Madrid'in İncisi: Prado Müzesi Rehberi
Dünyanın en önemli sanat eserlerine ev sahipliği yapan ve Madrid’in kalbinde yer alan Prado Müzesi, özellikle İspanyol kraliyet ailesinin yüzyıllar boyunca oluşturduğu koleksiyonların bir araya gelmesiyle şekilleniyor. Duvarlarında savaşları, inançları, mitolojileri ve insan doğasının karmaşık yönlerini anlatan yüzlerce eser bulunan Prado, her odasında farklı bir hikâye barındırıyor. Özellikle Velázquez, Francisco de Goya, Titian, Joachim Patinir ve benim favorim olan Hieronymus Bosch gibi sanat tarihinin büyük ustalarının eserlerini barındıran bu müze, Avrupa resim sanatının gelişimini adım adım takip etmek isteyen sanat meraklıları için eşsiz bir arşiv sunuyor. İspanya kralları, özellikle saraylarını süslemek amacıyla dönemin önemli sanatçılarının eserlerini toplamışlar; tam da bu perspektiften baktığımızda Prado’daki eserler, estetik değerleriyle birlikte İspanyol monarşisinin zevklerini, politik gücünü ve tarihsel değişimlerini de yansıtıyor.

Avrupa resim sanatının en geniş kapsamlı arşivlerinden birini barından Prado Müzesi’ni bir günde gezmek mümkün değil. Barındırdığı 8000’e aşkın eserden yalnızca 1000’e yakını ziyaretçilerine sergileniyor olmasına rağmen, Prado’yu birkaç saatte gezip bitirmek çok yüzeysel kalacaktır. Eğer kısıtlı vaktiniz varsa ve kesin görülmesi gereken eserleri kaçırmak istemiyorsanız, şu anda doğru yerdesiniz.
İlk olarak, önünden ayrılmak istemediğim Hollandalı ressam Hieronymus Bosch‘un 1504 yılında yaptığı The Garden of Earthly Delight (Türkçe adıyla Dünyevi Zevkler Bahçesi) adlı yağlı boya tablosundan bahsetmek istiyorum. Soldan sağa okunulması gereken bu tabloda sırasıyla ve basit bir anlatımla insanın dünyaya gelişi, zevk ve sefa içinde bir ömür geçirişinin ardından sapkınlaşması ve akabinde cehennem hayatı tasvir ediliyor.
Bosch, ilk panelde cenneti tasvir eden huzurlu bir ortamda Adem ve Havva’yı resmediyor. İkinci panele baktığımızda, Adem ve Havva’nın ardından çoğalmış olan insan popülasyonunun dünyada tıpkı tablonun ismi gibi dünyevi zevklere daldıklarını görüyoruz. Üçüncü panelde ise, dünya hayatında zevke esir olmuş insanoğlunun cehennem ile cezalandırılışı tasvir ediliyor. En genel haliyle anlatmaya çalıştığım Dünyevi Zevkler Bahçesi, aslında her bir detayında yeni bir hikaye barındırıyor, gözümü bu eserden alamamamın sebebi tam da buydu. Detayları inceledikçe yeni bir hikayeye dalış yapıyor ve etkisinden çıkamıyorsunuz.
Prado Müzesi’nde çok katmanlı bir sanatsal kariyere sahip olan Francisco de Goya’nın neredeyse tüm dönemlerini temsil eden yüzlerce tablo görebiliyoruz. Bu sebepten Prado’da Goya’nın en ünlü eserine bakıp geçmenizi değil, onun bu katmanlı sanatsal kariyerine derinlemesine dikkat vermenizi öneriyorum. Prado gibi devasa bir müzede nispeten az vaktinizin olduğunu varsaysam ve Goya’yı en kolay şekilde anlamanızı istesem, onun dönemlerini Çıplak Maja-Giyinik Maja Dönemi (1790 – 1800) ve Kara Resimler Dönemi (1819–1823) olarak ikiye ayırabilirdim.
Maja Dönemi’nde sağlığı yerinde olan Goya, saray çevresinde oldukça aktifti ve resim amacı sipariş üzerine ve kar amaçlıydı. Goya dini tabuları ve kiliseyi sorgulayan aydınlanma düşünceleri ile sanatını icra ettiği bu dönemde Çıplak Maja ve Giyinik Maja’yı resmetmişti. Çıplak Maja, Hristiyanlık veya Mitolojik (Venüs gibi) kılıflarının kullanılmadığı, tamamen gerçek ve çağdaş bir kadını nü olarak resmeden ilk tablolardan biri. Bu tablonun ardından Goya, Engizisyon tarafından da ciddi bir şekilde sorgulanmıştır. Goya’nın neden Çıplak Maja ve Giyinik Maja olarak iki ayrı tablo yaptığı konusu da net değildir. Sebebi her ne olursa olsun Goya, bu iki tabloda muhteşem bir görsel karşıtlık yaratıyor. Bu iki eserin Prado Müzesi’nde yan yana sergilenmesi, görsel karşılaştırmayı daha da zevkli bir hale getiriyor.
Francisco de Goya’nın Kara Resimler Dönemi’ne benim için en iyi örnek 1821 ve 1823 yılları arasında resmettiği Cadıların Ayini. Goya, bu dönemde neredeyse tamamen sağır olmuştur ve toplumdan izole bir hayat sürmektedir. Resimlerinde genel atmosfer tamamen boğucu ve kabus gibidir. Cadıların Ayini de derin bir toplumsal akıl tutulmasını dışavuruyor. Tablonun iç karartıcı ve bulanık olması artık umudun olmadığını ve toplımsal yozlaşmanın geri dönülmez bir hal aldığını simgelerken, yüzlerdeki biçimsizlik, insanın mantığını kaybettiğinde ne kadar canavarlaştığını gösteriyor. Bu tablo, Goya’nın kilise tarafından yozlaştırılmış topluma büyük bir eleştirisidir.
Prado Müzesi’nde görülmeye değer eserlerden bir diğeri de Joachim Patinir’in Charon Crossing the Styx (1520–1524)(Styx Nehri’ni Geçiş) adlı tablosu. Bu eserinde Patinir Yunan mitolojisindeki Styx Nehri’ni Hristiyanlıktaki cennet ve cehennem kavramlarıyla birleştirerek insanın yaşamı boyunca yaptığı ahlaki seçimleri simgesel bir dille anlatıyor, ki bu anlatım rönesans döneminin düşünce yapısının da güçlü bir yansımasıdır. Ayrıca Patinir, batı sanat tarihinde manzarayı başlı başına bir resim konusu hâline getiren ilk ressamlardan biri kabul ediliyor ve peyzaj resminin gelişiminde öncü bir isim. Patinir’in eserlerindeki doygun yeşil ve mavi tema göz doyurucu bir şölen ortaya koyuyor. Tam da bu nedenle Charon Crossing the Styx’e vakit ayırmanızı şiddetle tavsiye ederim.

