Masumiyet Müzesi: Nostalji ile Masumiyet Arasında
2009 yazında Beyoğlu’nda dolaşırken aklımda hangi sorular vardı tam hatırlamıyorum. Ama merak vardı. Heyecan vardı. Hayata karşı güçlü bir istek vardı. Elimde ise bir yıl önce yayımlanmış olan Masumiyet Müzesi. Yaşım Füsun’a yakın. Aşkı tanımak için erken ama onu hissetmeye başlamak için tam zamanları. Üniversite çağı ve belirsizlikler… Hayatın seni nereye götüreceğini bilmemek ve o bilinmezliğin tuhaf çekiciliği. O yıllar Çukurcuma’da, Dalgıç Sokak’taki kırmızı binada bir hazırlık vardı. Yakında açılacak bir müze. Bir romanın müzesi.
Müze kelimesi bana hep geçmişin bugünde kendine yer açma çabası gibi gelir. Eşyalar için ayrılan bir mekân varsa, hatıralar için neden olmasın? Romanın eşyalarının sergileneceğini duyduğumda şaşırmıştım. Tarihsel nesneleri anlarım, peki ya kişisel tarihin kırıntıları? Bir toka, bir sigara izmariti, bir bardak… Bir aşk gerçekten vitrine konabilir miydi?
Henri Bergson’un söylediği gibi, “Her duyum zaten anıdır.” Yani sadece yaşadıklarımız değil, duyumsadıklarımız da belleğin parçasıdır. Bir kokunun, bir sesin, bir günbatımının bıraktığı iz çoğu zaman olayın kendisinden daha kalıcıdır. Hafıza karmaşık bir ağdır. Ama bizi geri çağıran çoğu zaman olay değil, hissin kendisidir.
Arzu: Eksik Olanın Peşinde
Burada devreye arzu girer. Jacques Lacan’a göre arzu, sahip olduğumuz şeye değil, eksik olana yönelir. Arzuladığımız nesne sandığımız kadar somut değildir. O nesne, içimizdeki boşluğun temsilidir. Bu yüzden arzu hiçbir zaman tam anlamıyla tatmin olmaz. Kavuşma anı bile arzuyu bitirmez çünkü mesele nesne değil, eksikliğin kendisidir. Kemal’in Füsun’a duyduğu şey yalnızca aşk değildir. O, gençliğini, ihtimali, yarım kalmışlığı arzulamaktadır. Füsun bir kişiden çok bir zamandır. Bir ihtimaldir.
Nostalji de bu yüzden güçlüdür. Geçmişe değil, geçmişte hissettiğimizi sandığımız “tamlık” haline özlem duyarız. Oysa belki o zaman da eksiktik. Sadece bugün geriye bakarken o eksikliği romantikleştiriyoruz. Bir yere döndüğümüzde artık oraya ait olmayışımız vardır bir de. Değişim hafızaya darbe vurur ama aynı zamanda bizi ileri taşır. Bugün sosyal medyada karşımıza çıkan “eski günler” içeriklerini hızla sahipleniyoruz. Çocukluk, gençlik, masumiyet… Oysa hafıza seçicidir. En parlak anları saklar, ortaya çıkarır, karanlığı yumuşatır.

Muhtemelen 2009 yazı da sandığım kadar masum değildi. Belki o zaman da kaygı vardı, belirsizlik vardı, eksiklik vardı. Ama bugün geriye dönüp baktığımda o karmaşayı bir estetik çerçeveye yerleştirmeyi tercih ediyorum. Nostalji bir sığınak olabilir. Ama sürekli sığınılan yer yaşanılan yer midir? Asıl mesele geçmişi kutsamak değil, bugünü kaçırmamak. Belki 20 yıl sonra bugünü de bir duyum olarak hatırlayacağız. Bir sabah ışığı. Bir mesaj sesi. Bir yürüyüşten aklımızda kalan anlar, rüzgarın sesi belki. Ama bugünü gerçekten yaşamazsak hafızanın saklayacağı bir şey de olmayacak.
Kemal, Füsun’dan uzak durmaya söz vermişti. Onun geçtiği sokaklardan geçmeyecekti. Ama yapamadı. Yedi yıl boyunca aynı eve gitmeye devam etti. Aynı şeyi tekrar etti. Çünkü arzu kavuşmakla değil, kavuşma ihtimaliyle beslenir, biliyordu. Ve sonunda “Herkes bilsin çok mutlu bir hayat yaşadım” dediğinde, zamanı kendi içinde büküyordu belki. Geçmişi seçerek anlamlandırıyordu. Bugün eski Beyoğlu belki yok. Sevdiğimiz mekânlar değişti ama biz de değiştik. Ve belki mesele değişmemek değil; her dönemi kendi zamanı içinde yaşayabilmenin o tuhaf belirsizliğinde saklıdır. “Yoksa nasıl ayırt edeceğiz dansı dans eden kişiden?”
Kapak Fotoğrafı: Aydan Oksuz
İlginizi çekebilir: Zeynep Cemre Şahin’den Masumiyet Müzesi

Aydan Oksuz 







Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!