Cordoba dünyanın en güzel ve hüzünlü şehirlerinden biridir. Tıpkı uzak kardeşleri Prag, Floransa, Viyana, Brugge veya Krakow gibi sadece anılarda değil zihinlerde ve kalplerde de hiç silinmeyecek izler bırakır. Yine tıpkı onlar gibi ayrıldıktan sonra bile insanın bir parçasını sürekli içinde, yüreğinde sakladığı; nereye giderse gitsin, hangi şehri ziyaret ederse etsin zihninin bir şekilde kendine çeken, kendine dair anıları sürekli taze tutan ender şehirler arasında yer alan; bu şehirler içinde Akdeniz sıcaklığını ve hüzünle karışık coşkusunu temsil eden Cordoba.

Endülüs Seyahatnamesi’nin önceki bölümlerini okudunuz mu? Serinin ilk bölümüne buradan ulaşabilir, ayrıca diğer bölümlerde Cadiz, Malaga, Costa del Sol ve Sevilla‘ya doğru bir yolculuğa çıkabilirsiniz.

Kimse seni bilmiyor
Oysa ben şarkını söyleyeceğim senin
Gelecek kuşaklar için zerafetinin şarkısını söyleyeceğim
Anlayışının aşikar olgunluğunun
Ölüme olan iştahının ve onun ağzının tadının
Ve bir zamanlar yiğit olan sevincinin hüznünün

(Federico Garcia Lorca, Ignacio Sanchez Mejias İçin Yas)

‘’Paco de Pena’nın gitarından tınlayan Soleda de Cordoba eşliğinde varlığımı, varoluşumu Roma Köprüsü’nün altından akan Guadalquivir sularına bırakmak istedim ki sonsuzluğua ulaşayım… Cordoba’da yaşamak ve ölmek istedim… Cordoba ölümsüz ruhların arasına karışacağınız ender şehirlerden biridir çünkü… ‘’

Sabahın erken saatleri… Sabahın iç ürperten tatlı serinliği yerini ağır ağır çevreyi ısıtacak Endülüs güneşine bırakırken aklımda Lorca’nın o çok bilinen şiirine, Atlı’nın Türküsü’ne ait dizeler Cordoba’nın tarihi merkezine doğru yürüyoruz:

Cordoba
Uzakta ve Tek Başına
Atım Kara ve yükselen ay
Heybemde zeytin kara
Yolculuk ettiğim yolu bilsem de
Ulaşamam Cordoba’ya

Lorca’nın şiirindeki atlının aksine, biz yolculuk ettiğimiz yolu biliyoruz; Sevilla’dan trenle Cordoba’ya ulaşıyoruz. İtiraf etmem mi gerekiyor tüm Endülüs gezimin amacının Cordoba olduğunu… Kadim zamanlarda sadece eski ve şiirsel adı ile Al-Andalus’un değil dünyanın merkezi olmuş, insanoğlunun tarih boyunca hiçbir zaman ulaşamadığı hayallerini gerçekleştirmeye en çok yaklaştığı bir altın çağa ev sahipliği yapmış Cordoba…

Dünya üzerinde çok az şehir Cordoba gibi şiirsel ve ilahi bir mimariye; sihirsel bir hüzne, tarihsel bir karaktere ve ruha sahiptir. Cordoba yüzyıllardan günümüze ulaşmış bir ağıttır adeta. Yeryüzünde cenneti tahayyül etmenin ve onu gerçekleştirmeye çalışıp yenilmenin, Avrupa’nın ilk Rönesansı’na ev sahipliği yapmanın ardından yüzyıllarca sürecek engizisyonların, savaşların, sürgünlerin, katliamların acısını taşıyan bir ağıt….

Cordoba dünyanın en güzel ve hüzünlü şehirlerinden biridir. Tıpkı uzak kardeşleri Prag, Floransa, Viyana, Brugge veya Krakow gibi sadece anılarda değil zihinlerde ve kalplerde de hiç silinmeyecek izler bırakır. Yine tıpkı onlar gibi ayrıldıktan sonra bile insanın bir parçasını sürekli içinde, yüreğinde sakladığı; nereye giderse gitsin, hangi şehri ziyaret ederse etsin zihninin bir şekilde kendine çeken, kendine dair anıları sürekli taze tutan ender şehirler arasında yer alan; bu şehirler içinde Akdeniz sıcaklığını ve hüzünle karışık coşkusunu temsil eden Cordoba.

