Ci Demi ile: Fotoğraflarındaki İstanbul’u Anlamak Üzerine
Bizim bir romantikleştirip yerlere göklere sığdıramadığımız sonra da bıkıp yerden yere vurduğumuz bir İstanbul var; bir de her gün aynı sokaktan hızla geçip gittiğimiz, hep bir manzaraya en güzel açısından bakmak istediğimiz için kaçırdığımız bir İstanbul var. İşte, bugün hem sizi hem kendimi alıştığımız İstanbul’dan alıyor; Ci Demi’nin dünyasına bırakıyorum. Çünkü hep gözümüzün ucunda duran ama bir türlü kafamızı çevirip bakmadığımız için kaçırdığımız detaylarla artık yüzleşme vaktimiz geldi.

Kanıtlayamam fakat İstanbul’un bu dünyada üzerine en çok düşünülen, yazılıp çizilen şehirlerden biri olduğuna eminim. Ve bence bu şehrin en iyi anlatıcılarından biri de Ci Demi. Zaten bu konu hakkında tek böyle düşünen ben değilim. Sonuçta Ci, tam da bu sebepten dolayı Financial Times’tan The New York Times’a kadar birçok prestijli kuruluşun çoktandır radarında. Üstelik, bu şehirle sevdası da kavgası da bir türlü bitmeyenlerin çok iyi anlayabileceği “İstanbul’dan gitmek ile kalmak” arasındaki çalkantının etrafında şekillenen ödüllü “Unutursan Darılmam” serisi 2025 yılının sonunda FilBooks tarafından yayımlanmak üzere hazırlanıyor. Kitabın yayın sürecini desteklemek adına herkesin katılabileceği kitlesel bir fon da bulunuyor. Siz kitap hakkında detaylara buradan ulaşabilirsiniz, ben de bu sırada Ci ile fotoğrafa bakış açısı, İstanbul’la ilişkisi, İtalya’daki sergisi, Financial Times için şu an üzerine çalıştığı proje ve çok daha fazlası hakkında gerçekleştirdiğimiz sohbete geçeyim.

İlk olarak “Bu Tuhaf Gün” projen hakkında konuşalım istiyorum. Çünkü seninle tanıştığımız günün hemen sabahında bu serin için bir fotoğraf çektiğini paylaşmıştın. Bu projen yaklaşık iki yıldır devam ediyor. Peki, tam olarak nasıl şekilleniyor? “Bu Tuhaf Gün” için ilk ve şimdilik son çektiğin fotoğraflar arasında pratiğinde, düşüncelerinde, bakış açılarında değişimler olmuştur diye tahmin ediyorum.
İstanbul’da “sessiz gerilim” adını taktığım bir şey var, ben öncelikle bunu fotoğraflamaya çalışıyorum hep. “Görünmez bir canavar” da sevdiğim bir benzetme (bir başka söyleşideki yazar bunu söylemişti, ben de sahiplendim). Yeni Zelanda’dan döndüğüm günlerde, İstanbul’dan başka bir yerde yaşamak istemediğime karar verdiğim bir dönemde ilk fotoğraflarını çektiğim bu hikâye oldukça başkalaştı tabii. Örneğin, hiçbir insan fotoğrafının yer almamasını kurgularken, birden kendimi kalabalıkları fotoğraflarken buldum. Sakin sahneler ve insan yığınlarının diptych’leri formunda ilerliyor şimdilik.
Ama ilk başta söylediğim, sessiz gerilimin beni nereye sürükleyeceğini katiyen ön göremiyorum. Belki de işlerimde, evveliyatında çok bariz olmayan politik tansiyonun daha da belirginleştiği bir hikâye aynı zamanda. Toplumsal olaylarda çekilmiş, belgesel nitelikte fotoğraflar var içinde. Türkiye’de cep var oluşlarımız içinde bir şeyler yapmaya çalıştığımız bu günlerde (bu günler de nedense asla bitmiyor) benim de uğraşım bu: Anlamlandırmaya çalışıyorum. Neyse ki kameram var.

