Siz hiç 1.5 saat gibi kısa bir süre içinde 7 hayat yaşadınız mı? Ben çok yakın zamanda yaşadım. İlk kez 18 Nisan’da seyirciyle buluşan, benimse daha yeni fırsat bulup izleyebildiğim Songül Öden’in tek kişilik oyunu Lâl Hayal, beni kendine hayran bıraktı. Evet, çoğu zaman izlediğim oyunların bana söylemek istediklerine kulak vermek için çabalar, karakterlerin derinine inerek onları anlamaya çalışırım. Ancak bu sefer, her şey farklıydı. İlk defa, bir tiyatro oyunu, bittikten sonra sahne düzeninden karakter geçişlerine kadar söylemek ve yorumlamak istediğim onca şey bıraktı bende. 

Bu özel oyunu anlatmaya nereden başlamalıyım diye çok düşündüm, sanırım en doğrusu oyunun ismi ile başlamak. Lâl Hayal. Ne uyandırıyor sizde? Biraz belirsiz değil mi? Ne çok olumlu, ne çok olumsuz. Ne içiniz açıyor, ne de hüzünlendiriyor sizi. İşte bana da aynen böyle hissettirdi ve kendimi bu kelimelerin anlamlarını araştırırken buldum. Lâl, “dili tutulmuş, konuşamaz hale gelmiş, dilsiz” demek. Hayal ise, aslında hepimizin bildiği, içimize umut dolduran bir sözcük; “zihinde tasarlanan, canlandırılan ve gerçekleşmesi özlenen şey” demek. Ve şimdi, sizi oyunumuzun ana kahramanı Lâl Hayal’in kendini tanıttığı şu cümlelerle baş başa bırakmak istiyorum:

“Ben Lâl Hayal.
Babamın kızı Lâl , annem Hayat’ın kızı Hayal.
Daha adım konduğunda, çoktan parçalanmış ama parçalanması yasaklanmış bir ailenin kızıyım.”

Artık onun kim olduğuyla ilgili biraz fikriniz olduğuna göre, bana hak vereceğinizi umarak ben Lâl’i atıp, ona yalnızca Hayal diye seslenmek istiyorum. Hayal; annesinin, babası tarafından gördüğü şiddete küçük yaşta tanık olan bir kadın. Babası alkolik, annesi Hayat’a sürekli şiddet uyguluyor. Hayat susuyor, kimseye konuşmuyor. Ve günler kovalıyor birbirini, ta ki Hayat’ın daha 27 yaşında, kocası tarafından kafası masaya çarpılarak öldürülmesine kadar. Evet, Hayal annesiz kalıyor ve o güne kadar verdiği yaşam mücadelesinin sertliği, o günden sonra katlanarak artıyor.

Oyun boyunca, Songül Öden‘in farklı statülerden, ekonomik sosyal yapılardan ve yaş gruplarından 7 kadına hayat verdiğini görüyoruz. Elmas, Zümrüt, Safire, İnci, Mercan, Yeşim, Firuze… Bu kadınların her birinin ortak bir özelliği var; Hayal’in hayatlarından kadınlar bunlar, bir noktada kesişmiş hayatları Hayal’inkiyle. Hepsinin de hikayesi trajikomik. Ve bana sorarsanız oyunun en güzel detaylarından biri, Songül Öden’in bürüneceği her karakter için farklı renkte, uzun bir hırka giymesi. Öden bir hırkayı atıyor üstüne, yaşlı bir hanımefendi oluyor; sonra çıkarıyor onu, diğerini giyiyor, hop birden küçük bir kız çocuğu.

Kadınlardan biri, 70 yaşında bir Nişantaşı hanımefendisi, aynı zamanda da Hayal’in erkek arkadaşı Cihan’ın annesi. Hayal’in aile geçmişini sorguluyor, İstanbul’a nereden ve nasıl geldikleriyle fazlasıyla ilgileniyor. ‘Sütlüce’ cevabını aldığında ise donup kalıyor. Hayal’in etrafındakiler tarafından küçümsendiğini ilk kez bu hanımefendi aracılığıyla görüyoruz.

