İspanya dediğimde insanların aklına ilk olarak Barselona, ardından da başkent Madrid geliyor. Tabii bu şehirler tapas, sangria, paella gibi lezzetler, gezilmesi gereken ünlü meydanlar, flamenko gösterileri, İspanyolların rahat ve samimi havası, gece hayatı gibi keyifli detaylardan ayrı düşünülmüyor. Bu detayları tamamen atlamadan deneyimlemeye ve keşfetmeye çalıştığım şehir Madrid’den oldukça keyifli anılarla ayrıldım. Bende tekrar tekrar gitme isteği uyandıran, gezinizi renklendireceğine inandığım o mekanları sizinle paylaşmak istedim.

Madrid’deki favori mekanlarım genelde şehrin daha genç ve yaratıcı mahallesi diyebileceğim Malasaña’da bulunuyor. Bu mahallenin yaratıcı tarafını konsept dükkanlarında, barlarında, kafelerinde, restoranlarında görmek mümkün.

Tasarım ve içerik olarak keyif veren mekanlara sahip olan Malasaña’daki üç favori mekanımdan birincisi Crack isimli bar. Healthy Dinner ve Bar konseptlerini birleştiren mekan sipariş ettiğiniz yemekleri masadaki herkesin paylaşacağı şekilde servis ediyor. Organik şaraplarınızın veya biralarınızın yanında bir-iki çeşit yemek paylaşmanızı tavsiye ederim. Balkabaklı ve mantarlı risottosu ile pancar salatası benim fazlasıyla hoşuma giden iki lezzetti. Keyifle sohbet edip güzel bir yemek yerken, mekanın tasarımının da etkisiyle kapanana kadar orada oturmak isteyeceksiniz. Farklı bir atmosfer yaratan ışıklandırması, ferah masaları, arkada çalan keyifli müzikleri (genelde indie folk tadında) ve cuma akşamı bile gitseniz fazla kalabalık olmayan mekanın sevimli müşterileri ile samimi bulacağınıza inandığım bir mekan Crack. Fazla büyük ve kalabalık olmaması sebebiyle müşterilere gösterilen ilgi de mekanın bir diğer güzelliği.

Bahsetmeden geçemeyecağım ikinci mekan ise bir sokağın köşesinde konumlanmış olan kafe Hanso. The Barn Berlin’den gelen kahve çekirdeklerinden yapılmış bir americano ve yanında bir kase sıcacık yulaf ile Hanso’da başlamıştım Madrid macerama. Çekirdeklerini aldığı The Barn ise Berlin’de gitme fırsatım olan, kahve içmeyi adeta bir ritüel olarak gören bir kafeydi. Kahve çekirdekleri arasındaki farkı hissettiğim, damağımda çiçekli notalar bırakan mekanın kahvesini burada görmek beni zaten heyecanlandırmıştı. Sonra bir kahve almak veya menüdeki diğer kahvaltılık seçenekleri de deneme bahanesi ile yolumu birkaç kez daha Hanso’ya düşürdüm. Madrid’deki son sabahımda Hanso’da müzik eşliğinde tek başıma kahvaltı ettim ve kocaman pencerelerin önüne oturup gelip geçenleri izledim. Büyük olmadığından mis gibi bir kahve kokusunun hakim olduğu sevimli ve sıcak bir mekan olan Hanso‘ya en azından bir kahve içmek üzere uğramanızı öneriyorum. Kahvemdeki kavruk tat, kahvaltı için lezzetli seçenekleri ve mekanın samimiyeti ile bende özel bir yer edindi Hanso.

Üçüncü ve son mekanımız Vega tamamen vegan menüye sahip bir restoran. Sevdiğiniz yemeklerin vegan opsiyonlarını deneyebilir, veya tamamen vegan mutfağa özgü tatlarla tanışabilirsiniz. Zaten vegan veya vejeteryansanız buraya bayılacağınızın garantisini verebilirim! Lezzetli yemeklerin yanında çalışanlar da kıpır kıpır ve memnuniyetiniz için herkes elinden geleni yapıyor. Ayrıca ortamın hafif loş olması da ayrı bir samimiyet katıyor mekana. Vega’ya dair iki tavsiyem, gitmeden önce rezervasyon yaptırmanız ve 2-3 kişi giderseniz yemekleri paylaşacak şekilde söylemeniz.

La Central, La Fabrica ve Panta Rhei ise bir müze gezecek kadar vakit ayırdığım üç kitabevi. Eğer kitaplara dair bir zaafınız varsa siz de ister istemeze zamanınızın büyük bir kısmını buralarda geçireceksiniz. La Fabrica fotoğraf kitapları basan bir yayınevi, mağazasında da sanat kitaplarından romanlara çeşitli yayınevlerinin kitapları mevcut. La Central, Reina Sofia Müzesi’ne ait, yeni açılan kocaman bir kitabevi. Panta Rhei ise daha yerel, ara sokakta konumlanmış olan sevimli bir kitabevi ancak burada ağırlıklı olarak İspanyolca kitaplar bulunuyor.

Madrid’e dair birkaç tavsiyem daha var: Retiro Park’a bir öğle vaktinizi ayırmalısınız, biralarınızı veya şaraplarınızı alıp çimlerde uzanabileceğiniz bu park, kış güneşinin tadını çıkarmak için birebir. Vaktiniz olursa Retiro Park gibi doğayla yakınlaşabileceğiniz bir diğer huzur verici alan olan, Madrid Botanik Bahçesi’ne de uğramalısınız. Ayrıca parka da, botanik bahçeye de pek uzak olmayan Prado Müzesi’nde Bosch, El Greco, Velazquez, Goya eserlerini; Reina Sofia Müzesi‘nde de Picasso’nun Guernica adlı eserinin yanı sıra Damien Hirst, Francis Bacon, Salvador Dali, Rene Magritte, Man Ray, Yves Klein, Max Ernst’in eserlerini de görmelisiniz.

Madrid planlarınızı yaparken theMagger’daki birçok tavsiyeyi not etmek için farklı yazılar okumayı unutmayın! Buraya tıklayın.

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?