Biraz geriye de dönmek istiyorum. Çünkü bir röportajında İstanbul’dan bazı kareleri işlerinde kullanmayacak olsan bile fotoğrafladığını ve sakladığını söylüyorsun. Bana biraz fotoğraf istifçisi gibi geldin, sen ne dersin? Bu fotoğrafları çekme ve saklama ihtiyacının altında sence ne yatıyor?
Bazı şeyler fotoğraflamaya değer. Bazı şeyler saklamaya değer. İstanbul’un eski, bazen alelade gelebilen ama aynı zamanda efsanevi fotoğraflarına daldığınızda bunu hissedersiniz: “İyi ki biri çekmiş.” Arşivimde görülmedik çok iş var. Büyük oranda, o kadar da iyi olmadıkları için göstermiyorum ama 2017 ve sonrası İstanbul’unda (çünkü fotoğraf ile alakam 2015’te başladı) olup bitene dair bir toplam sunabilirim bir noktada umarım. Her şey çok değişti, birçok katmanda bunu gözlemleyebiliyor insan. Ve hikâyeden çok, daha belgesel bir bakış açısıyla çekilmiş fotoğraflar bu bahsettiklerim. Mesela, bir bina var; yakın zamanda yıkılacağını biliyorum. Öncesini, yıkıldıktan sonrasını, yerine dikilen yeni şeyi, vesaire çekiyorum hep. Buna benzer tutkunu olduğum yerler ve yapılar var. Bunları biriktiriyorum. Instagram’ımda, web sayfamda veya fotoğraf kitaplarımda olayın tamamını göstermemeye gayret ediyorum. Bir gün anlam kazanacağını umarak da biriktiriyorum denebilir. Birkaç kitaplık bir roman serisi yazdığınızı hayal edin; bence derinlerde bir yerde bunu deniyorum. Dilerim kendi payıma düşen hikâyenin sonunu getirebilirim.

Bu senenin sonunda “Unutursan Darılmam” başlıklı fotoğraf kitabın çıkıyor! İstanbul ile kurduğu ilişki çok gelgitli biri olarak; senin gözünden “şehirde kalmak ile şehirden gitmek” çalkantısına tanıklık etmek adına çok heyecanlıyım. Kitabının üretim sürecinden biraz bahsedebilir misin? Ayrıca İstanbul’un ardından başka şehirlerde fotoğraf çekmek nasıl bir histi?
Kitap, 2018 – 2024 aralığında, birkaç istisna hariç, İstanbul’da çekilmiş fotoğraflardan oluşuyor.
Evvela kronolojiyi vermek daha açıklayıcı olacak sanırım: 2018 yılında çok ağır bir depresyona giriş yaptım. 2019’un başında bipolar bozukluk tanısı aldım, yepyeni bir ilaç kokteyline başladım ve bu yıl boyunca neredeyse sadece psikiyatrist ziyaretleri dışında hiç dışarı çıkmadım. “Unutursan Darılmam” adını da o zaman bulmuştum; şehrin beni unuttuğunu düşünüyordum ama bir yandan ben de artık onun hakkında pek düşünmüyordum, bir parça canımın derdindeydim. Aramızda bir söz ve bir konuşma kurguladım aslında. “Unutabiliriz, olabilir, ama dert değil.” İkimizin de birbirimize söylediğimiz bir başlık çıktı ortaya böylece.
Dışarı çıktığım nadir zamanlarda çektiğim fotoğraflarla baş başa koca bir yıl geçirdim, onları dizdim, hakkında paragraflar karaladım, renklerini yaptım, vesaire. 2020’de biraz daha iyiydim; herkes içerdeyken, ben süresi dolmuş basın kartımla sokaklardaydım. 2021’de depresyonum aşağı yukarı geçmişti; pandemi sonrası şehri izlemeye başladım ve önemli bir milat: Nihayet kendime bir Instagram hesabı açtım, insanlara uzun süredir kendime sakladığım fotoğrafları göstermeye başladım. Hesabı açarken, biraz da depresyondan taze çıkmış olmanın verdiği kırılganlıkla sanırım, gerçek adımı yazmak istemedim; Cihan’ın Ci oluşu ve benim işlerimi yayımladığım mahlasımın Ci Demi’ye dönüşmesi de böyle gerçekleşti.