Daha sonra komşu kadın ile tanışıyoruz. Kendisi olaya bizzat şahit olmuş, Hayal’in annesi Hayat’ın öldürülmesine yani. Ama yine de, kendisine Hayal’in babası nasıl biriydi diye sorulduğunda, “İyiydi ama çok alkol içerdi, Hayat’ı da döverdi” diyebiliyor. “İyiydi…” ama çok alkol içerdi, Hayat’ı da döverdi.

Songül Öden, 16 yaşında, Alman bir hip-hop’çı olarak çıkıyor karşımıza sonra, Hayal’in okul arkadaşı. Hayal’in Cihan ile evlendirilmek istediğini biliyor, oldukça da tepkili bu duruma. Arkadaşının susuyor olmasına anlam veremiyor, ‘Beni 16 yaşında evlendirmek isteseler, kendimi keserim!” diyor. Daha sonra, Hayal’in babaannesini görüyoruz, Allah’a yakarıyor. Polisler sorduğunda oğlunu koruyup olayın kaza olduğunu söylediği için çok pişman, -ki bence yine olsa yine yapar, bir zamanlar gelini olan Hayat’ın onu nasıl affedeceğini düşünüyor. Hayal’in Sütlüceli kuaförüyle tanışıyoruz sonra ve hemen ardından, gözü çevredeki en gözde bekarlardan, Hayal’in erkek arkadaşı Cihan’da olan koç burcu bir jinekolog giriyor hikayeye. O da Hayal’i cinsel yönden sorguluyor; daha önce biriyle beraber olup olmadığını soruyor, kendince ve düşüncesizce yorumlar yapıyor.

(Yazının devamında, oyunun finaliyle ilgili spoiler’lar var, benden söylemesi.) Son şahit olduğumuz hayat, Hayal ile pek de bağdaştıramadığımız bir kadına ait. Ne var ki, gelişen olaylar da bu tespitimizin doğruluğunu kanıtlıyor. Kadının Hayal ile bir bağlantısı yok, yolda yürürken Hayal’e çarpan arabanın sürücüsü olmanın dışında. Evet, Hayal yerde yatıyor şimdi. Üşümesin diye Hayal’in üstüne etrafta ne bulursa örtüyor kadın, bir de bakıyoruz, Songül Öden’in bir bir üzerine geçirdiği hırkalar, üst üste binmiş Hayal’i örtüyor şimdi.

Bu detayı çok farklı şekillerde yorumlamak mümkün bana kalırsa. Kimi ‘İşte, herkesin yükü binmiş omuzlarına, ölüme ne kadar da yakın Hayal” diyecektir, kimi ise hırkaların Hayal’i örtüp üşümemesini sağlamaya çalışmalarından yola çıkarak, ‘Hayal’in onu haksızlığa uğratan, yoran, sıkıştıran, küçümseyen ve daha pek çok yönde kötü hissettiren insan ile barıştığı an, bu insanların Hayal’e ilk kez bir faydasının dokunduğu an’ olarak yorumlayacaktır bu detayı. Sanırım ben, ikinci gruptanım. Neden mi?

Çünkü Hayal o kazadan sonra ayağa kalkıyor. Yerde yatarken annesinin sesini duyuyor, ona “Kalk Hayal, sakın vazgeçme. Kalk!” diyen annesinin sesini. Ve bir seçim yapıyor, annesi Hayat ve onun kaderine ortak olan diğer yüzlerce kadını temsilen, ayağa kalkıp her şeye rağmen bu hayatta var olmaya karar veriyor. Sonradan öğreniyoruz ki, tanıştığımız bu 7 kadın da, Hayal’in yoğun bakımdayken gördüğü görüntülerden ibaret.

