Şarkı söylemeye 1980’lerde annesiyle birlikte taşındığı Paris’in sokaklarında başlayan ve buğulu, büyülü ses rengiyle hepimizin ruhuna dokunan Madeleine Peyroux, 2 Mayıs Perşembe akşamı, PSM Caz Festivali kapsamında, Zorlu PSM – Turkcell Sahnesi’nde olacak! Kendisiyle konser öncesinde, müziğe başlama hikayesinden yazdığı şarkılara ve İstanbul’a ilk kez gelecek olmasına kadar detaylı ve eğlenceli bir sohbet gerçekleştirdik. Yetenekli ve ünlü jazz solisti, aynı zamanda da söz yazarı Madeleine Peyroux’un hikayesine, eminiz siz de bizim gibi hayran kalacaksınız. 

Sizi biraz yakından tanıyabilir miyiz? Müziğin hayatınıza girmesi nasıl oldu?

Sanırım beni müziğe çeken şeyin kendisi de müzikti. Bence müzik; hareketin, dokunmanın, kokuların, her şeyin bir parçası. Ama özellikle şarkıcı olma fikrinin beni ne kadar heyecanlandırdığını fark ettiğim bir an var hayatımda. Güneşli bir pazar günü, eski Brooklyn’de, kütüphaneden eve yürürken içimden dua ediyordum çünkü okul korosunun seçmelerine katılmayı planlıyordum. Ve bir ışık süzmesi aradı gözlerim, durdum. Işığın bina cephelerine nasıl vurduğunu izledim ve tam o an, aslında şarkı söylemeyi ne kadar sevdiğimin farkına vardım. Ve eğer yapabilirsem bunu, tüm hayatım boyunca meslek olarak yapmak istediğimi!

Anneniniz ve siz Kaliforniya’dan Paris’e taşındığınızda, daha 13 yaşındayken okulu bırakıp bir sokak sanatçısı olarak müzik yapmaya başladınız, bu dönemde deneyimledikleriniz sonraki hayatınızı nasıl etkiledi?

Galiba hayatımın her noktasında beni hala etkilemeye devam eden bir şey bu. Hem iyi, hem kötü. Okulu bıraktım ve sokakta yaşadım, dolayısıyla o zamandan beri hep kendi kendimi eğitmem ve başkalarına yetişmem gerekti. Örneğin iyi bir kelime haznem olması için ne bulursam okuyordum! Sokakta yaşamak, bir noktadan sonra mental açıdan beni olumsuz etkilemeye başladı. Yani aslında gençlik yıllarımın bir kısmını işlevsiz olarak, ya da en azından çok az işlevsel olarak ile geçirdim. Ama bunun da içinden birçok güzellik çıktı. Her gün yalnızca müziğime odaklanabiliyordum. Ve aynı zamanda seyircilerin karşısında performansımı sergileme konusunda pratik yapabiliyordum. Etrafım her türlü kültürden ve ülkeden, her çeşit müzikal arkaplana sahip ve her yaşta iyi müzisyenle çevriliydi. Sevgi dolu, sıcak, çok sevdiğim bir ortamın içindeydim. Bu insanların bazıları ile ilgili zor hayat koşulları nedeniyle çeşitli trajediler yaşanmış olsa da, büyük bir kısmı ile hala arkadaşız.

Müzik kariyerinizde kimin veya neyin size öncülük ettiğini söyleyebilirsiniz?

Liste çok ama çok uzun. Bu yüzden sanırım cevaplamakta biraz zorlanacağım. Şu anda, birkaç yıldır beraber çalıştığım muhteşem müzisyenlerle birlikteyim. Ve inanın, müziğe önem veren başka bir canlının varlığı kadar sizin eğitiminize ve hissettiğiniz desteğe değer katan bir şey daha yok. Jon Herington, sürekli olarak ilham aldığım isimlere iyi bir örnek olabilir. Bana sayısız şey öğretiyor ve müzik tutkusunu benimle paylaşıyor, aynı zamanda benim de tutkularımı dinliyor.

Gençlik yıllarınızdan beri ilham aldığınız Bessie Smith, Édith Piaf, Leonard Cohen, Charlie Chaplin ve Bob Dylan gibi isimlerin yanında, buğulu ve büyülü ses renginiz özellikle Billie Holiday ile bir hayli karşılaştırılıyor. Bununla ilgili siz ne düşünüyorsunuz?

Bunun neden olduğunu anlayabiliyorum. Oldukça genç bir yaşta şarkı söylemeye başladım ve o zamanlar iyi söyleyebilmek için Billie Holiday’i taklit ederdim. Zamanla iş, bir kariyere dönüştü benim için ve ruhum, bu kariyerin bir parçası oldu. Kendi ruhumu müziğimle yansıtmak için yapmam gereken işi yapmadığım fikrini kabul etmediğimi de belirtmeliyim.

