Kardeşlerimi Arıyorum: Paranoyanın Gölgesinde Kimlik ve Öteki
Hava karanlık, Akaretler’den aşağı, Beşiktaş İskelesi’nden Kadıköy’e gitmek üzere vapura yürüyorum. Artweeks’i gezmenin verdiği keyifle önce vapura sonra da tiyatro oyununa yetişeceğim. Kenti ve sokakları düşünüyorum, yokuşu inerken karşılaştığım manzarayla bitirdikten sonraki manzara arasındaki fark çok keskin. Yan yana sıralanmış o kendine has beyaz yapılar ve arnavut kaldırım seni bir anda kaosun yatağına bırakıp “buraya kadar” diyor. Karmaşa başlıyor. Vapura yetişmek için karşıya geçtikten sonra Dolmabahçe Sarayı’nın hemen yanında durduruluyorum, bir kadın polis çantamı karıştırıyor, izin veriyorum belki de tehlike olmadığımı kanıtlamak için ya da mecbur hissettiğim için… Kendi evimin tehlikelisi addedilmekten ne kadar yorulduğumu düşünüyorum. Vapurda şarkı söyleyen sanatçının karşısında oturuyorum, önünde bir çocuk ona dikmiş gözlerini, ben de çocuğu izliyorum. Ukraynalı olduğunu düşündüğüm bir aile, kadınla gülümsüyoruz birbirimize. Artık oyundayım ve kendimi buraya gelirken yaşadıklarımla, bu yaşıma kadar geçirdiklerimle, kendi hayatımla bir kez daha yüzleştiğim bu oyuna bırakıyorum.
Kardeşlerimi Arıyorum, İsveçli-Tunuslu yazar Jonas Hassen Khemiri’nin kaleminden. Kendisi çağdaş Avrupa edebiyatının en çarpıcı seslerinden biri olarak kimlik, aidiyet ve ötekileştirme meselelerini hem romanlarında hem tiyatro metinlerinde keskin bir gözlemle ele alan yazarlardan biri. 2010 yılında Stockholm’de meydana gelen bir bombalı saldırının ardından kaleme aldığı bir gazete yazısını romanlaştırarak başlattığı yaratım süreci, kısa sürede tiyatro sahnesine taşınmış ve 2013’te Jag ringer mina bröder (I Call My Brothers) adıyla seyirciyle buluşmuş. Khemiri’nin bu metni, hem bireysel düzeyde bir kimlik krizi hikâyesi olarak hem de toplumsal düzlemde korku, önyargı ve aidiyet üzerine politik bir sorgulama olarak okunuyor. Türkiye’de oyun ilk kez 2017’de Bakırköy Belediye Tiyatrosu tarafından sahnelendi, 2024’te de Ara Sahne’nin yorumuyla yeniden güncel bir bağlamda izleyiciyle buluştu.
Oyun, Stockholm’ün merkezinde yaşanan bir patlamanın ertesi gününde geçiyor. Ana karakter Amor, kendini eğlenmeye bıraktığı o gecenin sonunda bomba haberiyle yüzleşiyor ve şehirde dolaşmaya koyuluyor. Kafasındaki sorular ve sürekli yaptığı telefon konuşmalarıyla Amor aslında normal görünmeye çalışıyor fakat zaman geçtikçe normal anlamını yitirmeye başlıyor. 24 saatlik bir zaman dilimine sıkışan anlatı, Amor’un zihninde giderek büyüyen paranoya ve korkuyla şekilleniyor.
Kurgunun en dikkat çekici özelliklerinden biri, telefon görüşmeleri aracılığıyla kurulan parçalı anlatı yapısı. Amor’un sürekli aradığı “kardeşleri” eski dostu Shavi, kuzeni Ahlem, çocukluk aşkı Valeria ve ölmüş büyükannesi birer karakter olmanın ötesinde Amor’un iç seslerinin temsilleri gibi bir görünüp bir kayboluyorlar. Her bir görüşme bağımsız bir sahne gibi işleniyor ve hip-hop müzik geçişleriyle birleşerek bütüne bağlanıyor. Amor’un hayal ile gerçek arasında gidip gelen iç dünyası sahnede belirsizlikle kurulmuş: İzleyici, kimi zaman onun bir saldırıya karışıp karışmadığını bile sorgulamaya başlıyor. Hatta, Amor’un zihninde bombayı kendisinin patlattığına dair imgelerin bile gelip gittiğini hissediyoruz. Gerçeklik tamamen bulanıklaşıyor. Oyunun geneline yayılan bu belirsizlik, anlatı terchinden ziyade terör sonrası kimliklerin muğlaklaşmasını da simgeliyor. Aynı belirsizlik ve kaygı kentteki benzer grupların üstüne çöküyor…
Önyargı, Kimlik ve Korkunun Sarmalı
Kardeşlerimi Arıyorum’un merkezinde ötekileştirme, kimlik krizi ve korkunun toplumsal yapıyı şekillendirişi var. Patlama sonrası şehirde oluşan paranoya atmosferi, göçmenleri otomatik olarak “şüpheli” konumuna itiyor. Amor’un en yakın arkadaşı Shavi’nin bile onu sorgulaması, haberlerdeki eşkâlin ona benzediği imasında bulunması, bu önyargının gündelik ilişkileri bile nasıl zehirlediğini gösteriyor. Aslında Khemiri burada yalnızca toplumun göçmene bakışını değil, göçmen topluluk içindeki asimilasyon ve kimlik çatışmasını da sahneye taşıyor. Shavi ve Amor’un birbirlerini “sen değiştin” diyerek suçlamaları, göçmen kimliğinin kendi içinde de sabitlenemediğinin göstergesi olarak karşımıza çıkıyor. Carolina’nın aksanı ve Amor ile olan diyaloğu çarpıcı şekilde ait olmama, eğreti durma, aksanından dolayı çoğunluk toplumunun üyesi sayılmama gibi durumlara atıfta bulunuyor. Öte yandan, Amor’un “kardeşlerine” seslenmesi, onları uyarması “birkaç gün ortalarda görünmeyin” demesi, toplumsal baskının bireyi kendi varlığını gizlemeye zorladığı gerçeğini çarpıcı biçimde gözler önüne seriyor.
Korkunun çift yönlü işleyişi aslında oyunun temel izleği. Batı toplumunun gözünde Orta Doğulu bir genç otomatik olarak “potansiyel terörist”; Amor’un gözünde ise polis bir tehdit. Bir sahnede, sadece yol soran biri ile konuşan polisleri görünce onları yere sermeyi hayal eden Amor, kendi maruz kaldığı ayrımcılığın tersine çevrilmiş hâlini yaşıyor. Khemiri’nin sorduğu soru aslında çok net: “Korku, bir kehaneti kendi kendine gerçekleştirebilir mi?” Bu noktada oyun, biz ve onlar ayrımının saçmalığını seyircinin yüzüne vuruyor. Khemiri’nin metni tür olarak kara mizah ile politik dram arasında konumlanıyor. Terör sonrası toplumsal travma gibi ağır bir temayı mizahi bir dil ve absürt unsurlarla işliyor. “Kung-Fu Panda” ya da “paslı matkap ucu” gibi beklenmedik imgelerse seyircinin gerilimini kırarken meseleyi didaktik olmaktan uzaklaştırıyor. Bu yönüyle eser, politik tiyatronun ağır el kitabı üslubundan sıyrılarak izleyiciyle daha doğrudan bir ilişki kuruyor.
Metnin dili hızlı, ritmik ve gündelik konuşma diline yakın. Telefon görüşmelerinin dramatik işlevi, anlatının en önemli yapısal özelliklerinden biri. Özellikle Shavi’nin Amor’un vicdanı gibi konuşması, karakterlerin dışsal figürlerden çok Amor’un iç dünyasının yankıları olduğunu bize gösteriyor.
Oyunda karakterler yer yer rap yaparak yaşanan korkunun bir yüzünü de bu şekilde bize gösteriyor. Bu anlar, Kafkaesk bir atmosfer yaratıyor; bireyin içini kemiren suçluluk hissi ve öz-yargı, Kafka’nın Dava’sına selam göndermek gibi. Kimisi bu belirsizlik hallerini vurucu bulsa da kimisi karakterin oyuncuyla arasındaki ilişkiyi esnetme ihtimalini dile getiriyor. Fakat yine de Khemiri’nin amacının, net yanıtlar vermekten çok izleyiciyi rahatsız eden sorularla baş başa bırakmak olduğunu biliyoruz.
Oyun, 11 Eylül sonrası Batı dünyasında yükselen güvenlik politikaları ve göçmen karşıtı söylemin bir ürünü olarak okunabilir. Stockholm’de 2010’da gerçekleşen bombalı saldırı, İsveç’te “İslamcı terör” ifadesinin ilk kez gündeme gelmesine yol açmıştı. Bu olayın ardından hükümetin başlattığı REVA Projesi, “şüpheli görünen” kişilere kimlik kontrolünü kolaylaştırarak ayrımcılığı kurumsallaştırdı. Khemiri de o dönem buna karşılık bir açık mektup yazdı; yazar, bir günlüğüne göçmenlerin bedeninde yaşamanın Adalet Bakanı’na çok şey öğreteceğini söylüyordu.
