İlk yorumu siz yazın!
Masumiyet Müzesi: Aşk mı? Takıntı mı?
Nobel Ödüllü Yazar Orhan Pamuk’un en ünlü eseri, Türk Edebiyatı’nın en büyük aşk ve takıntı romanı,”Masumiyet Müzesi” Netflix’te izleyici ile buluştu. “Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum.” cümlesi şüphesiz ki Türk Edebiyatı’ndaki en iyi giriş cümlelerinden biridir. Kitabı elime alıp ilk cümleyi okuduğum an asla sıradan bir aşk hikâyesi okumayacağımı anlamıştım. Orhan Pamuk’un en ünlü eserlerinden biri olan Masumiyet Müzesi romanı Netflix ve Ay Yapım işbirliği ile yakın zamanda izleyicilerle buluştu. İstedim ki bizler de hazır dizi de yayına girmişken hem kitaptan hem de müzeden konuşalım ve Kemal’in “Ben bir kadını; saçlarını,küpelerini saklayacak kadar, yıllarca onlarda teselli arayacak kadar çok sevdim.” diye anlattığı Füsun’unu hep birlikte tanıyalım.
Editör Notu: Yazının devamı spoiler içerebilir.
Aşk mı? Takıntı mı?
Masumiyet Müzesi’ni okumuş herkesin aklında beliren en net düşünce bana kalırsa “Kemal’inki bir aşk mıydı yoksa takıntı mı?” sorusudur. Kitabı okumadan önce yıllarca hakkında “Türk Edebiyatı’nın en büyük aşk romanı” yorumunu duymuştum. Kitabın kahramını Kemal’in sevdiği kadının hatırasını yaşatmak için onun eşyalarından oluşan bir müze yaptırması kısacası bir kitaba ait ilk müze olması beni kitabı okumaya teşvik eden ilk unsurlardı. İlk başlardaki duyumlardan ben de çok büyük bir aşk romanı okuyacağımı düşünürken kitap ilerledikçe bunun basitleştirilerek bir “aşk” sözcüğü arkasına sığdırılamayacak bir durum olduğunu anladım. Peki niye mi böyle düşünüyorum? Öyleyse gelin kısaca kitabın konusunu hatırlayalım.
Kitaptan Diziye: Masumiyet Müzesi
1975 yılının İstanbul’u. Baş kahramanımız Kemal Basmacı, o yılların Nişantaşı’nda yaşayan dönemin sosyetesinin tanınan gençlerinden 30 yaşlarında bir adam. Kendi gibi sosyetinin eğitimli, zengin, tanınan güzeli Sibel ile nişanlanmak üzere. Çiftimizin kaderi bir nisan gecesinde iki sevgilinin hafif çakırkeyif bir şekilde yemekten dönerken Sibel’in Nişantaşı’nın sokaklarında bulunan Şanzelize Butik adlı dükkânda Jenny Colon bir çantayı beğenmesi ile başlıyor. Kemal, sevgilisine sürpriz yapmak için çantayı aklına kazıyor ve ertesi gün çantayı almak için butiğe geliyor. Şanzelize Butik’in kapısından girişi başta Kemal olmak üzere romanda yer alan birçok karakterin hayatını değiştiren o kadersel gün. Tabii ki henüz kimse bilmiyor. Butiğin tezgâhtarı, anne tarafından uzak akrabası olan 18 yaşındaki Füsun’la karşılaşıyor ve kendisine ölümüne kadar sürecek olan, hatırasını yaşatmak için adına müze oluşturacak kadar büyük olan aşkı o anda başlıyor.
Kısacası şık bir çantanın birçok insanın hayatını değiştirecek o kelebek etkisi romanımızın başlangıcı. Buradan sonra Füsun ve Kemal’in gizli aşkı doludizgin bir şekilde başlıyor. 1 ay boyunca her gün Kemal’in annesine ait olan Merhamet Apartmanı’nda buluşuyor, sevişiyor, matematik çalışıyor ve herkesten uzak aşklarını yaşıyorlar. Romanda olayların tetiklendiği an Kemal’in Sibel ile nişanlanıp Füsun’un Kemal’in hayatından çıktığı an oluyor. Bu noktaya kadar adını “aşk” olarak nitelendirdiğimiz şey Kemal için bir takıntıya dönüşüyor. Bu takıntı başlarda Füsun’un gelmeyeceğini bildiği halde her gün anlaştıkları gibi saat 14.00-16.00 arasında Merhamet Apartmanı’na gitmesi ile başlıyor. Sonrasında apartman dairesinde Füsun’un bıraktığı sigara izmaritleri, kalem, dokunduğu şekerlik gibi birçok eşyayı biriktirmek ile devam ediyor.