Yetenekli ve ünlü bir jazz solisti, aynı zamanda da söz yazarı olarak, şarkı sözü yazarken bağlı kaldığınız özel bir strateji veya benimsediğiniz bir felsefe var mı?

Gerçekten yok. Özellikle pop müziğin son 100 yılında, şarkı yazarlığı çok farklı yönlerde gelişti. Bir şarkının tam olarak ne olduğu hakkında konuşmak onu yüzlerce farklı şekilde derinlemesine araştırmadan mümkün değil artık. Benim şarkı sözüne olan yaklaşımım ise bir şiire olan yaklaşımım ile aynı. O sesin her detayını duymak istiyorum. Konuşan insanı duymak istiyorum. O insan orada değilken, sessizliği duymak istiyorum. Bahsettiğim sessizlik, tam da bir şiirin okunmadığı anlarda içinde saklı olan sessizlik. Şarkı sözlerinin içinde yer alan her şeyi deneyimlemek istiyorum. Ama bu bir şarkı sözünün iyi olup olmadığına karar veriş şeklim değil. Bu, yalnızca her şarkı sözünü nasıl deneyimlemek istediğimle ilgili ve sonra ruhumun bana iyi olup olmadığını söylemesine izin veriyorum.

“Canlı performanslarda öyle bir sihir hissediyorum ki, sanki müzik üç boyutlu bir hale geliyor, hissedilebiliyor veya koklanabiliyor adeta.” diyorsunuz. Bunu biraz daha açıklayabilir misiniz, canlı performanslar ne açıdan farklı hissettiriyor size?

Canlı müzik, evet yalnızca insanın içinde var olabilir. Yalnızca o anda orada olan izleyici ile var olabilir. Yüzünüze telefonun kamerasını tutup orada olduğunuz tüm süre boyunca olanları çekseniz, sonra izlediğinizde “Bu anı hatırlıyorum! Tam o anda şuradaydım, şunu düşünüyordum veya hissediyordum” deseniz bile, konseri tekrar yaşamış olmazsınız. Büyürken televizyonda konserler ve canlı yayınlar izlerdim. (Yakın zamanda çıkan filmde tekrar anlatıldığı gibi, Queen’in sahneye çıktığı Live Aid konserini izlediğimi hatırlıyorum.) Ama tam olarak orada bulunmayı ve sesin objeler, bedenler, perdeler, duvarlar, çimler, bira bardakları, mavi-beyaz-kırmızı ışıklar ve daha birçok şey arasında yaptığı yolculuğu hissetmeyi hiçbir şey yeniden yaşatamıyor, biliyorum. İşte, canlı performans bu. Bir oyun gibi. Var olması için canlı olması gerekiyor.

PSM Caz Festivali gün geçtikçe büyüyor. Bu coşkulu festivalin bu sene de bir parçası olmak nasıl bir duygu?

Festivalleri gerçekten çok seviyorum, özellikle de caz festivallerini. Ben büyük bir aileye ihtiyaç duyan, sürekli olarak insanların etrafında olmayı seven bir insanım. Aileden biri gibi davranabildiğim ve müziğin keyfine varabildiğim yerlerde bulunmayı seviyorum. Sadece çok seviyorum! Şimdi fark ediyorum ki, ailemle müzik dinlemek en güzel küçüklük anılarımın merkezinde yer alıyor. Kendi plaklarını çalarken babamın yanında oturmak ve ikimizin de o müziği dinlemesi, veya annemle yüzlerce kez ukulele çalıp söylemek… Sanırım bu yüzden çok ama çok seviyorum! Tekrar soruya dönmek gerekirse (!), festivaller bana müziği seven kocaman bir ailem varmış gibi hissettiriyor ve bundan daha büyük bir eğlence yok!

Daha önce İstanbul’a gelmiş olmanızdan yola çıkarak, İstanbul ile ilgili düşünceleriniz neler?

İstanbul’un güzel manzarasını çok seviyorum, birçok kültürün bir arada oluşunu ve havadaki müzikal enerjiyi! Bana kalırsa İstanbul büyüleyici bir yer. New York’un buranın yabancısı olanlara büyüleyici gelmesi gibi, aynı. Hem çok minnet duyuyorum, hem de İstanbul’a bu şekilde yeniden dönüyor olmaktan çok mutluyum -diğer müzisyenleri görüp dinleme ve müziği daha fazla öğrenme fırsatıyla. Oley!

 

Madeleine Peyroux bileti almak için tıklayın.

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

  1. Bu röportaja cidden çok sevindim, elinize sağlık :)