Roma döneminden başlayarak önemli bir şehir olan Cordoba özellikle de Müslümanların yönetimde dünyanın ticaret, eğitim ve kültür merkezi olmuş ve şehirde yıllarca hakim olan İslam Medeniyeti, Granada’daki El-Hamra ile birlikte sadece İspanya’daki Müslüman-Arap egemenliğinin değil Endülüs’ün en güzel anıtı olan ve şimdiye kadar inşa edilmiş en güzel camilerden biri, belki de birincisi kabul edilen Büyük Cordoba (Kurtuba) Cami-Katedrali (El-Mezquita) gibi bir mimari şaheseri yaratmıştır. El-Mezquita yanında Cordoba eski Roma’dan itibaren şehre egemen olmuş medeniyetlere ait onlarca anıta evsahipliği yapmaktadır. Bu anıtlar ve tarihi zenginlik Cordoba’yı eski zaman masallarından çıkmış bir ‘rüya kente’ dönüştürür. Cordoba, şehrin dört bir köşesini süsleyen bu anıtlar sayesinde Avrupa’nın Napoli’den sonra en büyük ikinci tarihi merkeze sahip şehri olmuştur ve UNESCO Dünya Mirası Listesi’ndeki en büyük kentsel alana sahip şehirdir. Başta şehrin simgelerinden biri olan Guadalquivir Nehri üzerindeki Roma Köprüsü olmak üzere Roma döneminden kalan Mozole, Roma Tapınağı, Yahudi Mahallesi, Rönesans Mimarisi’nin en önemli örneklerinden biri olan Puerta del Puente Kapısı, geçmişte kraliyet sarayı ve Engizisyon merkezi olarak kullanılan ve Cordoba Kalesi (Alcazar Cordoba) olarak da bilinen Alcazar de Los Reyes Cristianos, El-Hamra ile birlikte Endülüs’teki İslam Dönemi’Nin en önemli sarayı kabul edilen ama savaş yüzünden büyük bölümü yıkılan efsanevi saray-şehir Medina Azahara’nın kalıntıları, Guadalquivir Nehri’nin kıyısında yer alan Değirmenler, şehri Müslümanları yenerek fetheden Castilla Kralı III. Ferdinand tarafından yaptırılan 12 adet kiliseden günümüze kalanlar ile onlarca irili ufaklı dini yapı, saray, heykel, park, bahçe ve köprü şehri dünyanın en güzel ve zengin kültürel hazinelerinden biri haline getirir.

Cordoba Halifeliği’nin 50 yıl boyunca saltanatta kalan hükümdarı Abd-ar Rahman III Cordoba’yı dünyaki cennet haline getirmek istiyordu. Bunun için de saltanatını hem mimari hem de ticari, sanatsal, bilimsel, kültürel ve hatta politik açıdan ideal bir ‘rüya şehir’ kurmaya adadı. Bu çabalar sonucunda 929-1031 yılları arasında Cordoba sadece Endülüs’ün değil tüm dünyanın altın dönemine ev sahipliği yaptı. Tüm dünya tarihi boyunca belki de gerçek anlamda tolerans kültürünün hakim olduğu, kültürel çoğulculuğun yaşandığı ve 3 farklı dinin huzur ve refah içinde yaşadığı bir şehirdi Cordoba. Cordoba Halifesi Abd-ar Rahman III ve sonrasında tahta geçen oğlu Al-Hakim II’nin saltanatı sırasında en muhteşem yıllarını yaşayan şehir 10. yy’da ve 11. yy’ın başlarında dünyanın en kalabalık ve en zengin şehri; en önemli ticaret, kültür, bilim ve sanat merkezi konumundaydı. Tüm Avrupa’daki kitap sayısının on katından fazla kitaba sahip döneminin en büyük kütüphanesi, üniversiteleri, Büyük Cordoba Camii ve muhteşem Medina Azahara başta olmak üzere sarayları, camileri, hamamları ve yoğun bir ticaretin gerçekleştiği dükkanları ile dünyanın parlak süsü olarak tanımlanıyordu.  O dönemde Avrupa’nın herhangi bir şehrinden Cordoba’ya giden biri günümüzde bir Afrika ülkesinden, New York, Londora veya Paris’e gitmiş gibi hissederdi kendini muhakkak.

Tarih boyunca bazı coğrafyalar dramatik yükselişler ve düşüşler yaşar. Tarihin belirli bir döneminde çok önemli bir kültürel ve ticari merkez olan bir şehir çeşitli nedenlere bağlı olarak bu özelliklerini yitirebilir ve eski güzel günleri sadece sadece tarih kitaplarında bilgi olarak kalır. Yıkılmış medeniyetlerin, örneğin Mezopotamya’nın başkenti Uruk, Antik Yunan’nın en önemli merkezlerinden Sparta gibi şehirler bunlara örnektir. Bazı şehirler ise hala ayaktadır ve hatta geçmiş tarihin mirasına sahip olmanın getirdiği avantaj ile eski güç ve kudretlerinde olmasalar bile birer turizm, kültür ve sanat merkezi olarak hala adlarından söz ettirebilirler. İtalyan Şehir Devletleri döneminde sadece Avrupa’nın değil o dönem için mevcut olan dünyanın en önemli merkezlerinden olan Venedik, Ceneviz veya Floransa da bu şehirlere örnektir.