İşte bu politik atmosfer, oyunun da dokusuna işlemiş. Khemiri, “Batı’ya Batı’dan seslenerek” kendi toplumunun ikiyüzlülüğünü sahneye taşımış. Oyun, aşırı sağın parlamentoya girdiği bir seçim gecesine göndermeler yapıyor, devletin güvenlik politikalarının sıradan hayatlara nasıl sızdığını gösteriyor. Bu yüzden Kardeşlerimi Arıyorum, sadece bireysel bir yabancılaşma hikâyesi değil; bir toplumsal eleştiri ve direniş manifestosu desek yanlış olmaz. Ayrıca mesele yalnızca Avrupa’ya özgü değil tabii ki. Etnik-dini ötekileştirme, polis şiddeti ve göçmen karşıtlığı Türkiye dahil birçok coğrafyada yaşanan gerçekliklerden. Dolayısıyla oyunu izlerken bu sorunların evrenselliği ile de yüzleşiyoruz.
Kardeşlerimi Arıyorum, çağdaş tiyatronun toplumsal rolünü hatırlatan önemli metinlerden biri. Ara Sahne’nin yorumuysa gerçekten çok etkileyici. Terör korkusu, önyargı, kimlik krizi ve “biz-onlar” ayrımının absürtlüğü, kara mizah ve belirsizliğin gücüyle sahneye taşınıyor. Bu performans, izleyiciyi rahatsız eden sorularla baş başa bırakıyor. Seyirci, Amor’un gözünden dünyaya bakarken, kendi yargılarını ve önyargılarını sorgulamaya başlıyor. Çünkü bu iki taraflı bir çatışma ve oyuncular bunu çok etkileyici şekilde bize aktarıyor. Bu oyun, bir kimlik hikâyesinden öte, toplumsal diyalog çağrısı. Göçmenlik, korku siyaseti ve ötekileştirme gibi küresel meseleleri kişisel deneyimlerin içinden anlatıyor. Tam da bu yüzden “Kardeşlerimi Arıyorum”, edebiyat, siyaset ve sosyolojinin kesişim noktasında duran bir oyun.
Oyunun benim izlediğim prodüksiyonu, hip-hop müzikle harmanlanmış enerjik sahne diliyle hareketli, ve sürükleyici. Eylül Aktürk’ün çevirdiği metin, Barış Gönenen’in yönetmenliğinde yerel bağlama oturtulmuş ve tabii ki evrensel meselelerden de sapmamış. Yönetmene sahnede Aslı Menaz yardımcı yönetmen olarak eşlik ederken dramaturji ve metin düzenleme görevini Kayra Babalık üstleniyor. Oyunun dekoru ve kostüm tasarımları Bengü Şener imzası taşırken uygulamalar Ferhat Kaya tarafından yapılmış. Işık tasarımında Ra Yavuz, ışık kumandasında ise Deniz Kayas görev alıyor. Oyunun özgün müzikleri Utku Güçoğlu tarafından bestelenirken, müzik ve efekt uygulamaları ise Ergün Metin tarafından yürütülmüş. Afiş tasarımı Açelya Kırmalı, sahne fotoğrafları ise Gökhan Polat tarafından hazırlanmış. Oyunun yapımını, bağımsız tiyatro topluluğu Ara Sahne üstleniyor. Sahne kadrosunda Uğur Uzunel, Buse Külekci, Can Sertaç Adalıer, Ecem Eker ve Metehan Kaya yer alıyor. Oyuncular muhteşem aktarımlarıyla anlatının kişinin bir bakıma kendiyle yüzleşmesini sağlıyorlar. Özellikle Amor’un iyi bir vatandaş olduğunu hem kendine hem de çoğunluk toplumuna kanıtlama çabası, turist olarak bile Avrupa’ya gittiğimizde çoğumuzun hissettiği şey belki de! Aynı zamanda polisin bir göçmenle konuşurken Amor’un göçmene haksızlık yapıldığını düşünmesi de aynı oranda yakın bir his.
Hem seyir zevki yüksek hem de derinlikli olan oyun, bu yıl da devam edecek.
Kapak Fotoğrafı: Kardeşlerimi Arıyorum
İlginizi çekebilir: Eda Geven’den 2025 – 2026 Sezonunun Yeni Oyunları

Ece Zeren Aydinoglu 










Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!