Üç ülke, sayısız köy ve kasaba, her virajda bizi başka hislerle karşılayan yollar, deneyip öğrendiğimiz onlarca yeni şey… Haziran’ın en güzel günlerinde Güney Fransa rotası notlarımızı yazarken bile özlüyorum. Aklımdan hep aşağıdaki şarkı geçti, siz de okurken sesini açın derim!Şarkıdaki sözler ise aklımdan geçenlere tercüman oluyor; “rüzgar bizi taşıyacak, yoldan korkmuyorum. Tadına varmak, görmek gerekecek…” 

İstanbul’un 30 derece olduğu bir gün Cenevre Havalimanı’na indiğimde hava 12 dereceydi… 12! Serin bir tatil mi olacak acaba diye düşünürken Cenevre’den Aix en Provence’e 4 saatlik araba yolculuğundan sonra iklim değişti, birden Akdeniz oldu.

Güney Fransa

Güney Fransa okuyup izlediklerimden olsa gerek hep çekici gelmiştir. Uçsuz bucaksız lavanta tarlaları, üzüm bağları, ünlü ressamları, sakin hayat çağrışımlarıyla hep “ilk fırsatta” listemde olan Provence ve Cote d’Azur için haftalar öncesinden araştırmalar yaparak yola çıktık.

Sisteron, Aix en Provence

Cenevre’den başlayan yolculuğun üçüncü saatinde ilk durağımız sempatik bir Fransız köyü olan Sisteron oldu. Sisteron, Buech ve Sasse nehirlerinin birleştikten hemen sonra buluştuğu Durance Nehri’nin kıyısında yer alıyor. Denize inen uçurumların tepesindeki kale, Sisteron’un tarihte savaşlardan ve saldırılardan kendini koruması gerektiğini anlatıyordu bize. Sakin ve küçük bir kafede kahve molası verdik. Güney Fransa’ya ilk adım olarak Sisteron’a uğramak isterseniz Le Bar de L’Horloge önerim olabilir.

Yola devam ettik ve bir saat sonra Aix en Provence’a ulaştık. Şehir merkezine girer girmez gözüne turizm ofisi çarptı. Etrafındaki kalabalıktan ve bu kadar merkezi bir yerde bulunmasından bu küçük şehrin ne kadar turistik olduğunu anlayabildim. Cours Mirabeau’ya arabayla girmek için binbir zahmet katlansak da güzel meydanlar, çeşmeler, geniş caddeler ilk bakışta Aix’i sevmeme yetti. Şehrin dokusunu tanımak, meydanlardaki kafelerde oturup hayatı izlemek içinse ertesi günü beklemekten başka çare yoktu.

 

View this post on Instagram

 

A post shared by MANA ☕️🥑 (@manaespresso) on

Sabah Mana Espresso’da keyifli bir kahvaltıdan sonra istikamet arka sokaklar oldu. Rastgele ara sokaklarda gezdik, dükkanlara girdik, küçük meydanlara çıktık. Şehrin renkleri, havası çok keyifliydi. Ağzımızın tadı yerinde olsun diye Maison du Nougat’tan kocaman nugat aldık. Bu geleneksel fikri seviyorum! :) Akşam yemeğini Le Patio adında tatlı yerde yedikten sonra ertesi gün St. Tropez yolculuğu için hazır sayılırdık.

Aix En Provence’ı neden bu kadar çok sevdim diye düşünüyorum şimdi. Oldukça dar sokakları, renkli yapıları olan, yılda 300 gün güneş gören tipik bir Akdenizli olmasını geçtim; sokakları gençlerle dolu ve çok hareketli. Şehirde gerçekten hayat var diyebilirim. Hepsi birbirinden sevimli sokak aralarında ve küçük meydanlarda onlarca mekan var ve hepsi dolu. Tabii bunda Aix En Provence’ta 4 üniversite bulunmasının da payını unutamayız.

