Le Alchimiste: Milano'da Simyacı Kadınlara Adanan Sergi
Tarihte; cadılar ile simyacılar arasındaki çizgi biraz kalın çizilmiş. Her ne kadar Alman olsa da İtalya’da sıklıkla karşılaşabileceğiniz bir sanatçının sergisinden bahsetmek istiyorum. Anselm Kiefer’den Le Alchimiste. Milano’da Duomo’nun hemen yanında bulunan Palazzo Reale’nin İkinci Dünya Savaşı sırasında bombalanan bir odasına özel olarak kurgulanan bu sergi; tarihte “ölümsüzlüğün, gücün” peşinden koşanlardan kimlere cadı denip “ava” çıkıldığını, kimlere ise simyacı denip “bilgeliğinden” faydalanıldığını gösteriyor.

Palazzo Reale’nin Sala delle Cariatidi di Palazzo Reale odasına özel tasarlanan sergi, 27 Eylül’e kadar devam ediyor. Pirelli HangarBicocca’da da Anselm Kiefer’in The Seven Heavenly Places çalışması sergileniyordu. Devasa eserleri ile her an İtalya’da bir noktada karşınıza çıkabilecek, çağdaş sanatın en önemli isimlerinden biri olan Kiefer’in Le Alchimiste sergisini tamamlaması yaklaşık üç yıl sürmüş. Sergide; doğal malzemelerle portrelerini çizdiği kadınlar ise tarihte aslında simyacı olan fakat çoğu zaman cadı olarak da suçlanan isimlerden geliyor. Anselm Kiefer onların simyacı olduğunu hatırlatıyor ve modern bilimin gelişmesinde düşünceleriyle nasıl katkı sunduklarını göstererek bir saygı duruşuna geçiyor.
Unutulmaya yüz tutan efsaneler, kolektif hafıza, tarih, kimlik gibi kavramlar üzerinden şekillenen serginin evreninde; toplam 42 eser yer alıyor. Tarihte adı silinmeye çalışılan kadınların bu devasa resimleri ile karşılaşmak ise doğrudan gözünüzle de görebileceğiniz bir şekilde güç katıyor. Anselm Kiefer, zaten devasa eserleri ile tanınıyor. Hatta bazı eserlerinin ağırlığı tonları bile bulabiliyor. Wim Wenders’ın 2023 yapımı Anselm belgeselini izlerseniz, Kiefer’in stüdyosunun bile ne kadar devasa olduğunu görebilirsiniz. Stüdyodan daha çok fabrika demek doğru olacaktır hatta.

Simya, kuantum teorisi gibi kavramlarla kariyeri boyunca yakından çalışan Kiefer; bu sergisinde ise kadınları merkeze alıyor. Kadının tarih boyunca “melek ile şeytan”, “kahraman ile canavar” veya “bilim insanı ile şarlatan” arasındaki kalıplaşmış tezatlıklar arasındaki bir seçime mecbur bırakılmasını da eleştiren sergide; kadınların bu sıfatlardan arınarak özgürleşebildiği alternatif bir evrende dolaşıyormuşuz gibi hissediliyor. Bu 42 kadının ismini, hikâyelerini serginin metninden de ulaşabiliyorsunuz. Bu da sergiye çok daha güçlü bir anlam katıyor. Çünkü gördüğünüz portreler bir hayal ürünü olmaktan öte, gerçek insanların hikâyelerini tarihten çıkarıp karşınıza getiriyor. Mesela birden Milano’da bir sergiyi gezerken Weimar’da doğmuş Dorothea Juliana Wallich’in 16. yüzyıldaki hikâyesini duymuş oluyorsunuz.

Marsilio Arte dergisinin serginin küratörü Gabriella Belli ile yaptığı bir röportaj bulunuyor. Belli; serginin en önemli noktalarından birinin tarihte kadınların silindiği ve aslında fark etmediğimiz ne kadar çok noktanın olduğunun bir göstergesi olduğunu belirtiyor. Çünkü Anselm Kiefer’in eserlerinde yer verdiği kadınlar; çok yakın bir zamanda simyacı olduğu ve bilime katkıda bulunduğu kabul edilmiş isimlerden oluşuyor. Bu kadınlar, içindeki bulunduğu yüzyıldan dolayı kendi isimleriyle çalışmalarını paylaşamıyorlardı. Tam da bu noktada Kiefer’in onların isimlerini, çalışmaları ve hikâyeleri ile anması büyük bir önem taşıyor.
Sergideki eserleri inceledikçe, aslında konu hakkında çok yönlü düşünebilmek için bir alanın açıldığını fark ediyorsunuz. Mesela; Kiefer, doğadan malzemeler kullanarak simyacıların doğa ile kurduğu ilişkiyi yansıtırken tablolarındaki asitler ve oksitler kendi içerisinde tepkimeye girmeye ve dönüşmeye bir nevi devam ediyor. Bu da daha eserlerin oluşum ve saklanma sürecinde dahi aslında bir simya ortaya koyuyor. Ayrıca serginin bir diğer dikkat çekici noktası ise her eserin aynı boyutta yer alması. Simyacı kadınların portelerini temsil eden bu resimlerin hepsinin yaklaşık 6 metre büyüklüğünde olması; izleyici ile resimlerdeki kişiler arasındaki başlattığı görsel hiyerarşik farkı, figürler arasına taşımamasını sağlıyor.

Serginin şekil aldığı Sala delle Cariatidi di Palazzo Reale hakkında da konuşmak gerekiyor. Çünkü Kiefer, bu sergiyi tamamen bu odaya göre özel olarak tasarlıyor. Sergiyi dolaşırken odanın etrafındaki, bombalanmaktan dolayı zarar görmüş ama hâlâ orada duran heykelleri de görebiliyorsunuz. Bu kırk heykel, aslında Antik Yunan dönemindeki yapılarda sıklıkla karşımıza çıkan Karyatid’lermiş. Yani mimari bir yapının desteklenmesi için kullanılan kadın heykelleri. Biz, Karyatid’leri asıl Atina’daki Akropolis’ten biliyoruz. Hatta burada “hâlâ altıncı kız kardeşlerinin gelmesi bekleniyor” şeklinde konuşulan bir boşluk bulunuyor. Oradaki beklenen kız kardeş, Britanya Müzesi’nde tek başına sergileniyor. Bilim tarihinde hak ettiği değeri alamayan bu simyacı kadınları, Karyatid’lerin zarar gördüğü bir yerde sergilenmiş olması; bence Le Alchimiste’ye yeni bir yön daha katıyor.
Eğer yakın bir zamanda yolunuz Milano’ya düşerse, Anselm Kiefer’in bu sergisini mutlaka ziyaret etmelisiniz. Son dönemlerde, ziyaret ettikten sonra dahi üzerine düşünmekten kendimi alamadığım sergilerden biri oldu.
Kapak Fotoğrafı: Eylül Aytan
İlginizi çekebilir: Wander Magger’dan Milano Rehberi
Eylül Aytan







Aile Tadında
Anselm Kiefer'in işleriyle ilk defa Louvre Müzesinde karşılaştım; Athanor adlı bir çalışmasıydı. Gördüğüm anda yaşadığım hissi hatırlıyorum; ilk anda bir çarpılma hissi oldu, sonra uzun bir süre gözlerimi ayıramadan bakıp durdum. O günden beri de bana ilham veren favori sanatçılarım arasında kendisi. Daha çok eserini canlı görmek isterdim.