Fark ediyorsunuzdur, yazdıkça yazıyorum çünkü bu oyun hakkında söylemek istediğim gerçekten çok şey var. Şimdi de biraz dekordan bahsetmek istiyorum. Öncelikle bizleri kusursuz bir görsel şölenle buluşturduğu için Dekor ve Kostum Tasarımcısı Nar Erayda‘yı tebrik etmek istiyorum.  Şu ana kadar izlediğim oyunlarda gördüğüm dekorlardan oldukça farklı bir dekor izledim.

Oyun boyunca arka planda siyah bir perde yer alıyor. Ve bu perdenin arkasında, yine özellikle tebrik etmek istediğim yetenekli dansçılar Buğra Büyükşimşek ile Hande Kazdal‘ı izliyoruz. Songül Öden’in performansını hayranlıkla takip ederken, onların adeta siyah perdeden taşan danslarını görüyoruz. Yüzleri dahil, onlara ait her şey belirsiz. Yalnızca beden hareketlerini görebiliyoruz, bana kalırsa Hayal’in içinde olup bitenin yansımaları onlar. Songül Öden’in sahnedeki partneri Gökçe Gürçay, oyuna değer katan bir başka isim. Onu da oyun boyunca göremiyoruz, bir canavar maskesi takıyor. Kimi zaman çok sinirli, kimi zaman Hayal’i ellerinden tutmuş, onunla dans ediyor.

Siyah perdenin, arkasındaki dansçıların ve Gökçe Gürçay’ın; Hayal’in içine çekilmekten korktuğu karanlık ve korkutucu dünya olduğunu düşünüyorum. Perde ve dansçılar içindeki korkutucu kısım, Gökçe Gürçay ise onu korkutan dış faktörler belki. Çünkü her ne kadar onun da yüzünü göremesek de, dansçıların tersine sahnede hareket edebiliyor. Ama her ikisi de, Hayal’in etrafındaki beklentileri, ona biçilen rolleri ve onun hakkındaki kalıplaşmış yargıları temsil ediyor bence. Hayal’in küçümsendiğinde veya haksızlığa uğradığında, o siyah perdenin içine çekilmesi ve arkadaki dansçılar tarafından sıkıştırılması da bu yüzden.

Sahne düzeninde en çok hoşuma giden detaylardan biri de, sahnenin tam ortasında yer alan, içi su dolu, yuvarlak platform. Platformun özelliği şu; Songül Öden ne zaman bir karaktere bürünse, bu yuvarlağın içine giriyor ve rolünü burada sergiliyor. Yuvarlağın dışına çıktığındayse, o artık Hayal’in ta kendisi. Peki, içi neden su dolu ve Songül Öden neden yalnızca suyun içinde başka bir kimliğe bürünüyor diyeceksiniz. İşte burası en sevdiğim kısım. Çünkü su; bulunduğu kabın şeklini alan, mucizevi bir kaynak. Bu yüzden de, kimlik değiştirmenin belki de en başarılı sembolü.

Evet, Lâl Hayal oyunu isimlerini daha önce çok kez duyduğumuz kadınların tek bir bedende buluştuğu, herkesin izlemesi gerektiğini düşündüğüm bir oyun. Yönetmen Ezel Akay, Aysel Yıldırım ve yazar Sevilay Saral, her biri ayrı ayrı harika işler çıkarmış. Ve tabii ki müthiş oyunculuğu, doğallığı, yeteneği ile Songül Öden ayakta alkışlanmayı hak ediyor. Bu oyuna bir an önce biletinizi alın ve en az birini tanıdığınızdan emin olduğum 7 kadının hikayesine doğru yolculuğa çıkın. Sonra biraz kendinizi sorgulayın; peki ya ben nasıl bir ebeveynim, kayınvalideyim, kız arkadaşım, öğretmenim, çocuğum diye.

Yazımı oyunun en sevdiğim cümlesiyle bitirmek istiyorum: Bir olmazsak, bir bir gideriz.

İlginizi çekebilir: Eda Geven’den Tiyatro Günlüğü

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN