Öncelikle söylemeliyim, Black Mirror, her bölümünde farklı oyuncularla ilerliyor olmasından içerisindeki akıllıca düşünülmüş ironi ve göndermelere, şu ana kadar izlediğim ve en başarılı bulduğum diziler arasında yer alıyor. Günümüzün teknolojiyle olan mücadelesini ve muhtemelen yakın gelecekte başımıza gelecek olayları sert bir şekilde yüzlerimize vuran ancak bunu yaparken teknolojiyi kullanmamalıyız mesajı verme amacı gütmeyen, tam tersine farkındalığımızı geliştirmeliyiz, “biz teknolojiyi kullanmalıyız, teknoloji bizi değil” diyen Black Mirror; 5. sezonuyla beni biraz hayal kırıklığına uğrattı diyebilirim. Ama ne olursa olsun, bu sezonun da bizi çarpıcı olasılıklarla buluşturup bir hayli etkilediğine şüphe yok.

Striking Vipers

Striking Vipers, yalnızca sezonun ilk bölümü değil, bana sorarsanız üçlü arasındaki en başarılı bölüm aynı zamanda. Üniversite yıllarında ev arkadaşı olan Danny (Anthony Mackie) ve Karl’ın (Yahya Abdul-Mateem II), aradan yıllar geçtikten sonra Danny’nin doğum günü aracılığıyla yeniden bir araya gelmesini konu alıyor. Karl’ın Danny’ye doğum günü hediyesi, bir sanal gerçeklik oyunu. Oyun bir dövüş oyunu olmasına rağmen, insana yaşattıkları çok farklı. Danny ve Karl, sanal gerçekliğin içerisindeyken bedenlerine dair sınırlarının ortadan kalktığını görüyor ve paralel bir evrende birbirlerine aşık oluyorlar. Bölüm bizlere sanal gerçekliğin olası gücünü öyle güzel anlatıyor ki, bu durumu ister istemez özel ilişkilerine yansıtan karakterler bir noktada gerçek hayatta eşcinsel olup olmadıklarını sorgulamaya başlıyor.

Bölümün yavaş ilerleyişi sebebiyle her ne kadar etraftan eleştiri topladığına şahit olsam da, ben baştan sona soluksuz izlediğimi rahatlıkla söyleyebilirim. İzlediğiniz süre boyunca sanal gerçekliğin iki arkadaşa gerçek hayatta yaşamalarının imkansız olduğu bambaşka bir zihinsel deneyim yaşattığına şahit olurken, bir yandan da ilerleyen teknolojinin neler getireceğini büyük bir merak, biraz da endişeyle izliyorsunuz. İnsanın teknoloji karşısında ne ölçüde savunma mekanizması geliştirebileceğini ve kendi iradesini ne noktaya kadar sürdürebileceğini düşünüyorsunuz. Bölümün sonunda ise sorunuz açıkça cevaplanıyor, iyi seyirler!

Smithereenes

Üzülerek söylüyorum, sezonun ikinci bölümü Smithereenes, baştan sona bir kamu spotu niteliğinde. Baş karakterimiz Chris’in (Andrew Scott) Smithereen adlı bir sosyal ağ şirketinde stajyer olarak çalışan birini kaçırmasıyla başlayan bölüm, gittikçe yükselen bir tempoya sahip olsa da, vardığı nokta itibariyle bizleri yeni ve farklı bir bakış açısıyla buluşturmuyor, tersine etrafımızda oldukça yaygın olan bir düşünceyi yalnızca yeniden hatırlatmakla yetiniyor. Chris’in geçmişte yaşadığı trajik bir olayın sorumlusu niteliğindeki bir sosyal medya uygulamasının yaratıcısı olan Billy Bauer, bölümün kilit isimlerinden. Sürekli olarak ismini duyuyor, yalnızca bölümün sonlarına doğru kendisiyle tanışıyoruz. Aslında tüm bu kaçırma olayının amacı da, Chris’in Bauer ile telefonda görüşmek için yoğun bir istek duyuyor olması. Çünkü içinde baş edemediği büyük bir suçluluk duygusu yatıyor.

Bana sorarsanız, bölüm yalnızca “günlük hayatta telefonunuza gömülmeyin” mesajını desteklemekle yetiniyor. Ancak bölümün sürükleyici yanları da yok değil, söylediğim gibi, bölüm boyunca tempo adım adım yükseliyor. Tüm olayların çıkış noktasını, Chris’in motivasyonunu merak ediyor, her yeni gelişmede heyecanlanıyorsunuz. Andrew Scott’un muhteşem performansına hayran kalıyorsunuz. Yine de, bir noktadan sonra kendimi bir Black Mirror bölümü değil de, herhangi bir polisiye – gerilim filmi izliyormuş gibi hissetmeye başladığım bir gerçek.

Rachel, Jack ve Ashley Too

Rachel, Jack ve Ashley Too adlı bu bölümün benim için, biraz teknoloji katılmış bir Netflix gençlik dizisinden farkının olmadığını yine üzülerek söylemeliyim. Temelde konu şöyle; Ashley O olan, dışarıdan fazlasıyla popüler görünse de gerçekte çok mutsuz ve sahte bir yaşam süren bir sanatçı. Bölümün bir noktasında, Ashley O’nun aynı zamanda teyzesi olan menajeri tarafından bazı kontrat ve ilaçlarla kontrol edildiğini ve sömürüldüğünü görüyoruz. Bunun en açık yansımalarından biri, yine teyzesinin daha fazla popülarite ve kazanç sağlamak amacıyla Ashley O’nun belleğini kopyalarak yarattığı oyuncak bebek Ashley Too.

Buradan sonra Ashley O’nun yeteneğini sömürmek isteyen teyzesi ve işbirlikçileri tarafından zorla uyutulduğunu, sanatçının en büyük hayranlarından Jack ve ablası Rachel’ın ise onu kurtarmak için dahil olduğu maceraları izliyoruz. Bana sorarsanız bölüm, tema ve akış itibariyle eğlenceli olsa da, Black Mirror serisiyle pek bağlantısı olmaması açısından beklentilerin altında kaldı. Yine de bölümü bitirdiğimde, kendimi düşünmekten keyif aldığım bir konuyu yeniden sorgularken buldum; Sosyal medyada kendini hep iyi ve mutlu bir birey olarak kurgulamak çağımızın hastalığı mı? İçimizde gerçekten olup bitenleri, hayal kırıklıklarımızı, korkularımızı çevremizdekilere olduğu gibi göstermeye neden cesaret edemiyoruz? Teknoloji ilerledikçe, bizleri hızla tüketmeye ve yüzeyselleştirmeye başlamış olan bu düzen, en fazla nasıl bir noktaya gidebilir?

İlginizi çekebilir: Netflix Dizi Önerileri

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

  1. Çok kötüydü, çok. Sanki bir Black Mirror hayranına “3 bölüm Black Mirror parodisi çek, biri mesaj kaygılı olsun.” demişler gibi.