Prado Müzesi’nin neredeyse en çok ziyaret edilen ve simgesi hâline gelen, Diego Velázquez’in Las Meninas (Nedimeler) adlı 1656 yılında tamamlanan başyapıtı, İspanyol kraliyet ailesini betimlemekle birlikte aynalar, bakışlar ve perspektif kullanımıyla izleyiciyi de resmin bir parçası hâline getiriyor. Velázquez’in ışık, derinlik ve gerçekçilik konusundaki ustalığını gözler önüne seren bu eser, sanat tarihinin en yenilikçi tablolarından biri olarak kabul edildiği için Prado’yu ziyaret edenlerin mutlaka görmesi gereken yapıtların başında geliyor. İncelemeye başladığınız ilk dakikalarda kafa karışıklığı yaratan eserin katmanlı yapısı, Diego Velázquez’in izleyicide uyandırmayı amaçladığı etkinin ta kendisi oluyor.
Prado Müzesi’nde mutlaka görülmesi gereken eserlerden biri de Venedik Okulu’nun önde gelen ressamı Titian’ın Venus and Adonis adlı tablosu. Yaklaşık 1554 yılında tamamlanan eser, Yunan mitolojisindeki Venüs ile Adonis’in trajik aşk hikâyesini konu alıyor. İtalyan Rönesansı’nın en büyük ressamlarından biri kabul edilen Titian, renk ve ışık kullanımındaki çığır açan ustalığıyla Avrupa resim sanatını derinden etkilemiş, Velázquez, Rubens ve Goya gibi pek çok sanatçıya ilham vermiş.
Venus and Adonis‘e baktığımızda Titian, olayın tam en dramatik anını seçmiştir. Venüs, Adonis’i durdurmaya çalışırken Adonis ava gitmek üzere ondan uzaklaşır. Bu haraketli an, durağan bir mitolojik sahneden çok sinematik bir an gibidir. Rönesans’ın erken döneminde mitolojik sahneler genellikle daha dengeli, sakin ve idealize edilmiş kompozisyonlar hâlinde resmediliyorken Titian’ın hikâyenin en yoğun anını seçmesi; döneminde onu farklı kılan özelliklerden en önemlisi. Ayrıca Titian, rengi duygu yaratmak için kullanışı ile de adından çokça söz ettirmiş. Ondan önce birçok Rönesans ressamı çizgi ve kusursuz anatomiyi ön plana çıkarırken, Titian renk geçişleriyle atmosfer, derinlik ve duygu oluşturmuştur.

Louvre veya Vatikan Müzeleri kadar popüler bir tercih olmasa da, Prado Müzesi sanat tarihçileri tarafından dünyanın en etkileyici sanat müzelerinden biri olarak kabul ediliyor. İspanyol, Flaman ve İtalyan resminin en önemli eserlerini bir araya getiren koleksiyonu sayesinde Rönesans’tan Barok’a, Romantizm’den Erken Hollanda resmine uzanan bir sanat yolculuğuna çıkıyorsunuz. Bu yüzden Prado’da adeta tarihin içinde dolaşıyorsunuz.
Eğer Madrid’e yolunuz düşerse, Prado’ya birkaç saat ayırmakla yetinmeyin; mümkünse bütün bir gününüzü ayırın. Çünkü burada ne kadar uzun vakit geçirirseniz, her salonunda sizi yeniden şaşırtacak yeni bir ayrıntıyla karşılaşmanız o kadar olası.
Kapak Fotoğrafı: Xiaoqian Shen – unsplash.com
İlginizi çekebilir: Esma Esra Hamurcu’dan Atina Ulusal Arkeoloji Müzesi

Zeynep Özmen 









Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!