Eren Göktürk ile: Lucca'daki "On Stage" Sergisi Üzerine
Bazen gündelik hayatın içinde yanından geçip gittiğimiz en sıradan nesneler, doğru bir bakışla bambaşka bir sahnenin parçasına dönüşebilir. Eren Göktürk’ün işleri de tam olarak bu tanıdık ama hafifçe yerinden edilmiş hissin peşinden gidiyor; fotoğraf, kurgu, kolektif hafıza ve gündelik estetik arasında kendine özgü bir dünya kuruyor. Lucca iş birliği ile gerçekleştirdiği “On Stage” projesinde ise sanatçı, bu dünyayı ilk kez izleyicinin doğrudan içine girebileceği üç boyutlu ve duyusal bir deneyime taşıyor. Lucca’nın kendine has atmosferinde kurgulanan proje, Göktürk’ün sahnelerini içinde bulunulan, hissedilen ve keşfedilen bir alana dönüştürüyor. Biz de Eren Göktürk’le keyifli bir sohbet etme fırsatı yakaladık.

Lucca ile gerçekleştirdiğiniz “On Stage” projesinde mekânı yeniden kurguluyor ve izleyiciyi ilk kez kendi insansız sahnelerinizin içine davet ediyorsunuz. İnsanların o atmosferin içinde var olmasını izlemek sizde nasıl bir duygu yarattı?
Lucca’nın daveti, izleyiciyi çalışma pratiğimin sahne arkasına davet edebileceğim bir imkâna dönüştü diyebiliriz. Bu etkinlik için “On Stage” (Sahnede) başlığının seçilmiş olması da buradan geliyor.
İşlerimde gerçeklik ile kurgu arasında sürekli devinen bir gerilim ön planda. Fakat izleyici açısından, bu gerilimin nasıl kurulduğunu, yani kontrol ile kaos arasındaki ilişkiyi ve bu kaotik alanın nasıl organize edildiğini okumak her zaman kolay olmayabiliyor. Bu nedenle Lucca’daki etkinliği, izleyiciyi üretim sürecime daha doğrudan dahil edebileceğim bir fırsat olarak düşünüyorum.
Fotoğrafın doğası gereği gerçekliği iki boyutlu bir temsile indirger. Ama fotoğrafın var olabilmesi için, fotoğraflanan şeyin zaten gerçek dünyada mevcut olması gerekir. Bu nesneler, Lucca’da kurguladığım kompozisyonun içinde üç boyutlu bir şekilde deneyimlenebilecek. Böylece kurgu da soyut bir temsil olmaktan çıkıp, nesneler aracılığıyla fiziksel olarak karşılaşılan bir yapıya dönüşüyor. Bu etkinlik özelinde amaç, yalnızca bakmakla sınırlı kalmayan; gerektiğinde dokunma, koklama ya da mekânla fiziksel temas kurma gibi farklı duyusal deneyimlere de açık bir alan yaratmaktı.

Gündelik yaşamdan beslenen kurmaca sahneler kurarken sıradan görünen anları yeniden inşa ediyorsunuz. Size göre gündelik hayatı sanatsal olarak ilginç yapan şey ne?
Gündelik yaşamı sanatsal olarak ilginç kılan şey, benim için onun zaten kendi içinde bir kompozisyon barındırması. Nesnelere duyduğum yoğun ilgi nedeniyle still life her zaman çalışmak istediğim bir alan oldu. Özellikle 17. ve 18. yüzyıl Hollanda still life geleneğinde görülen nesne düzenlemelerinin, neden daha büyük ölçeklere ve çağdaş bir bağlama taşınamayacağını düşündüm. Yaşadığımız zamanın getirdiği tahribat ve kuşağımın deneyimi de bu bakışı sürekli dönüştürüyor.
Bu anlamda gündelik olanı idealize etmek ya da “güzelleştirmekten” ziyade, onun zaten taşıdığı estetik ve kültürel katmanları görünür kılmakla ilgileniyorum. Sokakta karşılaştığımız karton bardaklar, plastik nesneler ya da gündelik atıklar; biçimleri, renkleri ve kültürel referanslarıyla aslında güçlü bir görsel dil oluşturuyor.
Ben bu nesnelere bakmayı, onları toplamayı ve yeniden kurgulamayı seviyorum. Bu süreçte önemli olan, onları dışarıdan eklenen bir estetikle dönüştürmek değil; zaten içlerinde var olan estetik potansiyeli bir kompozisyon içinde yeniden kurmak. Bu yaklaşım biraz resim yapmaya benziyor; renklerin, ışığın ve nesnelerin sahne içindeki yerini dikkatle seçiyorum. Böylece gündelik olan, kontrol ile rastlantı arasında kurulan bir kompozisyon içinde yeniden görünür hale geliyor.