Romanın 1975 yılında başlayıp Kemal’in öldüğü 2007 yılları arasında devam ettiğini düşündüğümde Kemal’in bu yıllar içerisinde Füsunların Çukurcama’daki evinde 8 yıl boyunca yediği akşam yemeklerinden evden çalarak Merhamet Apartmanı’na getirdiği eşyaları, Füsun’un içtiği 4.213 sigara izmariti ve en sonunda da Füsun ölünce Füsun’un evini komple satın alarak burayı bir müzeye çevirip kendisinin de müzenin çatı katında kaldığını düşününce, kitapta Kemal’in Füsun’a duyduğu baştaki aşkın bir süre sonra onu kaybetmesi ile bir takıntıya dönüştüğünü söyleyebilirim.
Kitabı derinlemesine incelemeye kalkarsak bu satırlara sığmaz maalesef. O yüzden bugün asıl konumuz olan Masumiyet Müzesi’nin Netflix uyarlaması olan diziye bakacağız birlikte. Dizi Ay Yapım tarafından Netflix için yapıldı. Yönetmen koltuğunda Öyle Bir Geçer Zaman Ki, İstanbullu Gelin, Kulüp gibi dizilerden tanıdığımız Zeynep Günay yer alıyor. Romanın ve dizinin anlatıcı ve baş kahramanı Kemal’e Selahattin Paşalı ve Kemal’in hayatının aşkı Füsun’a Eylül Lize Kandemir hayat veriyor. Dizi 9 bölümden oluşan bir mini dizi. Yani oynat tuşuna bastığınız an okuduğunuz ve zihninizde canlandırdığınız o karakterleri canlı kanlı bir şekilde görebilirsiniz. Ben kitabı çok severek okuduğum için diziyi dört gözle bekliyordum ki yayına girdiği an ilk günde bitirdim ve koşarak sizinle konuşmaya geldim.
Dizi ile ilgili övmek istediğim birkaç husus var. Bunlardan ilki romana olan bağlılığı. Uzun zamandır bu denli romanına bağlı kalınarak, hem seti hem oyuncuları hatta diyalogları bile kitaptan direkt perdeye uyarlanmış bir iş izlememiştim. Bu bana çok ayrı bir keyif verdi. Elbette bunda kitabın yazarı Orhan Pamuk’unda çekimlerde sıkça yer alması etkili. Senaryoda değişikliğe gidilmemesi ve aynen uygulanmasında yazarımızın da payı oldukça büyük. Hatta kitaptan hatırlayacağınız üzere Orhan Pamuk kendisi de dizide ufak rollerde yer almış. Bir yazarın yarattığı karakterin ete kemiğe bürünmüş halde karşısına geçmesi güzel bir his olsa gerek.
Sete gelecek olursak; Orhan Pamuk kitapta fazlaca betimleme sanatına başvurduğu için her okuyucunun gözünde anlatmak istediği mekan çağrışmıştır diye düşünüyorum. Hatta kitaptaki betimlemeler öylesine açık öylesine ince ayrıntıda yapılmıştı ki binlerce okuyucu mekanı kendi hayal dünyasında kurmaya gerek kalmamış direkt yazarın anlatmak istediğini anlamıştır. Bu yüzden de bana kalırsa birçoğumuz aynı mekanları düşündük ve dizide de aynı mekanlarla karşılaştık. Örneğin, Şanzelize Butik, Merhamet Apartmanı, Füsunların Çukurcamadaki (şu an Masumiyet Müzesi olan) evi, Sibel ve Kemal’in sıkça yemek yediği Fuaye, Kemal’in iş yeri Sat-Sat her ayrıntısıyla kitaptaki gibiydi. Bizi 2026’dan aldı ve 1975 yılının bir nisan gününde İstanbul’un sokaklarına bıraktı.
Dizinin müziklerine de değinmeden geçemem. İlk fragmanda Neco’nun “Seni Bana Katsam” şarkısını duyduğum an dizi boyunca şahane müziklerin bize eşlik edeceğini tahmin etmiştim ve yanılmadım. Her sahnenin ruhuna uyan ve sahnenin sonu ile ilgili bizlere ufak bir ipucu veren şarkı seçimleri, oyunculuklar ve senaryo bile birleşince etkisi daha da yoğunlaşmış. Füsun ve Kemal’in nişanlandığı sahnede çalan Zerrin Özer’den “Her Şey Seninle Güzel”, Kemal’in aşk acısını tüm hücrelerinde hissettiği an çalan Kamuran Akkor’un muhteşem yorumu “Bir Ateşe Attın Beni” sanki bizlere “hazır olun, sözlere iyi kulak verin birazdan bu işittiklerinizi izleyeceksiniz” der gibiydi.