2022’deyse artık bütünüyle stabildim, çekmeye devam ettim çünkü hikâyenin ne zaman biteceğini bilmiyordum. 2023’te Yeni Zelanda’ya gittim, oraya taşınmama dair kimi şartlar olgunlaşmıştı ama dört ay dayanabildim, döndüm. 2024’te, İstanbul’la birbirimizi unutmamızın mümkün olmadığını fark edince de hikâyeyi sonlandırdım.
Yeni Zelanda’da fotoğraf çekmek, uzayda fotoğraf çekmekten farklı değildi benim için. Yönümü bulamadım. Bir noktada “Acaba ben yabani miyim?” diye içsel bir debelenişe bile girdim çünkü ne ziyaret ettiğim şehirleri, ne doğası (ki tasvir edilen cennetten çok farklı değil) ne insanları, hiçbir şey ilgimi çekmiyordu. Kişisel olarak eşsiz güzel günler geçirmeme rağmen, yeterince üretemedim. Yine de Unutursan Darılmam’da birkaç Yeni Zelanda fotoğrafı var çünkü orada bulunmuşluğum, İstanbul’dan başka hiçbir yerde bir gün bile geçirmek istemediğimi bana öğretti. Yani, hikâyenin bir parçası.
Bu toplamın bir kitaba dönüşmesi süreciyse tam olarak fotoğrafçı, sanatçı ve FiLBooks’un kurucusu sevgili Cemre Yeşil Gönenli’yle tanışmam ile başladı. O sıralar neyle meşgul olduğumu sordu, ben de Unutursan Darılmam’dan bahsettim, fotoğrafları gösterdim. Birkaç ay sonra, hiç de beklemediğim bir şekilde benim hikâyemi kitaplaştırmamıza dair bir teklifle çıkageldi. Türkiye’de birisi size fotoğraf kitabı yapalım diyorsa kendinizi şanslı saymalısınız. Hemen kabul ettim, aynı heves ve süratle, seçki ve tasarıma giriştik.
Fotoğrafçı, sanatçı ve küratör olan sevgili arkadaşım Çağla Demirbaş da projeye dahil oldu; kitabın ön/son sözünü de o yazdı. “Ön/son” diyorum çünkü kitap bir codex değil, iki tarafı var. Dos-à-dos, yani sırt sırta bir tasarıma sahip; her iki yönden başlayabiliyorsunuz. Bir bölümü “İstanbul’dan gitmek” fikrini görsel olarak anlatılaştırıyor, diğer bölümüyse “İstanbul’da kalmak” fikrini işliyor. Bu ikililik, şehrin çift kıtalı (ruh halli?) olması, benim bipolar bozukluğumun olması gibi kimi gerçeklerin sağlamasını yapıyor. Yani, form aynı zamanda içeriğin de sağlaması. Cemre ve Çağla, benim hikâyemden çok sağlam bir fotoğraf kitabı yarattılar; ben sadece fotoğrafları çektim ve adını koydum.

Koleksiyonculuk ve sergiler üzerine konuştuğumuz sırada ilgimi çeken bir cümle kurdun: “Fotoğraflarım, sokağa ait.” Bana göre bu bakış açının altında çoğu zaman sokaktan aldığını sokağa bırakma isteği de var gibi geldi. Senin üretimlerindeki meselen neden sokak etrafında şekilleniyor? Senin için sokak ne anlama geliyor?
Fotoğraf çekmeye toplumsal olayları belgeleyerek başladım. Yani, gerçekten, kamera kullanmayı protestolarda olup biteni fotoğraflayarak öğrendim. Kamerayı edinme sebebim zaten buydu: “Şahit olmak istiyorum.” Bana yaşam veren şey sokakta, insanların arasında olmak ve “orada olduğuma dair reddedilemez kanıtlar” yaratmaktı. Sonra ne oldu da ben bu ruh halinden uzaklaştım, bilmiyorum. Fotoğraflarım hâlâ sokakta geçiyordu ama şimdi “sanat” mı yapıyordum? Sanmıyorum. Kendime sanatçı demeyi de tercih etmiyorum. Öyle ulvi, erişilmez bir mertebe olduğunu düşündüğüm için değil, “fotoğrafçı” lafını son derece yeterli bulduğum için. Kamerası olan biri olmak ve hikâye anlatmaya dair bir derdimin olması bana yetiyor; sevdiğim ve hayatın anlamlarından biri kabul ettiğim şey bu. Fotoğrafçı olmasaydım da muhtemelen yazar olacaktım (çocukluğumda o soruya verdiğim yanıt da buydu), benim hayattan almayı istediğim tek şey bu: Anlatmak.

