Esra Öztay Güraras ile: "Yaşat, Sev, Oku" Sergisi Üzerine
Belleğin izlerini taşımayan bir nesne ya da biçim gerçekten var olabilir mi? Bu soru, Tarık Zafer Tunay Kültür Merkezi’ndeki “Yaşat, Sev, Oku” sergisini gezmek üzere Beyoğlu’nun sokaklarını arşınlarken belirdi zihnimde. Buranın tam anlamıyla kamusal bir hafıza mekânı olduğu büyüsüyle bir kez daha farkında olarak yürümeye çalıştım o sokakları. Taş yapıların her köşesinden başka anlamlar taşarken kalabalık ve dinamizmiyle inanılmaz bir atmosferi içinde taşıyor Pera, İstiklal, Şişhane… Sergi alanı içinde sergi alanı dediğim bu yere geldiğimde bir yandan arşivin değerine atıfta bulunan serginin sanatçısı heykeltıraş Esra Öztay Güraras ile sohbet etme fırsatı yakaladım. Kendisinin pratiği de en başta sorduğum sorunun etrafında dönüyor.

“Yaşat, Sev, Oku” sergisi; kaybolmuş arşivlerin, yok edilmiş kütüphanelerin ve sessizliğe gömülmüş metinlerin yeniden nefes aldığı bir hafıza alanı gibiydi. Güraras’ın heykelleri, zamanın katmanları arasında unutulmuş olanı yeniden çağırırken, izleyiciyi bir tür hatırlama ritüeline davet ediyor. Her bir form, geçmişin yankılarını bugüne taşıyor; her bir yüzey, bir kaybın izi gibi. Sanatçının arşivsel yaklaşımı, kültürel hafızayı yeniden kurarken hem entelektüel hem de duygusal bir bağ kurmayı başarıyor.“Benim için sanatçı, sadece estetik nesneler üreten kişi değildir; aynı zamanda bir hafıza bekçisi ve kültürel mirasın yeniden inşacısıdır.” diyor Esra Öztay Güraras.
İlk olarak biraz sizi tanımak istiyoruz. Bize Esra Öztay Güraras kimdir, neler yapmıştır biraz bahseder misiniz?
1977 Ankara doğumluyum ve İstanbul’da yaşıyorum. Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel Bölümü mezunuyum. Gazi Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü Seramik Anabilim Dalı’nda yüksek lisans ardından Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü Heykel Ana sanat Dalı’nda ikinci yüksek lisansını tamamladım. Ressam Mustafa Ayaz Müzesi Seramik ve Heykel Atölyeleri’nde, ayrıca Yıldız Teknik Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi’nde misafir öğretim görevlisi olarak dersler verdim. Kamu kurumları için gerçekleştirdiğim anıt heykellerin yanı sıra, ulusal ve uluslararası heykel sempozyumları ile çok sayıda kişisel ve karma sergide yer aldım. Son dönem çalışmalarımda kültürel nesneler ve bellek kavramlarını çağdaş bir dille ele alarak, hafıza ile nesne arasındaki ilişkiyi, unutulmuş hafızanın dönüşümünü heykel aracılığıyla sorguluyorum.
“Kültürel nesneler” kavramından bahsediyorsunuz. Bu, sizin pratiğinizde nasıl bir anlam taşıyor? Kavram sizi nasıl bir araştırma hattına yöneltti?
Kültürel nesneler, sadece fiziksel varlıklar değil, aynı zamanda bir toplumun hafızasının, belleğinin ve kolektif tarihinin taşıyıcılarıdır. Fiziki olarak günümüzde varlığı yok olmuş Ahit Sandığı, kütüphaneler veya arşiv gibi simgesel nesneler, insanlığın geçmişle kurduğu kolektif bağın izlerini taşımaktadır. Eksik ya da silinmiş bir imgeyi zihinsel düzeyde yeniden inşa etmenin yolu, sanatçının kayıplara, yok oluşa ya da silinmeye direnen güçlü simgeler bulma arzusundan geçer. Bu süreçte duyusal etkisi yüksek, yaşanmış ya da hâlâ etkisini sürdüren imgeler tercih edilir.
