"Dağın Ruhu Bir Patikadır": Geyikbayırı’nda Bir Karşılaşmadan Notlar
Greenhouse Art Days oluşumunun üçüncü sergisi olan “Dağın Ruhu Bir Patikadır”, 7 – 8 Mart 2026’da Antalya – Geyikbayırı’nda bulunan Greenhouse’da gerçekleşti. Oksitosin Tıp ve Sanat Platformu iş birliği ve Melike Bayık küratörlüğünde hayata geçen sergide sanatçılar Eser Epözdemir ve Handan Akyürek yer aldı. Ben de sizinle bu sergiden deneyimlerimi paylaşmak istiyorum.
İnsan, yaşadığı coğrafyadan beslenen; o coğrafyada büyüyen ve biçimlenen bir varlıktır. Bu yetişme hâli, doğayla kurulan gündelik temasın içinde, onu deneyimleyerek ve onunla birlikte var olarak tamamlanır. Ağaçların, nehirlerin ve dağların uyumu içinde sanatçının doğadan nasıl beslendiği sorusu, kimi zaman bir yürüyüş patikasında, kimi zaman bir nehir kıyısında ya da bir dağın eteklerinde yanıt bulur.
Bu sorunun izini süren “Dağın Ruhu Bir Patikadır” sergisi, doğayı yalnızca bir tema olarak değil, üretimin doğrudan parçası olarak ele alan bir sürecin sonucu olarak ortaya çıktı. Dağın Ruhu Bir Patikadır sergisi, Melike Bayık küratörlüğünde gerçekleştirilen bir misafir sanatçı programının meyvesi olarak izleyiciyle buluştu. Antalya’nın Geyikbayırı bölgesinde gerçekleşen program kapsamında sanatçılar Eser Epözdemir ve Handan Akyürek, on dört gün boyunca bölgeyi deneyimleyerek doğayla iç içe bir üretim sürecine dahil oldular.

