tüm düşüncelerim tam değişti.

Nicole Kidman, Reese Witherspoon, Zoe Kravitz, Laura Dern, Shailene Woodley… Evet, yanlış okumadınız Big Little Lies’ın başrol oyuncu kadrosu bu şekilde. Aslında bununla da bitmiyor; Alexander Skarsgård ve Adam Scott dizinin diğer önemli karakterlerini canlandırıyorlar. İkinci sezonda bir de Meryl Streep, Celeste’in eşi Perry’nin annesi Mary Louise olarak sahne çıkıyor ve oyunculuk gerçek anlamda tavan yapıyor. Tahmin edersiniz ki, dizinin bu kadar başarılı olmasının ve sevilmesinin en büyük nedenlerinden biri tabii ki oyuncu kadrosu. Her biri canlandırdığı karakterin içerisine çok başarılı bir şekilde giriyor; karakterlerin günlük sıkıntılarla başa çıkma çabalarını çok başarılı bir şekilde yansıtıyorlar.

69. Emmy Ödülleri’nden en iyi kadın oyuncu ve en iyi mini-dizi dahil 8 tane Emmy ile ayrılan Big Little Lies’ı mutlaka seyredin. Diziyi seyrederken kendinizi “ben ileride böyle bir anne olmayacağım değil mi?”, “bu başıma gelseydi ben ne yapardım?” gibi onlarca soruyla karşı karşıya bulacaksınız. Big Little Lies’ın en güzel yanı da bu zaten; hayatı, parayı, dostlukları, evlilikleri, toplum baskılarını sorgulatması. Bunu en anlaşılır ve dingin bir şekilde başarması.

Giriş şarkısı Micheal Kiwanuka’nın Cold Little Heart’ı dizinin modunu o kadar iyi anlatan bir şarkı ki; izlediğinizde ne demek istediğimi çok iyi anlayacaksınız. İzleyin, izlettirin.

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN