Hamburg: Kuzeyin Sessiz Cazibesinden Gezi Notları
Kanalları, tarihi depoları, modern mimarisi ve zengin mutfağıyla Hamburg, keşfedilmeyi fazlasıyla hak eden bir destinasyon. Avrupa’nın en büyük limanlarından birine ev sahipliği yapan kent, denizle kurduğu güçlü bağın yanı sıra tarihi dokusu, kültürel çeşitliliği ve yaşam kalitesiyle dikkat çekiyor ve benim de sizler için bu yazıyı kaleme almama ilham oluyor. Evet, Hamburg rotasına hazırsak başlayalım o halde.
Elbe Nehri üzerinde yer alan Hamburg, hem köklü tarihi hem de modern yapısıyla kendinizi bir anda kuzey ülkelerinde gibi hissettirirken, mimarisiyle de Alman olduğunun altını çizen bir yer. Aynı zamanda “Burada ne kadar çok yabancı varmış” gibi bir his de vermeyen bir yer. Bunu özellikle yazmak istiyorum çünkü Hamburg’u gezerken çok çok hissettim. Bu durum, şehri daha “yerel yaşanan” bir yer gibi hissettiriyor. Kendine has düzeni varken diğer taraftan da evsizlerin bu kadar yaygın olması beni oldukça şaşırtmıştı. Evet düzen, sessizlik, harika bir mimari var ama evsizlerde gözünüze batmıyor değil. İlk izlenimler böyleyken şimdi de biraz detaylarla ilerleyelim.
Hamburg seyahatimden önce şehrin yapısını çözmeye çalıştım. Altstadt, Neustadt, Hafencity, St.Pauli ve St. Georg. Altstadt, şehrin kalbini oluşturuyor. Eski şehir diyebiliriz. Tarihi kiliseler ve geleneksel binalar bu bölgede yer alıyor. Belediye binası Rathaus tüm ihtişamıyla karşınıza çıkıveriyor. Mönckebergstraße, Hauptbahnhof (tren istasyonu) ile Rathaus arasında uzanan en hareketli alışveriş caddelerinden biri olarak şehrin modern yüzünü yansıtıyor. Büyük mağazalar, zincir markalar ve kafelerle dolu. Özellikle Arket’te hem alışveriş yapıp hem bir şeyler içebilirsiniz. Yine bu cadde üzerinde yer alan Levantehaus, 1930’lardan kalma tarihi bir yapı alışveriş pasajı. Kısaca burası için alışveriş yapmayı sevenleri oldukça etkileyecek bir cadde diyebilirim. Ayrıca, Hamburg’un en eski kilisesi olan Aziz Petri Kilisesini de gezmenizi öneririm.
Yeni şehir anlamına gelen Neustadt ise; Hamburg’un hareketli ve modern yüzü. Benim özellikle beğendiğim Neuer Wall bu bölgede. Caddenin neredeyse tüm vitrinleri dünyaca ünlü markalarla sizleri buluşturuyor. Geniş kaldırımları, şık binaları ve atmosferiyle etkileyici bir lokasyon. Tam bu hareketin ortasında kendinizi bir anda sakinliğin içinde de bulabilirsiniz. Alster Gölü, Hamburg’un şehir merkezinde yer alan ve özellikle yürüyüş yolları, kafeleri ve sakin atmosferiyle öne çıkan bir su alanı. Burada oturup sakinliğin tadını çıkarabilirsiniz, yorgunluğunuzu atabilirsiniz.
Şimdi yönümüzü Hafencity‘e çevirelim. Avrupa’nın en büyük kentsel dönüşüm projelerinden biri olan Hafencity, beni fazlasıyla etkiledi. Burada eski liman depolarının fütüristik bir yaşam alanına dönüşmesine tanık oluyoruz. Bunun da en güzel örneği sanırım Elbphilharmonie. Binanın alt kısmı (yani kırmızı tuğlalı kısmı) eski kakao deposuymuş. Bu alt kısmın üstüne dev bir kristal tacı veya dalgalanan bir gemi yelkenini andıran bir cam yapı inşa ediliyor ve daha sonra şehrin modern simgesi haline gelen konser salonu oluyor. Eski bina ile yeni cam yapının buluştuğu noktada sizi güzel bir teras bekliyor. Şunu da belirteyim, bu terasa çıkmak ücretsiz ama yine de bilet almanız gerekiyor. Hamburg Limanı’nı 360 derece izleyebileceğiniz için aşırı öneriyorum. Aynı zamanda hem bir şeyler içebilirsiniz hem de manzaranın tadını çıkabilirsiniz. (Not: Teras manzarasının bir görselini sizler için yazının en başına ekledim.)
UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan, kırmızı tuğlalı tarihi binalarla ve labirent gibi su kanallarıyla dolu büyüleyici bir yer olan Speicherstadt, görülmesi gereken yerlerden biri. Günümüzde müzeler, sergiler ve fotoğraf noktalarıyla Hamburg’un hem tarihini hem de liman kültürünü en güçlü şekilde yansıtan alanlardan biri olarak ziyaretçileri kendine çekiyor ki çoğu kişinin sosyal medyada ilk paylaşımlarını yaptığı yer diyebiliriz. Gerçekten büyüleyici. Tam da bu noktada, kısa bir mola verip Hamburg’a özgü Franzbrötchen’i denemek bizlere küçük ama keyifli bir geçiş sundu.
Franzbrötchen, Hamburg mutfağına özgü tarçınlı bir hamur işi. Kruvansana benziyor diyenlerin aksine ben pek benzetemedim. Kuzey Avrupa’nın cinnamon roll’una benziyor gibi ama aslında sadece tarçın özelinde. Gevrek ve tereyağlı yapısıyla Hamburg’a özgü bir versiyon diyebilirim. Biz Hafencity’de, Elbphilharmonie’ye yakın ve girmenizi önerebileceğim Schanzenbäckerei şubesinde deneyimledik.
Gelelim müze konusuna. Genelde seyahatlarımda ilgimi çeken müzelere zaman yaratmaya çalışırım, ancak bu seyahatimde müze gezemedim. Bu noktada sadece önerilerim olabilir : Internationales Maritimes Museum, binlerce yıllık denizcilik tarihini, gemi maketlerini ve değerli haritaları sizlere sunan bir yer. Eğer denizcilik alanına özel ilginiz varsa düşünebilirsiniz. Gerçek bir Sovyet casus denizaltısının içini gezebileceğiniz U-Boot Müzesi, otomobil meraklıları için Automuseum Prototyp ve dünyanın dört bir yanından gelen egzotik tatları koklayıp dokunarak keşfetme imkanı sunan Spicy’s. Son olarak, dünyaca ünlü minyatür müzesi “Miniatur Wunderland” de listeye eklenebilir.
Hafencity’den ayrılıp yönümüzü St.Pauli bölgesine çevirelim. St. Pauli, Hamburg’un en renkli ve en çok konuşulan semtlerinden biri. Elbette ilk olarak Elbe Tünelinden bahsetmek istiyorum. Yaklaşık 426 metre uzunluğundaki tünel, dönemin mühendislik harikalarından biri olarak kabul ediliyor. Şehir merkezini liman bölgesine bağlamak amacıyla yapılan bu tüneli günümüzde özellikle yayalar ve bisikletliler kullanıyor. Yayalar ve bisikletliler metal platformlarla yerin altına indiriliyor. Bu kısmı deneyimlemek bile başlı başına bir turistik aktivite. Burası yalnızca bir geçiş noktası değil; tarihi asansörleri, seramik duvarları ve nehrin altından yürüyerek geçme deneyimiyle Hamburg’un en ilginç yapılarından biri.