Sokağın benim için anlamını irdelemeyi deneyeyim: Bir kere, sokak hep oradadır. Herkes çeşitli şekillerde gidebilir, olaylar sona erebilir, vesaire. Ama sokak, şimdiki zamanın en hakiki temsilidir; bu yüzden, fotoğraf ile en ahenkli yer de bence sokaktır. Azılı bir “escapist” (sadece kurgu korku romanları ve şiir okurum, örneğin) ve evinde oturmayı her şeyden çok seven biri olarak aradığım, ihtiyaç duyduğum manayı sokakta bulmamsa benim hoşluğum diye düşünüyorum.
Tüm hikâyelerim sokakta başladı, bitti veya devam ediyor. Ne zaman ki fotoğraflarım galeri duvarlarına taşındı, ki Türkiye’deki sanat camiasında tam manasıyla ortaya çıkışım 2021’e denk gelir (yurt dışındaysa 2018’deki Les Rencontres d’Arles), içimi berbat bir huzursuzluk kapladı. Yanlış bir şey yapmıyordum, orası kesin; yaptığım işin bir parçası, doğal bir gelişimiydi ama… Mart 2025’ten itibaren bu konuda, bana söylerken bile biraz komik geliyor ama radikalleştim. Evet, bunu pat diye söyleyebiliyorum çünkü bu tarihten itibaren “sokağa,” toplumsal olayları belgelemeye geri döndüm. Yaptığım şeyin ne olduğunu hatırladım. Ve memleketteki kültür/sanat mekânları, vesairelerinin olup biten içindeki tuhaf sessizliği, benim için ilkesel olarak, hiçbir koşulda işlerimi temsil edemeyeceklerini bana bir anda gösterdi. Bir hayli geç de olsa, huzursuzluğumun kaynağını fark ettim: Bu işleri yapmak için, yani sokağın anlatısını işlemek için, buralar yanlış yerler.

Fotoğraflarımın beyaz küplere değil, daha anlamlı bir alana ihtiyacı olduğunu hissediyorum. Bu yüzden, artık Türkiye’deki galerilerle çalışmaya dair içimde en ufak bir heves yok (peşimde koştuklarından değil, karşılıklı bir ilgisizlik bu). Instagram’ımda bunu defalarca dile getirmiştim zaten, ki yeni sezondaki Türkiye takvimim bomboş. Gelgelelim, Unutursan Darılmam, bu yıl da yurt dışında birtakım festivallerde yer alacak. Takdir edersiniz ki ben halimden memnunum.
Olay aslında şöyle. Fotoğraftan önce, on yıl reklam yazarlığı yaptım. Türlü türlü odaların içinde, bilgisayar başında, sabit gelirle yaşadım; yaşama böyle atıldım yani, alışkın olduğum şey buydu. Tüm bunları deneyimledikten sonra, bağımsız bir fotoğrafçı olarak var olmaya başlamak ilk etapta hırpalayıcıydı. Bir sonraki ayın finansal bir kesinkesliği olmadan çalışmayı sürdürmek, insanın yaptıklarına dair inancını esaslı bir sınava tabi tutuyor. O sıralar elbette çok hevesliydim, “Fotoğraflarım satılsın ya…” diyordum veya “Keşke bir galeri temsiliyetim olsa!” diye içleniyordum. Olağan bence. Öte yandan, bunu zarifçe ifade etmenin bir yolu yok: Hepsi gerçek bir saçmalık.

Biz, senin hakkında daha çok kişisel üretimlerin üzerinden konuşuyoruz fakat foto muhabiri olarak da değerli çalışmaların bulunuyor. Üstelik listende Financial Times, Der Spiegel, The New York Times, Die Zeit gibi dikkat çeken uluslararası kuruluşlar var. Ben de tam seni Financial Times için yeni bir proje üzerinde çalışırken yakaladım. Foto muhabiri ile fotoğrafçı kimliklerinin arasındaki sınırlar sence kalın mı? Ayrıca bu üzerinde çalıştığın projen hakkında biraz detay alma şansımız var mıdır?
Yayınlar için foto muhabirliği, belki de daha isabetli tanımıyla belgesel fotoğrafçılık (artık bir basın kartım yok) yapmak, bir kişi ve bir fotoğrafçı olarak var oluşumu zenginleştiren bir şey.
Açayım: Böylesi yayınlardan iş aldığınızda, olağan şartlarda kendinizi içinde bulamayacağınız hikâyelere dahil oluyorsunuz. Örneğin, 2023’ün sonlarında, The New York Times için Burdur’daki Bubon Antik Kenti’nden çalınıp ABD’ye götürülen bronz heykellerle ilgili bir iş çekmiştim; gazetenin kültür/sanat kısmının kapağı olmuştu bu hikâye. Daha sonra, ABD’de bu konuya dair kamuoyu oluştu ve heykeller Türkiye’ye iade edildi. Şimdilerde, bu bronz heykellerden biri olan Aurelius heykeli, Cumhurbaşkanlığı külliyesinde sergileniyormuş (Sergilemek için biraz tuhaf bir yer bence ama yurttaş olarak böyle konularda pek fikrimiz alınmıyor genelde). İşte, bu olayın “bir parçası” olmak sürreal bir şey benim için.
Hatta, bazen bu işler, kişisel projeler ile kesişim kümesine de sahip olabiliyor: Zeit Online için 2024’ün sonunda İstanbul’un sokak köpekleri konulu bir iş çekmiştim. Bir gün boyunca şehirde yaşayan köpeklerin peşinde dolaştım ve onların fotoğraflarını çektim. Şimdi, o fotoğraflardan bir tanesini Bu Tuhaf Gün’ün seçkisine dahil ettim.