Fotoğraf pratiğinizden üç boyutlu ve dokunulabilir nesnelere geçiş nasıl gelişti? Bu objelerin fotoğraflarınızdaki dünyayla ilişkisini nasıl tanımlıyorsunuz?
Burada, Lucca’daki yerleştirme aracılığıyla işlerimde kullandığım nesnelere dair bazı dönüşümlerden söz etmek mümkün. Öncelikle bunlar, gündelik yaşamın içinde kolaylıkla karşılaşabileceğimiz nesneler. Sahilde yürürken bir tenis topuna rastlamak ya da yeni doğmuş bir bebek için plastik bir ördek satın almak gibi. Bu nesneleri seçmemin nedeni, çağımızın en tanıdık ve kültürel olarak en kolay tanınabilir simgelerinden bazıları olmaları.
Tam da bu nedenle, onları hem bugüne dair ironik referanslar olarak hem de işlerimdeki kontrol meselesine dair semboller olarak kullanıyorum. İkinci dönüşüm, bu nesnelerin Lucca’daki yerleştirme içinde yayılmasıyla ortaya çıkıyor; burada mesele, kontrol ile öngörülemezlik arasında kurulan bir oyun alanı yaratmak.
Benim için bir sonraki adım ise bu nesneleri Lucca’daki yerleştirme bağlamında adeta anıtsallaştırmak, yani onların sıradan ve geçici görünümlerinin ötesinde başka bir değer düzleminde yeniden düşünmekti. Sonuçta gündelik hayatta karşılaştığımız bu nesneler genellikle fark edilmeden geçip gider. Oysa ben, çağımıza ait bu sıradan nesnelerin estetik potansiyelinin çok güçlü olduğunu düşünüyorum.
Porselen aracılığıyla onlara dayanıklılık kazandırarak, onları neredeyse zamandan bağımsız nesnelere dönüştürme imkânı buldum. Böylece bu nesnelere artık bağımsız varlıklar olarak bakmak ve onları korunmuş, sabitlenmiş birer form olarak yeniden düşünmek mümkün hale geliyor.

İşlerinizde sinema estetiği, gündelik hayat ve kolektif hafızaya dair güçlü referanslar hissediliyor. Sizi görsel olarak en çok besleyen kültürel kaynaklar neler?
Görsel olarak beni besleyen şeyleri tek bir kaynak ya da disiplin içinde tanımlamak zor. Daha çok gündelik hayatın kendisi, sinema, fotoğraf tarihi ve kolektif hafızanın birbirine karıştığı bir görsel alan içinde çalışıyorum. Sinema estetiğinin çok dillendirilmiş olması muhtemelen, sinema ile işlerimdeki prodüksiyon sürecinin birbirine benzer olması. Sinema, çalışma mantığı ve seçenek üretme biçimi üzerinden fotoğraf setini düşünmemi sağlıyor; bu da hem kurgu hem de zaman algısı açısından fotoğrafın sınırlarını yeniden değerlendirmeme imkân veriyor. Gündelik hayat ise bu kurgunun sürekli yeniden bozulduğu ve yeniden kurulduğu bir zemin gibi.
Beni besleyen şeyler çoğu zaman yüksek kültür ile düşük kültür arasındaki ayrımın belirsizleştiği anlarda ortaya çıkıyor; sokakta karşılaşılan bir nesne, bir reklam görseli ya da çocuklukta akılda kalan bir imge aynı anda çalışabiliyor. Bu anlamda kolektif hafıza benim için sabit bir arşivden çok, sürekli yeniden dolaşıma giren ve güncellenen bir görsel alan.

İzleyicinin işlerinize verdiği tepkiler sizi şaşırtabiliyor mu? “On Stage” boyunca sizi çok etkileyen ya da düşündüren bir anı oldu mu?
En ilginç ve belki de en öğretici kısım, Lucca ve galeri ekibimle birlikte gerçekleştirdiğimiz toplantılardı diyebilirim. Elbette ben kendi pratiğimin sahne arkasına hâkimim, kompozisyonlarım aracılığıyla ne söylemek istediğime veya bunu nasıl kurduğuma… İlk fikirden nesnelerin toplanmasına, setin kurulmasından kompozisyonun oluşturulmasına ve son olarak çekime kadar uzanan uzun bir süreç. Ama bu durum, ne Cem Bey ve Okşan Hanım ne de galeri direktörüm ve ekibim için geçerliydi. Lucca’yı benim sahne arkama dönüştürme fikri onlar için de yeniydi. Her ne kadar işlerime aşina olsalar da nasıl bir sonuç çıkacağını hayal etmeleri her zaman kolay olmadı.
Bu bağlamda, sürecin başından sonuna kadar gösterdikleri heyecan ve destek için hepsine minnettarım. Bu süreç hepimizin tatmin olduğu bir sonuca ulaştı. Bundan sonra ise, izleyicilerin inşa ettiğimiz anlam dünyasıyla nasıl bir ilişki kuracakları ve ona nasıl yanıt verecekleri tamamen onlara kalmış durumda.

Mag Porter







Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!