Bu yaklaşım, beni arşivsel alan diyebileceğimiz tarihsel alanda araştırma yapmaya yöneltti. Her nesne, bir hikâye, bir kayıp veya unutulmuş bir bilgi ile ilişkilendirilebilir; bu da benim heykel pratiğimi, nesneleri anlam ve hafıza ile yeniden inşa etme hattına taşıdı. Böylece izleyici, eserle karşılaştığında sadece görsel bir deneyim yaşamıyor, aynı zamanda kaybolmuş bir belleğin izini sürüyor.
Serginizin üç kavramsal başlığı “Yasat”, “Sev”, “Oku” bir tür eylem çağrısı gibi. Bu üç kelime nasıl belirdi, aralarındaki ilişki nedir?
“Yaşat” “Sev” “Oku”, yalnızca bir çağrı değil; kutsal kitapların ilk emirleriyle insanlığa bir gönderme, aynı zamanda belleği canlı tutan ve zamana karşı direnç gösteren ifade biçimleridir. Bu çağrı, yazıya, kitaba, kültürel mirasa ve tüm bunları oluşturan unsurlara yaklaşırken saygı, koruma ve sevgi ekseninden bakmamız gerektiğini hatırlatan arşivsel alana dair düşünsel bir yolculuktur.
Kayıp belleğin yeniden inşası olarak adlandırabileceğimiz bu üç başlık, birbirine sıkı sıkıya bağlıdır; biri olmadan diğerleri eksik kalır. İzleyiciye, sadece eserleri gözlemlemek değil, aynı zamanda bu eylemleri düşünmek ve kendi yaşamında içselleştirmek için bir davet sunar.
Tezinizde sanatçının, yıkılmış veya yok edilmiş kültürel mirası yeniden inşa eden bir figür olarak rol oynadığını söylüyorsunuz. Bu yaklaşımınız, sizin sanatçı ve sanatçı olmak tanımınızı nasıl etkiliyor?
Benim için sanatçı, sadece estetik nesneler üreten kişi değildir; aynı zamanda bir hafıza bekçisi ve kültürel mirasın yeniden inşacısıdır. Walter Benjamin’in de vurguladığı gibi, ‘Geçmişin kaybolan izleri üzerine düşünmek, bugünün estetik ve toplumsal bilincini şekillendirir’.
Yıkılmış kütüphaneler, kaybolmuş metinler veya yok olmuş arşivler üzerine çalışmak, bana sanatın yalnızca görünür bir nesne değil, aynı zamanda toplumsal hafızayı aktaran ve sorgulatan bir araç olduğunu gösteriyor. Bu yaklaşım, sanatçılık tanımımı sorumluluk ve kavramsal derinlikle birleştiriyor. Her eser, yalnızca görsel bir ifade değil, aynı zamanda izleyiciye geçmişin izlerini hatırlatan bir deneyim. Böylece sanatçı, toplumsal belleği yeniden canlandıran, kaybı sorgulatan ve hafızayı yeniden inşa eden bir rol üstlenmiş oluyor.
Kayıp metinler, yakılmış kitaplar, yıkılmış kütüphaneler… Bu imgelere sıkça başvuruyorsunuz. Sizce “yokluk” sanat için bir üretim motivasyonu olabilir mi?
Evet, yokluk benim pratiğimde güçlü bir üretim motivasyonudur. Kaybolmuş kitaplar, yıkılmış kütüphaneler yalnızca fiziksel boşluklar değil; Aristoteles’in de ifade ettiği gibi, ‘hafıza, insanın geçmişten öğrenmesini ve bugünü anlamasını sağlar’. Dolayısıyla yokluk, bir eksiklikten öte, hatırlama ve yeniden inşa etme ihtiyacını doğuruyor.
Sanat bu boşluğu görünür kılabilir; Walter Benjamin’in de vurguladığı gibi, kaybolan kültürel eserler üzerine düşünmek hem geçmişin izini sürmek hem de çağdaş deneyimi sorgulamak için bir araçtır. Benim heykellerim, eksik olanın anlamını ortaya koyarak, izleyiciyi hem geçmişle hem de belleğin kırılganlığıyla yüzleşmeye davet eder.
