Girl, so confusing: Charli XCX'den İlişkilerin Kaotik Doğasına
İlişkiler üzerine konuşmak bana her zaman riskli gelmiştir. Çünkü onları açıklamaya çalıştığım anda, sanki bir şeyleri eksiltiyormuşum ya da abartıyormuşum gibi hissediyorum. Oysa belki de anlamaya çalışmak, ilişkileri tek bir düzleme oturtmak değil de, onların karmaşasıyla tanışmayı kabul etmek ve herkese göre değişebileceğini kabul etmektir. Başka bir değişler, dinamik yapisini öğrenmektir. Son zamanlarda Charli XCX’in “Girl, so confusing” şarkısını dinlerken kendimi garip bir şekilde yakalanmış hissettim. Şarkıda geçen o karışık duygular, birine hem yakın hem uzak olma hali, sevgi ile rahatsızlığın aynı anda varlığı… bana bazı arkadaşlıkları(mı) hatırlattı… Şarkı bir şekilde belki de arka plana attığım o karmaşayı yüzeye çıkardı, ben de kendimi bu karışık duyguların nereden geldiğini düşünürken buldum. Bu yazı, aslında kendi deneyimlerimle birlikte, bu konuyu anlamama yardımcı olan bazı kavramları düşünürken ortaya çıktı. Ben de bu meseleleri yavaş yavaş çözmeye çalışıyorum; o yüzden yazının içinde hatalı ya da eksik yorumlar olabilir. Eğer bazı noktalarda farklı düşündüyseniz, bunu yorumlarda duymayı gerçekten isterim. Birlikte düşünmek ve bunları paylaşmak sanırım bu ara beni en konforlu hissettiren şeylerden biri… O halde gelin, zihnimdeki akışa biraz yakından bakalım…
İnsan ilişkileri, duygusal tutarlılık değil, dinamik gerilimler üzerine kurulur.
Bu gerilim bazen psikolojik (benlik, sınır, kimlik), bazen sosyolojik (normlar, roller, güç) kökenlidir. Bir ilişkiyi anlamaya çalıştığımızda, çoğu zaman duyguların tutarlılığını ararız. Kimin ne hissettiğini, neden uzaklaştığını, neden özlediğini bilmek isteriz. Ama insan ilişkileri hiçbir zaman yalnızca duyguların değil, zamanın, bağlamın ve bilinçdışının da alanıdır. Bu yüzden bir ilişkiyi anlamak, onu çözmek değil, onun değişkenliğine tahammül etmek demektir.
İnsan ilişkilerinde huzur kadar rahatsızlık da, yakınlık kadar mesafe de vardır. Bu, sevginin eksikliği değil, insanın doğasındaki çok sesliliktir. İlişkiler, tek renkli duyguların alanı değildir. Birini önemsediğimizde, aynı anda hem koruma hem mesafe isteği doğabilir. Sevgiyle huzursuzluk, şefkatle öfke yan yana var olur. Bu çelişkiler, duyguların tutarsızlığından değil, derinliğindendir. İnsan zihni, birbirine zıt hisleri barındırabilecek kadar geniştir. Gerçek bağ, o genişliğe yer açtığında güçlenir.
Ambivalans: İnsan Ruhunun Çift Yönlü Doğası
Psikanalitik bakış açısında bu çelişkiye ambivalans denir. Kavram ilk olarak Paul Eugen Bleuler tarafından 1910 civarında kullanılmıştır. Bleuler, özellikle şizofreni çalışmaları bağlamında “bir nesneye karşı eş-zıt duygular” olabileceğini belirtmiştir. Ancak psikanalitik literatürde bu terimi benimseyen ve geliştiren kişi Sigmund Freud olmuştur.
Freud, ambivalans kavramını, özellikle sevgi ve nefret duygularının aynı anda, aynı nesneye ya da kişiye yönelmesi halinde kuramlı bir şekilde ele almıştır. Kelime kökeni Latincedir: ambi (iki) + valentia (değer, yön). Freud bunu insan doğasının kaçınılmaz ikiliği olarak tanımlar. Örneğin Freud, “Totem und Tabu” adlı eserinde “tabu ve duygusal ambivalans” başlıklı bölümde bu ilişkileri antropolojik ve nörotik bağlamda incelemiştir.
İnsanın hem sevme hem de yıkma kapasitesini aynı kaynaktan beslenen iki yönelim olarak görür. Bu, onun Eros (yaşam dürtüsü) ve Thanatos (ölüm dürtüsü) arasındaki gerilim fikrinin de zeminidir: Yaşamı sürdürmek isteyen güçle, sınır koymak ya da yok etmek isteyen güç her insanda birlikte bulunur. Ambivalans, ilişkilerde “iyi” ya da “kötü” olarak tek yönlü bir his durumu değil, daha ziyade, çelişkili yönelimlerin bir arada işlediği bir alandır.