Yine bu bölgede yer alan Landungsbrücken, liman bölgelerinin başlangıç noktası. Bu noktada yeme-içmeye dair ufak önerilerim olacak. Liman bölgesi denilince elbette deniz ürünleri akla geliyor. Brücke 10, Hamburg’un ünlü bir Fischbrötchen (balık sandviçi) yeri. Marine edilmiş ringa balığıyla hazırlanan Bismarck, yumuşak dokusuyla öne çıkan Matjes ve çıtır kaplamasıyla Backfisch birbirinden farklı tatlar sunsa da hepsi oldukça lezzetliydi. Somon ve karides çeşitleri de mevcut. Ayrıca Almanya’da oldukça popüler olan yerel kola markası Fritz-Kola -yüksek kafein oranı ve daha az şekerli – ve limonlu bira denenebilir.
Liman manzarasına karşı vakit geçirmek isteyenler için diğer bir önerim de; özellikle Elbe kıyısında yer alan ALEX Hamburg, günün her saati oturup bir şeyler içmek ya da yemek yemek için tercih edilen popüler noktalardan biri. Tüm bu önerilerin sonunda hamburgerden de bahsetmesek olmaz değil mi? Hamburgerin 19. yüzyılda Hamburg limanından Amerika’ya göç edenlerin yanlarında götürdüğü “Hamburg bifteği” (Hamburger Rundstück) adlı kıymalı et tarifinden doğduğu söyleniyor. Zamanla Amerikalıların bu eti iki ekmek dilimi arasına koymasıyla da bugün bildiğimiz modern hamburger kültürüne dönüşüyor. Yerel halkın önerisi daha çok Dulf’s Burger olmasının yanında öne çıkan diğer yerlerden biri de Otto’s Burger idi. Biz bu noktada yerel halka güvenmeyi tercih ettik.
St. Pauli’nin kalbi sayılan Reeperbahn hakkında konuşmak istiyorum. Neon ışıkları, barları ve canlı gece hayatıyla birçok ziyaretçiye Amsterdam’ın Red Light District bölgesini hatırlatıyor. Ancak semt yalnızca eğlence hayatıyla değil, müzik tarihiyle de öne çıkıyor. Hatta dünyaca ünlü Beatles grubunun kariyerlerinin ilk yıllarında burada sahne almış. Hatta Beatles-Platz adlı bir meydanda, grup üyelerini silüet şeklinde tasvir eden metal heykeller yer alıyor. Gece hayatını bu şekilde sevmediğim bir yaşta olduğum için burası genel olarak sanki bana pek hitap etmedi. Son olarak St. Georg bölgesine geçelim. Burasına dair aman aman bilgim yok ama daha çok sokak kültürü, kafe hayatı ve şehir içi atmosferiyle gezilen bir yer. Hamburg Hauptbahnhof bu bölgenin hemen girişinde bulunuyor. Gece geç saatlerde etrafı çok güvenilir değil, bunu belirtmek istiyorum. Otel organizasyonu düşündüğünüz zaman bence bu bölgeden uzak durun derim.
Otel demişken Hamburg’da konaklama için öne çıkan seçeneklerden biri olan 25hours Hotel HafenCity, modern tasarımı ve liman bölgesine yakın konumuyla şehri keşfetmek için oldukça ideal bir konumda. Otelin hemen altında yer alan Neni Hamburg ise, Orta Doğu ve Akdeniz mutfağından esinlenen paylaşım tabaklarıyla bilinen restoran. Özellikle “balagan” kültürüyle öne çıkıyor; yani düzenli kaosun içinde samimi, paylaşımcı ve canlı bir yemek atmosferi yaratıyor. Farklı lezzetlerin aynı masada buluştuğu bu ortam, Hamburg’un modern ve kozmopolit ruhunu yansıtarak şehre dair keyifli bir final sunuyor. Hamburg’da son akşamımızı burada noktaladığımız gibi yazımızın sonunu da güzel bir atmosferde tamamlayalım istedim. Yolu düşenlere şimdiden selam olsun!
Kapak Fotoğrafı: Hatun Vera Altunöz
İlginizi çekebilir: Gürkan Sonat’tan Köprüler Şehri’nde Görülmesi Gerekenler

Hatun Vera Altunöz 














Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!