St. Tropez

Ertesi gün erken saatlerde St. Tropez’ye doğru yola çıktık. Yolda koyları ve denizinin güzelliği ile ünlü Cassis’e uğradık. Kısa bir liman turu ve kahve molası ile St. Tropez’ye devam ettik. Eski bir balıkçı kasabasıyken 1950’li yıllarda Fransız sinema yıldızı Brigitte Bardot’nun ‘’Ve Tanrı Kadını Yarattı’’ filmiyle meşhur olan St. Tropez, bugün hala göz önünde olmaya devam ediyor.

 

View this post on Instagram

 

A post shared by Sabrina (@sab_cointet) on

Biz en çok Ramatuelle bölgesinin güneyinde bulunan Nikki Beach ve Club 55’i merak ediyorduk aslında. Gelmişken birkaç tatlı köy de gezsek güzel olur diye düşünüyorduk. St Tropez’nin merkezi yarım saat dolaşarak biticek kadar küçük. Merkez klasik ruhunu korumuş ancak ihtişamlı gösterişli markaların mağazaları mevcut. Klasik dar sokakları, butik restoranları ve küçük kafeleri var. Aklınızda olsun, merkezde St. Tropez’nin ünlü tatlısı Tropezienne yemenizi tavsiye ederim. İsmiyle aynı pastanelerde bulabilirsiniz.

Akşamüstü Nikki Beach’e gidişimiz ve akşam yemeği seyahatin en keyifli zamanlarındandı diyebilirim. Minuty adındaki yerel şarabı, deniz ürünlerini, akşamüstü partilerini kaçırmamalısınız. Bence harika bir deneyim!

Ertesi gün deniz seviyesinden 4 kilometre yüksekte yer alan Gassin’e gittik. Çok sakin, sessiz, sevimli bir köyle karşılaştık. St. Tropez’in kalabalık ve gösterişli halinden sonra sakinlik verdi ruhuma. Akşamüstü için rezervasyonumuz bir diğer ünlü plaj Le Club 55 içindi. Nikki Beach’e göre daha sakin, yaş ortalaması yüksek ve deniz kıyısında bir mekan. Mekan 1955 yılından beri faaliyet gösteriyor ve kendi deyimleriyle en güzel, güçlü ve akıllıya hitap etmeyi sürdürüyorlar. Gerçek kumlara basarak yemek yemekse bizim için oldukça farklı bir deneyimdi!

Nice

St. Tropez’den çıkıp yaklaşık 2 saatlik yolculuk sonrası hedefimiz Nice idi; tatilin en uzak ve en ilgi çekici durağı. Doğal güzelliğine, denizine fotoğraflara bakarak hayran olmuştum. Bakalım gerçekten öyle güzel mi diye merak ediyordum. Yol üstünde bir durağımız oldu, Antibes. Picasso Müzesi ile ünlü bir rota olmasına rağmen, yaz sıcağında müze tercih etmedik. Müzelerle ilgili anılarım çok sevimli değil. :) Kısa bir meydan turu ve krep molası ile Antibes’e veda ettik. İtiraf etmek gerekirse uzun zaman geçirilecek bir yanını ben göremedim. Ancak Nice her yerden güzel!

En çok zaman geçirilmesi gereken yeri Eski Nice olarak anılan Vieux Nice. Şehrin en keyifli yeri bence. Eski Nice’te her gün ev alışverişi yapılabilecek pazarlardan kuruluyor. Cours Saleya isimli pazarda Salı-Pazar arası günlerde yerel üreticilerin ürünlerini satılıyor. Promanade des Anglais’de yürümek de Nice’in olmazsa olmazlarından. 1800’lerde gri havadan kaçıp Nice’e gelen bir diğer tayfa da zengin İngilizlermiş. İngiltere’de kışın çok sert geçtiği bir sene sokaktakilerin çalışarak para kazanması ve sıcak bir kış geçirmesi için Nice’e getirilerek deniz kenarında palmiyelerle süslü bir yürüyüş yolunu yaptırmışlar.