Oyunculuklara baktığımda ise tüm oyuncular kitaptaki karakterle uyumlu ve hayal ettiğim gibiydi. Kemal ve Füsun’un birebir olmasının dışında Sibel’in o avrupai havasına Oya Unustasu gibi bir oyuncu seçimi şahane olmuş. Kemal’in en yakın arkadaşı, dönemin en ünlü gazozlarından “Meltem Gazozları” nın sahibi, İstanbul’un çapkın bekarlarından olan Zaim karakteri tam da kitabı okurken hayal ettiğim gibi biriydi ve Onur Ünsal da rolüne çok yakışmıştı. Dizinin kadrosu zaten şampiyonlar ligi gibi.Tilbe Saran, Ercan Kesal,Gülçin Kültür Şahin, Bülent Emin Yarar, Cansel Elçin gibi çok kıymetli oyuncular da dizinin şahlanmasının en büyük sebebi.
Tüm oyunculara ve oyunculuklarına bayıldım ancak benim ve eminim ki birçok kişinin gözünün en çok kimde olduğunu biliyorum. Tabii ki Selahattin Paşalı. Kemal karakterinin ruh halini, aşkını, takıntısını, yıllar içerisinde çektiği acıları, sancıları kitabı okurken onunla hissetmiş biri olarak onun ete kemiğe bürünmüş halini izlemek beni çok heyecanlandırıyordu ki Selahattin Paşalı asla beni yanıltmadı. Yalnızca acıdan inlediği sahne bile tüylerimi diken diken etmeye yetti.
Kitaptan Müzeye: Masumiyet Müzesi
Yazımı bitirmeden önce küçük ek bilgiler vermek isterim. Birçoğunuz elbet biliyordur ancak bilmeyen kıymetli okuyucularıma hatırlatmak isterim. İstanbul’da yaşıyorsanız ya da bir gün yolunuz düşerse Masumiyet Müzesi şu anda Çukurcuma’da tam da Füsunların evinin olduğu köşe başında bulunuyor. Kitabın 83. bölümünde ise müze için bir giriş bileti bulunuyor. Kemal’i Füsun’un gözünden tanımak isterseniz müzeyi ziyaret etmenizi öneririm. Ayrıca diziyi izledikten sonra dizinin oyuncuları, yönetmeni ve kitabın yazarı ile yapılmış olan röportajların yer aldığı, dizinin çekim sürecini anlatan kısa bir belgesel yer alıyor. Karakterleri bir de onları yaşatan oyunculardan ve onları yaratan yazardan dinlemek isterseniz izlemenizi tavsiye ederim.
Kitapla ve diziyle ilgili konuşmak istediğim o kadar çok şey var ki yazsam buralara sığmaz. Olabildiğince sizlere kendi hislerimi ve düşüncelerimi aktarmaya çalıştım. Hem kitabı hem de diziyi bayılarak bitirmiş biri olarak bunun yalnızca bir aşk olarak nitelendirelemeyeceğini, bir adamın aşkının takıntıya nasıl dönüştüğünü, sevdiği kadının eşyalarında teselli aradığını, 30 yıl kadar bir sürede biriktirdiği bu eşyalar ile genç yaşta ölen sevgilisininin anısına bir müze oluşturarak onu ölümsüzlüğe kavuşturan Kemal’in hikâyesi. Kemal o gün hayatının en mutlu anı olduğunu bilmiyordu ama biz biliyoruz ki çok mutlu bir hayat yaşadı.
Kapak Fotoğrafı: Donanım Haber
İlginizi çekebilir: Sine Magger’dan Netflix’te Bu Ay

Zeynep Cemre Şahin










Aile Tadında
henüz diziyi bitirmedim, kitabın yarısını okumuştum yıllar önce müzeye gezmeye gidip aldığımda. diziyi beğendim, tek eleştirim müzikler aslında. iyi şarkı seçimleri de var evet, fakat o döneme ve dizinin ruhuna çok yakıştıramadığım rock parçalar giriyor arada o anın ruhunu bozuyor gibi hissediyorum
Kesinlikle anksiyete yükseltici bir yapım olmuş, aşk acısı çeken izlemesin 😀