Buranın yapımına 10. yüzyılda bir manastır olarak başlanıyor. Fransızların “L’ermitage” diye adlandırdıkları ıssız, sanki dünyadaki her şeyden çok soyutlanmışsınız hissi veren gotik havası, seneler önce buranın dini eğitime çok uygun olabileceğini düşündürmüş. Burada bulunan en yukarıdaki katedrale vardığınızda, seçilmiş bir varlık gibi hissetmeniz mümkün. Bu açıdan çoğu Hristiyan için de bir hac yeri haline gelmiş burası. Tabi bu, işin dini boyutu.
Mont Saint-Michel aynı zamanda bir yerleşim yeri. Bana söylenildiği kadarıyla şuan burada 30’a yakın kişi yaşıyor. Bu kişiler sadece turizm sezonunda değil, kışları da burada yaşıyorlar. Yani aslında manastır olmanın dışında içinde fırını, dükkanları, restoranları, postahanesi, mezarlıkları olan bildiğimiz bir köy Mont Saint-Michel. Söylemeden geçemeyeceğim ki burada kışın yaşamak ayrı bir yetenek gerektiriyor çünkü bu dönemler öylesine rüzgarlı ki kışın gittiğinizde bir daha asla hatırlamak istemeyeceğiniz bir deneyim yaşayabilirsiniz. Malum, okyanus. Aman dikkat!

Elbette okyanus kenarında böylesi izole bir yeri hapishane olarak kullanmayı da düşünmemiş değil Fransızlar. Fransız Devrimi sırasında hapishane olarak kullanılan Mont Saint-Michel, bir özelliğiyle mahkumların kaçmasına olanak sağlayınca yeniden bir yerleşim yerine dönmüş. Bu özellik, aynı zamanda burayı bir adaya çeviren özelliğin de ta kendisi: Mont Saint-Michel’de günde tam dört kez gel-git yaşanıyor!