Yılın ilk film festivali, her yıl olduğu gibi bu yıl da bağımsız ruhlara seslenen !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali oldu. Hit filmler bölümü ile merakla beklenen filmleri 16-26 Şubat tarihleri arasında seyirciyle buluşturan festival, yine tabuları yıkan, deneysel sularda dolaşan, politikadan müziğe kadar farklı konularda söyleyecek sözü olan birçok cesur filmi de programına dahil etmişti. Sinemanın yanı sıra Adidas işbirliği ile ilk kez gerçekleşen !f Music kapsamında da müzik filmleri, etkinlikleri ve partiler mini bir festival altında toplandı. İstanbul’un ardından 1-4 Mart tarihleri arasında Ankara ve 2-4 Mart tarihleri arasında İzmir’de de sinemaseverlerle buluşacak olan !f’in İstanbul ayağında 14 film izledim. 4 yazı sürecek bu dizide film günlüklerimi bulacaksınız.

IF A TREE FALLS: A STORY OF THE EARTH LIBERATION FRONT

(Yön: Marshall Curry & Sam Cullman, ABD)

Festivaldeki ilk filmim olan belgesel, izleyenlere eko-terörist kavramının ortaya çıkmasına neden olan radikal çevreci grup Earth Liberation Front hakkında bilgi vermekle kalmıyor. Neyin meşru, neyin özgürlük, neyin hak, neyin terör olduğuna dair objektif bir tartışma kurgulayıp, bir sonuca varmadan izleyenlerin önüne atıyor. Tam da iyi bir belgeselin yapması gerektiği gibi, her iki tarafa da söz veriyor, her iki tarafa da hak verebilmeniz için gerekli malzemeyi sağlıyor.

Bu yılın En İyi Belgesel Film dalındaki Oscar adaylarından biri olan (fakat ödülü “Undefeated”a kaptıran) film, merkezine Earth Liberation Front’un aktif olarak kundaklama eylemlerine katılmış olan Daniel McGowan’ı alıyor. McGowan’ın yakalandıktan yargılanana dek ev hapsindeki günlerine tanık oluyor, eylemlerinin ve aktivistliğinin nedenlerini öğreniyor, mücadelesi için onunla birlikte eski günleri eşeleyip, suçlu ve suçsuz olduğu konuları öğreniyoruz. Önce diğer aktivistlerle, daha sonra eylemlerin kurbanlarıyla tanışıyoruz. McGowan’ın 11 Eylül teröristleriyle aynı şekilde cezalandırılıp cezalandırılmaması gerektiği, hatta cezalandırılıp cezalandırılmaması gerektiği ikilemleri filmin sorgulamaya yönelttiği kısım olarak mahkeme dönemini anlatan son bölümünde zirveye çıkıyor.

DESCENDANTS

(Yön: Alexander Payne, ABD)

Ödül sezonunun başından beri Oscar yarışının favorileri arasında gösterilen bu bağımsız film, “Election”, “About Schmidt” ve “Sideways” gibi filmlerle tanıyıp sevdiğimiz Payne’in 7 yıl aradan sonra çektiği ilk film olarak da önem taşıyor. Filmi izlemeye bir başka sebep olarak başroldeki George Clooney ve çok iyi performansını da gösterebiliriz.

Alexander Payne, Nat Faxon ve Jim Rash’in, Hawaii’li Kaui Hart Hemmings’in aynı adlı romanından uyarladığı senaryosu ve oyunculukları (birçok bağımsız filmde olduğu gibi) filmin en büyük kozları. Biri ergenliğe girmek, diğeri ergenlikten çıkmak üzere olan iki kız çocuk sahibi bir Hawaiili adamın, karısı komaya girdikten sonra kabusa dönen hayatını olabilediğince esprili bir dille anlatıyor film. George Clooney’nin yanında en az kendisi kadar dikkat çekici bir oyunculuk sergileyen 1991 doğumlu Shailene Woodley dikkat edilmesi gereken bir isim.

Hawaii dilinde şarkıları ile sağlanan geçişler filme egzotik bir hava katarken, Nick Krause’nin canlandırdığı Sid karakteri başlıca komedi unsuru olarak senaryoya dahil edilmiş. Filmdeki havuz sahnesi ise hem estetik hem duygusal açıdan kısa ama harikulade bir sahne olarak akıllara kazınacak türden.

“Descendants”, 5 dalda aday olduğu Altın Küre’lerden En İyi Film (Drama) ve En İyi Erkek Oyuncu (Drama) ödülleri ile döndükten hemen sonra 5 dalda da Oscar’a aday gösterildi. Aday olduğu 3 dalda ödülü “Artist”e kaptıran film, geceden En İyi Uyarlama Senaryo Oscar’ı ile ayrıldı. Kısacası iyi bir film “Descendants”. Yılın en iyi bağımsız filmi. Ama en iyi filmi mi? Hayır.

(Vizyon Tarihi: 24 Şubat)

V SUBBOTU

(Yön: Alexandr Mindadze, Rusya)

Rus yönetmenin ikinci filmi olan “Masum Cumartesi”, festivalin Keş!f bölümünde yarışan filmlerinden biriydi. Diğer yandan festival boyunca izlediğim filmlerden en az beğendiklerimden oldu. Çernobil felaketine insan psikolojisi üzerinden bir bakış niteliğinde olan film, sürekli koşuşturmakla sürekli durmak arasında gidip gelen karakterleriyle ve koşuşturma sahnelerinde sürekli “koşan” hareketli kamerasıyla çok yorucuydu. Bunun üzerine bir de mutlak sessizlik ve gürültülü bir şekilde icra edilen Rusça rock ve halk şarkıları arasında gidip gelen ses düzeyi de eklenince, filmle ilgili söyleyebileceğim pek iyi bir şey kalmamış oldu.

Emre Eminoğlu

Magger, Kültür ve Sanat Blogger'ı
SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?