Program yalnızca üretim sürecini değil, düşünsel karşılaşmaları da içeren bir akış sundu. Helene Olympe’nin “Derin Zaman Yürüyüşü” başlıklı psikocoğrafya etkinliği, katılımcıları mekânı yalnızca fiziksel değil, zamansal katmanlarıyla da deneyimlemeye davet etti. Alican Abacı’nın Geyikbayırı’nı anlatan “Uçurumun Kıyısında” belgeseli ise bölgenin hem doğal hem de kültürel hafızasını görünür kılan başka bir durak oldu.
On dört gün süren bu üretim ve deneyim sürecinin sonunda ortaya çıkan sergi, Green House’un serasında yalnızca yirmi dört saat boyunca izleyiciyle buluştu. Serginin bu kısa süreli varlığı, doğanın kendi döngüsüne gönderme yapan bir geçicilik hissi taşıyordu: Eserler, sanatçılar ve izleyiciler kısa bir süreliğine aynı mekânda buluşuyor, zamanın akışı içinde yeniden ayrılıyordu.
Misafir sanatçı programının son günlerinde bu sürece tanıklık etme fırsatı buldum. Sanatçıların iki haftada deneyimlediği coğrafyayı birkaç gün içinde keşfetmek bile doğanın ne denli ilham verici olabileceğini hissettirdi. Kısa bir doğa yürüyüşü, nehir kıyısında yapılan geziler, Trebenna antik kentine yapılan ziyaret ve gündelik yaşamın parçası hâline gelen küçük karşılaşmalar; şehrin hızından uzaklaşarak doğayla yeniden temas kurmanın ne kadar dönüştürücü olabileceğini gösteriyordu.
Bu bağlamda sergi, doğayı yöneten ya da ona hükmeden bir bakıştan ziyade doğayla birlikte öğrenme ve ona uyum sağlama fikrine odaklanıyordu. Bu yaklaşım, Anadolu’nun kadim Yörük kültürü ile de derin bir ortaklık taşımaktadır. Yörükler için dağ bir sınır değil, bir yuvadır; su ise yalnızca bir kaynak değil, yaşamın sürdürülebilirliğini sağlayan bir emanettir. Doğa, üzerinde hüküm kurulan bir alan değil; birlikte yaşanılan, dinlenilen ve korunması gereken bir varlıktır.
Sanatçı Eser Epözdemir’in mekâna özgü yerleştirmesi de bu düşünceyi görünür kılan bir form öneriyordu. Sanatçı, nehrin akışını mekânın içinde dolaşan geçirgen bir yapı aracılığıyla yeniden kurarak dağdan denize uzanan hareketi hatırlatan bir akış yarattı. Yükselişler ve inişlerle ilerleyen bu form, mekânı adeta sararak izleyiciyi nehrin ritmine dahil ediyordu.
Eser aynı zamanda güçlü bir soru ortaya koyuyordu: Bir nehir yasal bir varlık olarak tanınsaydı ne olurdu? Bir nehir ya da bir dağ “kişi” olabilir miydi; bir varlık olarak hak talep edebilir miydi?
Bu soru yalnızca doğanın korunmasına dair bir tartışma değil, insanın doğayla kurduğu ilişkinin ahlaki ve hukuki boyutlarını yeniden düşünmeye çağıran bir öneri niteliği taşıyor. Sanatçının yerleştirmesinde yer alan sözler bu düşünceyi şiirsel bir biçimde dile getiriyor: “Nehir dağdan denize akar. Ben nehirim. Nehir de benden bir parça. Ben sensin, nehir sensin.”
Bu ifadeler, insan ile doğa arasındaki sınırın aslında ne kadar geçirgen olduğunu hatırlatabilir. Dağın ruhu gerçekten de bir patikadır: İnsanın doğayla karşılaştığı, yürüdüğü ve dönüşerek geri döndüğü bir yol.
Handan Akyürek ise aynı süreci bambaşka bir üretim diliyle kayda geçirdi. On dört günlük deneyimini yaklaşık altı metre uzunluğundaki bir nakış çalışmasına dönüştüren sanatçı, bölgenin hafızasını ince ve sabırlı bir el işçiliğiyle yüzeye taşıdı. Mimarlık temelli eğitiminin de etkisiyle ölçüleri ve mekânsal ilişkileri titizlikle kurulmuş olan bu nakış, ilk bakışta sade görünen fakat yaklaştıkça keşfedilen küçük ve incelikli detaylarla dolu bir anlatı sunuyor.
“Dağın İçinde Ne Var?” başlıklı bu çalışma, sanatçının Geyikbayırı’nda geçirdiği günlerin görsel bir günlüğü niteliğinde. Nakışın içinde bulutların arasından aşağıyı izleyen keçi, nehir kıyısında karşılaşılan bir kurbağa, kamp alanları ve Trebenna antik kenti gibi bölgenin izlerini taşıyan pek çok unsur yer alıyor. Ancak bütün bu imgelerin merkezinde, nehri ve insanları kucaklayan büyük bir dağ formu bulunuyor.
Akyürek’in çalışması, doğayı dışarıdan gözlemlenen bir manzara olarak değil; içinde yaşanan, birlikte var olunan bir mekân olarak ele alıyor. Sanatçı, on dört gün boyunca deneyimlediği yürüyüşleri, karşılaşmaları ve gündelik anları adeta ilmek ilmek işleyerek yüzeye aktarıyor. Böylece eser, yalnızca bir betimleme değil; zamanın, emeğin ve deneyimin maddi bir izine dönüşüyor.
Bir yanda nehrin akışını mekânın içinde yeniden kuran geçirgen bir form, diğer yanda dağın içini açarak içinde saklı olan anıları ve karşılaşmaları ilmek ilmek kayda geçiren bir nakış. Eser Epözdemir ve Handan Akyürek’in işleri, doğaya bakmanın iki farklı ama birbirine değen yolunu açığa çıkarıyor. Biri akışa, dönüşüme ve hareket hâlindeki bir varlığa odaklanırken; diğeri zamanı yavaşlatan, deneyimi sabırla yüzeye işleyen bir anlatı kuruyor. Yalnızca yirmi dört saat boyunca var olan bu sergi, doğanın kendi döngüsünü hatırlatan bir geçicilik hissi taşır. Eserler, sanatçılar ve izleyiciler kısa bir süreliğine aynı yerde buluşur; ardından zaman yeniden akmaya devam eder.
Belki de bu nedenle serginin başlığı bir öneri gibi okunabilir: Dağın ruhu bir patikadır. İnsan o patikada yürür, doğayla karşılaşır, ondan öğrenir ve sonunda geldiği yere aynı kişi olarak dönmez.
Kapak Fotoğrafı: Karanlık Kutu
İlginizi çekebilir: Ariadne’nin İpi’nden “Dem Bu Dem” Sergisi

Verda Aykan 










Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!