Bu yayınların bana iş vermesinin öncelikli sebebiyse, bir hikâye anlatabileceğime ikna olmuş olmaları. Kişisel uzun soluklu anlatılarım bilhassa bu güveni sağlıyor. Bu yüzden, düşününce, bahsettiğimiz kimlikler arasında bir sınır varsa, o da zar gibi bir şey galiba.
Financial Times içinse, İstanbul’un gastronomisi ve kayda değer uğrakları üzerine bir hayli detaylı birkaç seri çektim. Çok fazla detay veremiyorum çünkü Eylül’de yayımlanacak. Bu iş sayesinde de onlarca harika, memleketin insanına dair heves ve inanç tazeleten kişiyle tanıştım. Güzel oldu bence, göreceğiz.
Yurt dışındaki birçok festivalde senin adını sıklıkla görüyoruz. Senden aldığımız güzel haberlerden biri de The Festival of Photography in Capri’nin on yedinci edisyonunda kazanan iki isimden biri olman. 14 Eylül ile 12 Ekim arasında da eserlerin Certosa San Giacomo Capri’de sergilenecek. Yurt dışındaki festivaller ve sergiler aracılığıyla aslında yolu İstanbul’a daha önce hiç düşmemiş birçok insan ilk senin gözünden bu şehre tanıklık ediyor. Üretimleri psiko-coğrafya üzerinden şekillenen birine bunun heyecan vereceğini düşünüyorum. Özellikle yurt dışındaki izleyicilerinden nasıl dönüşler alıyorsun?
İnanılmaz bir şey bu benim için. İstanbul ve benim İstanbul ile ilişkim, uluslararası ölçekte ilgi görüyor (Türkiye’de gördüğü ilgi-alakadan çok ama çok daha fazla hatta). İnsanlar bunu anlamlı ve izlemeye değer buluyorlar. Bunun beni ne kadar mutlu ettiğini anlatamam çünkü evet, tam olarak bunu yapmaya gayret ediyorum: Nerede/nereli olursanız olun, özdeşleşilebilir karşılığı olan hikâyeler.

Beni çok etkileyen bir email’dan bahsedeyim. Encontros da Imagem’in 2022’deki edisyonunda Unutursan Darılmam’ı gören Portekizli bir kişi, hikâyeye baktıktan sonra, doğduğu şehri ne kadar çok sevdiğini fark ettiğini anlatmıştı bu email’da. Belki de bu fotoğrafları çekerken birincil amacım bu değildi ama bu karşılığı bulmuş olması beni sonsuz mutlu etti. Bir de, yolu İstanbul’a düşen fotoğrafçılardan epey bir mesaj alıyorum; böyle böyle bir sürü aynı alanda iş üreten şahane insanla tanıştım.
Unutursan Darılmam’daki büyük yalnızlığın, böylesi bir kucaklaşmaya vesile olmasıysa neredeyse ilham verici (neredeyse).

Belki gelecek projelerin hakkında biraz ipucu almak için faydası olabileceğini düşündüğüm son bir soru daha sormak istiyorum: Bu aralar İstanbul ile aran nasıl?
Bu yaz, İstanbul’un pek bilinmedik taraflarını keşfetme şansım oldu. Birbirimizi daha iyi anladığımız günler yaşıyoruz. Bu güzel sorular için teşekkür ederim.
Ben bu samimi sohbet için teşekkür ederim!
Kapak Fotoğrafı: This Peculiar Day – Ci Demi
İlginizi çekebilir: Emre Eminoğlu’ndan Denise Fernandes ile Röportaj

Eylül Aytan






Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!