Cordoba bu iki farklı tür tarihi şehir arasında bir yerde yer alır: Bir yanıyla sanki tarihe gömülmüş gibidir Cordoba; sanki bir tür arkeolojik kazı alanını ziyaret ediyormuş hissine kapılmanızı sağlar. Tarihin o ihtişamlı geçmişi o kadar geride kalmıştır ki (gerçekten de öyledir. Aradan tam 1000 sene geçmiştir) sanki o tarihten geriye sadece görmekli anıtların kalıntıları, bir kaç kırık dökük vazo ve sikke varlığını sürdürüyor gibidir. Oysa kendi alanında Avrupa’nın en büyük ikincisi olan ve UNESCO Dünya Mirası Listesi içinde en geniş alana sahip olan şehrin tarihi bölgesine indiğinizde şehrin simgesi Mezquita’yı, Roma Köprüsü’nü, Alkazar’ı, Guadalquivir nehrindeki değirmenleri gördüğünüzde; tarihi Yahudi Mahallesi’nin dar, labirenti andıran sokaklarında yürüdüğünüzde bir anda şehrin eski ihtişamı canlı bir biçimde gözünüzde canlanır. Öte yandan Cordoba hüzünlü bir şehirdir; geçmişine bakıp taşlarında, Guadalquivir’in durgun akışında, Mezquita’nın ihtişamında, Arapça ‘parlayan şehir’ anlamına gelen ve sadece Endülüs’ün değil muhtemelen dünya tarihinin de en görkemli sarayı olarak bir saray-şehir olarak tasarlanan ama kardeşler arasındaki taht kavgasının sonucunda patlayan bir iç savaşta yıkılan Media Azahara’nın kalıntılarında hüznü hissetmemek olası değildir. Yeryüzünde cenneti yaratmak için inşaa edilen Medina Azahara’nın muhteşem bahçelerinin, tarihte taş süsleme sanatının geldiği en üst nokta olarak kabul edilen duvarlarının birer yıkıntıya dönüşmesi Cordoba’nın altın döneminin de sonuna geldiğinin mükemmel bir sembolüdür. Bugün bir tür arkeolojik site olarak gezilen ve neredeyse bir yıkıntı halinde olsa bile güzelliğinden arta kalanların uyandırdığı hayranlık bu hüznün hissedilmesine engel değildir.

Cordoba fazla iyiydi, idealdi; bu dünyaya ait değil gibiydi ve adeta kendi kendinin kurbanı oldu. İhtişamının doruğuna ulaşmasının ve dünyadaki cenneti yaratmaya çok yaklaşmasının ardından iktidar mücadeleri ve iç savaşlarla eski günlerinden çok uzaklaştı ve çöküş dönemine girdi. Bunların yanında Al-Hakim’in ardından Halifelik’i yöneten Vezir Al-Mansur tutucu İslam Bilginleri’ni memnun etmek ve onların desteğini almak için Cordoba Kütüphanesi’ndeki felsefe kitaplarını yaktırdı ve Cordoba’nın sadece politik ve ekonomik olarak değil kültürel olarak da çöküşü başladı. Al-Mansur sonrasında tarihte Fitna Al-Andalus olarak bilinen taht kavgaları tüm şehrin çöküşünü ve bir medeniyetin sonunu getirdi. ‘‘Endülüs’e Ağıt’’ şiirinde Ebu’l-Beka Er-Rindi şöyle der:

Toprağı buram buram bilgi tüten Kurtuba.
Bilginlerinin adı ta uzaklarda çınlayan Kurtuba’ya ne oldu

11. yy’ın ortasına gelindiğinde Endülüs’ün merkezi olma özelliğini Seville’ya kaptırdı ve küçük İslam emirliklerine bölündü. Dönemin önde gelen Arap-Müslüman tarihçi ve düşünce adamlarından birinin dediği gibi Cordoba belki de kendi başarısının kurbanı oldu. Şehrin simgelerinden biri olan portakal ağacının meyveleri gibi, olgunlaştıktan sonra kendiliğinden düştü. 

Cordoba günümüzde tarihin zalimliğini geride bırakmış, geçmişinin görkemini her sokağında, her anıtında hissettiren; tarihin cömertliğini ve zalimliğini yaşamış, zamanın ve medeniyetin akışının hem ruhlara işlediği hem de maddeleştiği bir hazinedir… Hayallerde-tahayyüllerde yeniden kurulan-yaşatılan bir büyülü ve masalsı şehirdir ve paha biçilemez bir antika mücevher edasıyla dünyayı süslemeye devam etmektedir.

Endülüs Seyahatnamesi’nin önceki bölümlerini okudunuz mu? Serinin ilk bölümüne buradan ulaşabilir, ayrıca diğer bölümlerde Cadiz, Malaga, Costa del Sol ve Sevilla‘ya doğru bir yolculuğa çıkabilirsiniz.

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

MAGGER NEWSLETTER'A ÜYE OLUN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?