Arşivsel sanat üretiminin çağdaş sanattaki yerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce bu tür bir yaklaşım izleyiciyle duygusal mı, entelektüel mi bir bağ kuruyor?
Fransız filozof ve düşünür Jean- François Lyotard teknolojik gelişmeler sonucu büyük anlatıların günümüz çağdaş toplumlarında bir meşruiyetinin olmadığına ve güvenilirliklerini kaybettiğine inanır ve şöyle der: “Nihayet, burada bizim işimiz gerçekliği arz etmek değil, algılanabilen ancak sunulamayanın imalarını keşfetmek olduğu açığa çıkmalıdır”. Lyotard’ın büyük anlatıları; ebedi olanın, tarihsel olanın, psişik olanın yerine ima modeller olarak; fragman, postiş ve dolayımların kullanıldığı sanat pratiklerine müracaat etmek gibi açıklanabilir. Arşivsel sanat üretimi, çağdaş sanatın önemli bir boyutunu oluştururken, yeniden inşa edilmiş nesneler, kolektif hafıza üzerinden geçmişle bugün arasında ontolojik bir bağ kuruyor. Arşiv, kim tarafından oluşturulmuş olursa olsun, sanatsal müdahale, duygu ve eklemelerle yeniden inşanın içkinliğiyle özne ve nesne arasında bağ kurar. Bu bağ ile kültürel nesneler diyebileceğimiz arşivler, kütüphaneler ve sanat eserleri yalnızca belgelerin saklandığı bir depo olarak değil sanatın yaratıcı süreci içinde kişisel ve toplumsal belleği geleneksel sanat formlarının ötesine taşıyan imalarla tarihi ve kültürü yeniden inşa eden duygusal ve entelektüel bağ kuran taşıyıcılardır.
Bir sanatçı olarak hafızanızın sizde bıraktığı izleri korumak için neler yapıyorsunuz?
Benim için hafıza, sadece kişisel değil, aynı zamanda kolektif bir sorumluluk alanıdır. Sanat üretimim bir yandan kişisel hatıralarımı işlerken, diğer yandan kültürel ve tarihsel belleğin izlerini takip eder. Böylece görsel bir ifade biçimi olmanın ötesinde tarihi ve kolektif belleğe dayalı anlatıların da referans alındığı özne ve nesne arasındaki bağın, eksik ve kayıp parçalarını görünür kılarak kollektif ve kültürel hafızayı bir nevi arkeolojik kazı alanı gibi çalışarak onu somut bir deneyime dönüştürüyorum.
İzleyicinin bu sergiden neyle ayrılmasını umdunuz?
Bu sergiyle izleyicinin hem düşünsel hem de duygusal bir deneyim yaşamasını amaçladım. Roland Barthes’ in de belirttiği gibi, ‘bir metin veya eser izleyiciye yalnızca bilgi vermez; aynı zamanda onun düşünce ve duygularını da şekillendirir’. Benim çalışmalarım, kaybolmuş arşivler, yok edilmiş kütüphaneler, kültürel hafızanın kırılganlığı gibi temalar üzerinden, izleyiciyi bilmediği ya da unuttuğu bir geçmişin izlerini hatırlayacağı ve yüzleşeceği bir yolculuğa davet ediyor. Böylelikle hem duygusal hem de entelektüel düzeyde düşünsel bir deneyimle ayrılacağını umuyorum.
Kapak Fotoğrafı: Ece Zeren Aydınoğlu
İlginizi çekebilir: Burcu Dimili’den Deniz Pelister ile İç Dünyanın Yansımaları Üzerine Sohbet

Ece Zeren Aydinoglu












Aile Tadında
Mükemmel bir çalışma ve muazzam eserler... Ülkemizde hala altında müthiş bir anlam yatan, baktıkça bize değerler katan eserlerin olduğunu ve böyle eserler yapabilenlerin olduğunu görmek çok güzel.
Emeğinize, yüreğinize sağlık hocam