Birine yaklaşırken aynı anda ondan uzaklaşmak istemek, onu severken bazen ondan rahatsızlık duymak, ya da yakınlıkla özgürlük arzusu arasında gidip gelmek, hepsi bu çift yönlü yapının göstergesidir. Freud açısından bu karmaşa patolojik değil, hatta duygusal olgunluğun koşuludur. Çünkü tek yönlü duygular savunma olabilir ama insanın bütünlüğü ancak zıt yönelimlerini tanıyabilmesiyle mümkündür. Ambivalans, bu anlamda, sevginin “karanlık” tarafı deği de onun derinlik boyutudur. Birine karşı yalnızca tek duygu hissetmek, onu henüz yeterince tanımamış olmaktır desek çok yanılmış olmayız bence. Gerçek yakınlık, ancak öfke, kıskançlık, sabır, kaygı ve şefkat gibi birbirine karışan duyguların içinden geçerek kurulur diye düşünüyorum. Bu duygusal çeşitlilik, sevginin saflığını bozan değil, onu insani kılan şeydir.
Duygusal dayanıklılık, çelişkiyi çözmekte değil, onunla birlikte var olabilmektedir. Ambivalans, bir duygusal “hata” değil, insanın kendini aşma kapasitesidir. Kendimizi yalnızca bir duyguyla tanımlamaktan vazgeçtiğimizde, karşımızdakine de yer açabiliriz. Gerçek yakınlık, benzerlikten değil; çelişkiyi birlikte taşıyabilme becerisinden doğar diye düşünüyorum.
Zygmunt Bauman ve Likit Modernite
Freud’un işaret ettiği bu içsel ikilik, yalnızca bireyin ruhsal yapısında kalmaz, modern toplumun ilişkisel biçimlerine de sızar. Bu yüzden ilişkiler artık “kurulan” değil, “sürdürülen” şeylerdir; sürekli yeniden tanımlanmak, güncellenmek, onarılmak zorundadır.
Zygmunt Bauman, modern insanın yaşama biçimini “likit modernite” (liquid modernity) kavramıyla tanımladı. “Likit” yani sıvı; çünkü sıvılar sabit bir biçimde kalmaz, bulundukları kabın şeklini alır. Bauman’a göre çağımızda toplum, ilişkiler, kimlikler ve değerler de sıvılaşmıştır, artık hiçbir şey uzun süre aynı biçimde kalmaz. Bağ kurma isteği sürer, ama kalıcılığa tahammül azalır. Bauman’a göre modern birey, Freud’un betimlediği o çift yönlülüğü artık kendi içinde değil, gündelik yaşamın ritminde yaşar: Yakınlık ararken mesafeyi korur, bağlılık ister ama bağlanmaktan korkar. Yani sevgiye, arkadaşlığa, topluluk hissine ihtiyaç duyuyoruz ama aynı zamanda özgürlüğümüzü kaybetmekten korkuyoruz.
Bu haliyle modern ilişkiler, duygusal olarak “tamamlanma”yı değil, “akışta kalma”yı ödüllendirir. Fakat belki de mesele tam da budur: Freud’un bireysel ambivalansı ile Bauman’ın toplumsal akışkanlığı aynı yerde kesişir.
Belki de olgunluk, artık istikrarı korumakta değil, değişkenliği taşıyabilmektir. Sevgiyi, kalıcılıkla değil, dönüşebilme kapasitesiyle ölçmek gerekir. Çünkü ilişkiler, tıpkı bizler gibi, yaşar, değişir, bazen eksilir ama bazen de tam o eksiklikte anlam kazanır.
Belki de bu yüzden “Girl, so confusing” beni bu kadar yakaladı. Charli XCX’in anlattığı şey yalnızca iki kadın sanatçı arasındaki belirsiz bağ değil; hepimizin modern ilişkilerde deneyimlediği duygusal akışkanlık hali. Bir an bağlı hissediyoruz, sonra özgürlük ihtiyacı ağır basıyor. Karşı tarafın varlığı bizi tamamlıyor gibi ama aynı zamanda sınırlandırıyor. Freud’un tanımladığı ambivalans artık sadece içsel bir gerilim değil, yaşam biçimimizin temposu olmuş durumda.
Belki de mesele bu karmaşayı çözmek değil, onunla yaşamayı öğrenmektir. İlişkiler artık kusursuz bir dengeye sahip gibi değil de iki insanın aynı anda hissettiği bir titreşim gibi. Charli XCX’in “Girl, so confusing”inde duyduğum şey de tam olarak buydu galiba… Birbirine hem yaklaşan hem uzak duran, bazen uyum sağlayan bazen bu uyumu bozan karışık ama gerçek bir duygu. Belki de bu, bizim çağımızın ilişkilerinin en dürüst hali… Net değil ama samimi, kırılgan ve canlı…
Kapak Fotoğrafı: Pitchfork
İlginizi çekebilir: Ezel Merin Nalbantoğlu’ndan Yeni Çağın Paradoksu: Bireysellik mi, Yalnızlık mı?


Ezgi Cenk
















Aile Tadında
Son dönemde ilişkiler üzerine yazılan en derin yazılardan biri olmuş. Elinize sağlık...