Castle Hill’e Nice’e yukarıdan bakmak, o harika manzaraya şahit olmak için mutlaka çıkmalısınız. Eğer aynı manzarayı farklı açılardan çekeceğim derseniz oldukça uzun bir merdiven yolculuğu sizi bekliyor. Massena Meydanı‘nda da uzun bir yürüyüşe çıktığınızda yapılacaklar listenizi tamamlamış olursunuz. Marchaux Fleurs olarak bilinen açık hava pazarı, mimozalar, yaseminler, güller, portakal çiçekleriyle bir pazardan çok adeta bir bahçe. Aynı zamanda birçok antika eşya ve objeyi burada bulabilirsiniz.

Nice’te kalıp etraftaki sayısız köye kasabaya gezmeye gittik, böylece otel düzenimiz hiç bozulmadan istediğimiz her yeri görmüş olduk. Bu arada Promenade des Anglais üstünde bulunan Westminster Hotel’i tavsiye etmeliyim, her şeyiyle harikaydı!

Civardan Kısa Kısa Notlar: Villefranche Sur Mer

·       Villefranche Sur Mer kendi halinde, sakin, alçakgönüllü bir sahil kasabası. Rengarenk evleri ve dar sokaklarıyla Villefranche, İtalya kıyılarını andırıyor. 1860’lara kadar İtalya’nın olan bu kıyılar onlardan çok iz taşıyor. Güzel bir kahvaltı için bu sakin kasabayı tercih edebilir, sonrasında pırıl pırıl denizin keyfini sürebilirsiniz. Bol bol fotoğraf çekmeyi unutmayın! Son bir not, Villefranche’dan arabayla 10 dakika ilerlediğinizde tepelerde ünlülerin görkemli evlerini görebilirsiniz. Hatta bazılarının efsanevi hikayeleri var. 1971’de bir süreliğine Cote d’Azur’a yerleşen Rolling Stones üyeleri burada ev tutuyor. Ancak ev, giren çıkanın belli olmadığı bir parti evi durumunda. Hatta o kadar ki hırsızlar hiç şüphe çekmeden öğlen saatlerinde Richards’ın gitarlarını, Bobby Keys’in saksafonunu ve Bill Wyman’ın bas gitarını çalmışlar. O sırada ekip de evde televizyon izliyormuş.

 

View this post on Instagram

 

A post shared by Frederic  (@fredtess) on

·       Cannes’ı öne çıkaran en büyük aktivite her sene Mayıs ayında gerçekleşen Cannes Film Festivali olarak sayılabilir. Ve elbette ona akın akın gelen ünlü trafiği! Cannes’ın sahil boyunca uzanan upuzun caddesi, 2 kilometre uzunluğundaki La Croisette, kumsal boyunca uzanan palmiyeli yoluyla, üzerindeki lüks otelleri, butikleri ve sıra sıra plajlarıyla gezilmesi gereken ilk yer. Zaten Cannes Film Festivali’nin yapıldığı bina olan “Palais des Festivals et des Congre’s” de La Croisette’nin bir ucunda bulunuyor. La Croissette‘te biraz yürüyüp, Le Baoli‘de aperatif bir şeyler içtikten sonra şehrin diğer yüzü Eski Liman kısmını görüp bir de eski şehir kısmı olan Le Suquet bölgesinde zaman geçirseniz Cannes’ı bitirdiniz demektir.

Monaco

·     Her köşeden fırlayan lüks hayat Monaco’da sizi birkaç saat oyalayacaktır. Nüfusunun %30’u milyonerlerden oluşan Monaco’da günübirlik turistler için pek bir şey yok diyebilirim. Biz gittiğimizde Grand Prix araba yarışları yeni bitmişti, platformlar kaldırılıyordu. Eğer zaman kısıtınız yoksa dünyanın en pahalı yatlarından oluşan limanını, en lüks arabalarını, kumarhanelerini, ünlü Cafe de Paris’i, Buddha Bar’ı görmeye gidebilirsiniz. Monaco’ya gitmeden Grace Kelly efsanesini, hayat hikayesini de mutlaka okuyun!

Grasse

·       Peki ya Patrick Suskind’ın efsane romanı “Koku”yu okudunuz mu? İşte Grasse o kitabın geçtiği yer. Her bir yanı envai çeşit çiçeklerle çevrili Provence bölgesinde şanslı bir şehrin aklına gelmiş çiçeklerin özünden parfüm yapmak. Bu öncü şehir, Cannes’a 30 dakika ve Nice’de 45 dakika uzaklıkta bulunuyor. Böylece 17. yüzyılda, Fransa’dan çıkmış en hoş şeylerden biri olan parfüm endüstrisi doğuyor.

      Parfümün hikayesi de kendiliğinden başlamamış aslında. Grasse halkı dericilikle uğraşıyormuş, bu nedenle şehirdeki tabakhane çok kötü kokuyormuş. Bu kokuyu bastırmak için halk çareyi çiçeklerin özünden esans yapmakta bulmuş. Grasse’de parfüm müzelerini ve fabrikalarını gezmek en keyifli aktiviteler oluyor. İçinde çeşit çeşit parfüm, sabun, ve doğal yağlar bulabileceğiniz bir dükkan olan Fragonard Müzesi ve şehir merkezindeki görkemli sarı bina olan Uluslararası Parfüm Müzesi en güzel olanları. Parfüm müzelerinde, parfüm yapımını ve tarihini öğrenebiliyor, müzenin bahçesinde Mayıs ayında açan güller, yaseminler, lavantalar arasında dolaşıp çiçeklerin özlerinin nasıl çıkarıldığını görebiliyorsunuz.

Menton

·       Menton, Fransız Rivierası’nın İtalya ile sınırını oluşturan en uç noktası. Bölge bir zamanlar İtalyanların şehri olduğu için Fransa’nın, Nice’te de olduğu gibi mimarisinden mutfağına hala derinden İtalya etkisi hissedilen şehirlerden. Tipik İtalyan şehirleri gibi limon ağaçları ile dolu. Sabah saatlerinde Menton’da olduğumuz için biz bu şansı yakalayamadık ama buraya gelirseniz her yıl dünyanın en iyi 50 restoranı arasına giren, 2 Michelin yıldızlı Mirazur‘da akşam yemeği yemenizi tavsiye ederim.

Eze Köyü

 

View this post on Instagram

 

A post shared by Hui Jun (@huijun_148) on

·       Fransa’nın Cote d’Azur kıyısının arkasında, güzelliği ve manzarası ile meşhur birçok Ortaçağ Köyü var. Bu köylerden en güzellerinden biri de Eze. Nice ve Monaco arasında olan Eze Köyü’ne bol tırmanmalı ve bol virajlı bir yolculuk sonrası ulaştık. Eze, deniz seviyesinin tam tepesinde, yaklaşık 500 metre yükseklikte, kartal yuvası şeklinde taştan evlerden oluşan bir köy. 14. yüzyıla kadar uzanan geçmişine baktığımızda, Nietzsche’nin, Walt Disney’in ve İsveç prensinin yaşadığı bir yer olduğunu öğrendik. Zirvedeki saat kuleli Sainte-Croix Chapel’inin de 14.yy’da yapıldığı söyleniyor. Köy, günümüzde turistik bir nokta olduğundan yaşam alanlarından ziyade oteller, sanat galerileri ve kafelerden oluşuyor.

Eze ile ilgili söyleyeceklerim hala bitmedi! Eze’nin dar sokaklarında dolaşan filozof Nietzsche’nin 1883 yılında ”Böyle Buyurdu Zerdüş” eserini yazdığı iddia ediliyor. Nietzsche ile aynı sokaklarda yürüdüğünü bilmek insanı biraz heyecanlandırıyor.

Son olarak Eze’nin güzelliğine güzellik katan bir başka özelliği ise 1949 yılında köyün yine en tepesinde kurulmuş olan egzotik botanik park ve heykeller. Mutlaka Le Jardin Exotique d’Eze için bir saatinizi ayırın, gezin, fotoğraflar çekin, her köşede farklı bir manzara bulacaksınız.

Rüzgar gibi geçti bir hafta, sayısız mutlu an ile! Zaman dursa da hiçbir yere gitmesek dediğim güzellikte anlara şahit oldum. Gitmek isteyince gidebileceğiniz, kalmak isteyince kalabileceğiniz günleriniz olmasını dilerim, özgürce var olun!

İlginizi çekebilir: Gülden’den Mont Saint Michel

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN